Yazımıza başlamadan önce kısaca filmin konusunu paylaşalım: Annesinden kalma iki katlı bir evde yaşayan Mecha (Graciela Borges) ve eşi Gregorio (Martin Adjemian), Mecha’nın geçirdiği küçük kaza nedeniyle hastaneye taşınırlar. Aynı zamanda evin küçük çocuğu da yine küçük bir kaza sebebiyle hastaneye taşınır. Aynı çatı altında yaşamalarına rağmen birinin kaderi diğerinden çok farklı olacaktır.
ELEŞTİRİ
Arjantinli yönetmen Lucrecia Martel’in 2001 yapımı ilk uzun metrajlı filmi La Cienaga (The Swamp / Bataklık) adeta Arjantin’e ve belki de Latin Amerika’ya biçilmiş olan kaderin bir yansımasını anlatıyor. Atalarından kalma, burjuva bozması bir evde bohemlikten ve nihilizmden adeta sandalyelerinden, yataklarından kalkmayan aile üyelerinin zavallılıklarına tanık oluyoruz Martel’in kadrajından. Baş karakterlerden olan orta yaşlı Mecha diğer aile büyüklerinin hepsi gibi alkol bağımlılığından muzdarip, önünü görmeyen, yataktan çıkmayan, çıkarsa yürümekte zorlanan bir kadın. Eşi Gregorio ve arkadaşları da Mecha’dan çok farklı değil. Onlar dışında bir de filmdeki diğer aile, Mecha’nın kuzeni olan Tali’ye (Mercedes Moran) şahit oluyoruz. Tali ve ailesi Mecha’ya göre çok daha zor ekonomik şartlarda, alt sınıf statüsünde yaşamlarını sürdürüyorlar. Onun da dört çocuğu var ve içlerinden Luciano, (Sebastian Montagna) sonrasında filmin anahtar karakterine dönüşüyor.

“Tanrım bize Isabel’i verdiğin için çok teşekkür ederim. Tanrım bize Isabel’i verdiğin için sana çok teşekkür ederim.”
Bu sözler Mecha’nın büyük kızı Momi’nin (Sofia Bertolotto) ağzından dökülüyor. Filmde geçen ilk cümleler. Oldukça sıradan görülebilecek bu sözler aslında çok büyük bir trajedinin de aileyi bulmasıyla bir alakası olacak ancak bunu elbette henüz kimse bilmiyor. Yağmurlu bir sabahta açılan filmimiz daha ilk karesinden itibaren bizi içine almaya başlıyor. Oldukça tekinsiz ve ürkütücü olan açılış sekansında kir pas içindeki, adeta bataklığa dönüşmüş bir havuzun etrafında sözüm ona güneşlenmeye çalışan Mecha, Gregorio ve aile büyükleri Mecha’nın sarhoşluktan düşmesiyle birden kendilerine geliyorlar ancak bu uyanış, evde yatmakta hizmetçi Isabel’in (Andrea Lopez), Mecha’nın büyük kızları Momi ile Veronica’yı (Leonora Balcarce) haberdar etmesiyle gerçekleşiyor. Bunun haricinde evin küçük erkek çocukları da gerçek silahlarla eve yakın olan dağlarda düzenli olarak avlanmaya çıkıyorlar. Daha ilk sahneden itibaren çokça şeyi görüyor, konuşmalardan duyuyor ve şahit oluyoruz. Aslında Isabel bu ve bunun gibi krizlerde daima bayrak tutan olarak en önde görev alıyor. Kendisinin film boyunca adeta evdeki bir Azize, hatta Meryem Ana olduğunu söyleyebiliriz.

Mecha ise adeta kendisini sarmış olan alkolizmin haricinde, bir de müthiş bir nihilizmden muzdarip. Evde hizmetçi olarak çalışan göçmen Isabel başta olmak üzere herkese emirler, kızdığında da hakaretler yağdırıyor. Büyük kızlarından olan Momi, ona kaderinin büyükannesi gibi olacağını birkaç kez söylediğinde de hep bir irkiliyor, durumun farkına varıyor ancak sonrasında inkarla karışık müthiş bir öfke ve korku histerisine kapılıyor. Mecha bu ruh halinden film boyunca hep çekiyor. Kızları ve büyük oğulları da evde geçirdikleri hayat dışında arada bir şehre inip mekanlarda dans edip ‘eğleniyorlar’. Ancak bunun ne kadar, nasıl bir eğlenme olduğunu elbette Martel bize çekim açılarıyla büyük bir ustalıkla gösteriyor. Işıltılı gece hayatının hiç de öyle olmadığı topraklarda geçen bu sahnelerde, biz seyirciler de bu farkına varma hissini fazlasıyla yaşıyoruz.

