81. Uluslararası Venedik Film Festivali’ni geride bıraktığımız şu günlerde, festival boyunca izlediğimiz filmlere baktığımızda bu yazının konusu olan The Order, ayrıca The Room Next Door (P. Almodovar) ve The Brutalist (B. Corbet) ile Disclaimer (A. Cuaron) öne çıkan yapımlar arasındaydı, açıkçası bu saydıklarımıza birer başyapıt gözüyle bakmak zor olsa da, her biri festival yorgunluğunu aldı götürdü diyebiliriz. Benim favorim The Order, ardından da Almodovar’ın The Room Next Door’u oldu. Yarışma bölümündeki filmlerin tamamını izleyememiş olduk ama Venedik’ten en iyi film ödülüyle dönen ismin Almodovar olması da bizi son derece sevindirdi. Yazımızın konusuna dönecek olursak, ülkemizde 20 Aralık’ta gösterime gireceği için Justin Kurzel’in yönettiği The Order (Düzen veya Teşkilat, 2024) filminin konusundan kısaca bahsetmekte fayda var. Film 1980’lerin ilk yarısında, ABD’nin Pasifik Okyanusu’na kıyısı olan Kuzeybatı Bölgesi’nde (Washington, Oregon ve Idaho eyaletleri) gerçekleşen banka soygunlarını konu edinir gibi başlarken, Jude Law’un ustalıkla canlandırdığı FBI ajanı Terry Husk’ın müdahalesiyle soygunların altında çok daha tehlikeli bir oluşumun, başını karizmatik lider Bob Mathews’ün (Nicholas Hoult) çektiği, nazi sempatizanı ırkçı bir terörist örgütün yer aldığını öğreniyoruz.

Gazeteci ve yazar Kevin Flynn’in The Order: Inside America’s Racist Underground başlıklı (Teşkilat: Amerika’nın Irkçı Terör Örgütünün İç Yapısı) kitabından, Zach Baylin ile Gary Gerhardt’ın senaryo haline getirmeleriyle beyazperdeye uyarlanan The Order, gerçek olaylara dayalı bir polisiye-gerilim, elbette kurgu yanı da ağır basıyor. Bu filmi 81. Venedik Film Festivali’nde benim için öne çıkaran sebeplerin başında, yapımın neredeyse film noir’ı anımsatan karanlık atmosferi geliyor, biraz daha kişisel sebep olarak ise festivalde izlediğimiz filmlerin büyük çoğunluğuna hâkim olan, gençlerin “büyüme sancılarını” konu edinmeyen bir yapım olmasını ekleyebilirim, bir ara çekilen bütün filmler gençlere mi yönelik artık diye düşünmedik değil. The Order’ın karanlık atmosferini elbette en başta kısıtlı ışık kullanımıyla, gece çekimleriyle sağlayan yönetmen Justin Kurzel, buna filmdeki eşyalara veya genel dekora hâkim olan koyu renk kullanımını da ekleyince oldukça başarılı bir iş ortaya çıkıyor. Oyunculukların ve sekansların genellikle ağır ilerlemesi, filmde bizi karşılayan karanlık müzik de bir başka film noir katkısı. Öte yandan konunun kendisi zaten “neşeli” bir konu olmaktan çok uzak: 1980’ler Amerika’sı, seri katillerin kol gezdiği bir coğrafya, banka soygunları, yangınlar ve bombalamalar sürekli haberlerde, ekonomik olarak 1981 ve 1982 yıllarında gerileme hatta kriz yaşayan finansal durum (hem ABD’de hem de Dünya genelinde), SSCB ile devam eden soğuk savaş derken anlatı iskeletinin kendisi filmin renkli olmasını reddediyor adeta.

“Artık Çekilmesi Zorlaşan” Filmler
Yazımızın başlığında gönderme yaptığımız konuya değinmek gerekirse, The Order’ı izlerken sık sık “şu sahne eski Hollywood filmlerindeki sahneleri anımsatıyor” veya “bu replik, bu olay örgüsü klasik filmlerdekini andırıyor” dediğimiz birçok an oldu, sonrasında oyuncuların ve yönetmenin de katıldığı, ekiple yapılan Basın Toplantısı’nda da öğrendiğimiz üzere Justin Kurzel eski filmlerden ve 1970’lerde çekilen, politik yükü ağır olan Amerikan filmlerinden çok etkilenmiş ve bu filme de çocukluğundan bu yana beğenerek izlediği filmlerden izlenimler katmış. Toplantıda Kurzel’in örnek verdiği üç film The French Connection (W. Friedkin, 1971), All The President’s Men (A.J. Pakula, 1976) ve Mississippi Burning (A. Parker, 1988). Şöyle devam ediyor Kurzel: “Uzun zamandır böyle bir Amerikan filmi yapmak aklımda vardı, artık böyle filmler yapmak gittikçe daha da zorlaştığı için, Zach Baylin’in senaryosunu okuduğumda karşımda harika bir fırsat olduğunu düşündüm. 1970’lerdeki hem anlatı iskeleti hem de karakterler bağlamında basit diyebileceğimiz filmlerin yapısını uygulamaya çalıştım