Lucrecia Martel oldukça olgun ve ne istediğini çok iyi bilen bir ilk filmle karşımıza çıktığını daha nü ilk sekansla rahatlıkla ispat ediyor bizlere. Ayrıca filmi yönetirken senaristliğiyle de kesinlikle göz dolduruyor. Neredeyse tek mekanda, malikanede geçen film, dağ sekansları ve çok kısa şehir içi sekanslarıyla bölünüyor. Dağ sekanslarındaki silah sesleri Arjantin’in ve aslında tüm Latin Amerika’nın kanlı tarihinin metaforuna evrilirken ev halkının müthiş kayıtsızlığı, duygusuzlukları ve aile büyüklerinin neredeyse devamlı sarhoş olmaları ülkenin kangrenine dönüşmüş olan tepkisizliğin sinemasal bir okuması olarak bize ulaşıyor. Aynı zamanda evdeki açık olan televizyondan da sürekli olarak filmin yapım yılı olan 2001’e ait gerçek bülten görüntülerine denk geliyoruz. Bu görüntülerde bir kadın bir apartmanın tepesinde Meryem’i gördüğünü iddia ediyor ve zaman geçtikçe, film ilerledikçe de buna inananların sayısı da artıyor. Bunun haricinde Arjantin’de 90’ların sonlarından 2000’lerin başlarına kadar sürecek olan derin ekonomik krize de sıkça değiniliyor. Hiçbir siyasetçi ismi, herhangi bir ideolojinin ismi verilmese de ailenin filmde sürekli olarak hayat pahalılığından, Bolivya’ya seyahat etmenin zorlukları gibi konulardan bahsetmeleri yönetmenin filme serpiştirdiği yerinde ve cesur politik alt metinler olarak göze çarpıyor.

Din kurumunun Marx’ın dediği gibi bir nevi halkların afyonu haline gelmesi bir yana, aynı zamanda da artık yoksulluktan neredeyse ağızda diş kalmamış bir toplumun bu tür absürtlüklerden, belki de bilerek medet umabilecek hale geldiğinin bir göstergesine de dönüşüyor. Tüm bunlar olurken ailenin yanındaki hizmetçi Isabel’in, özellikle Mecha tarafından sürekli olarak aşağılanması, ırkçılığa maruz kalması yine günümüzde de sıklıkla gördüğümüz, günah keçisi bulma alışkanlığının dünyanın herhangi bir yerindeki coğrafyada da ne kadar “kullanışlı” bir hareket olduğunu bize hatırlatıyor. Isabel’in yanı sıra onun oğlu ve evin duvarlarının dışında yaşayan köy çocukları da ailenin dağa avlanmaya çıkan çocukları tarafından aynı şekilde aşağılanıp dışlanıyorlar.

“Meryem’in ortaya çıktığı yere gittim, orada değildi.” Yazının başında da belirttiğimiz üzere film Momi’nin Isabel ile ilgili, Tanrı’ya şükrettiği cümlelerle açılmıştı. Kapanış cümlesi de kendisinden bu şekilde geliyor. Momi’nin böyle demesi, artık bu yaşantıdan kurtulmak için evin duvarına tırmanan tek kişi olan küçük Luciano’ya aynı tanrının layık gördüğü kader sonrasında artık kendilerinin de, ki bundan haberdar olmamalarına rağmen artık var olmayanlara, tamamen düpedüz bir saçmalığa inanmalarıyla sonlanıyor filmimiz. Böylece üst sınıfa mensup akrabalarıyla onların evinde yaşamakta olan alt sınıfa mensup bir ailenin çocuğunun canına tak eden bu düzen yüzünden hayatından olması, ancak adeta ev içi uzamda kendi dünyalarında yaşayan burjuva aile dahil kimsenin Luciano’dan haberdar olmaması sistemin devamlılığının belki de kalıcı olduğunu, olacağını, hatta olması istendiğini gösteriyor bizlere.

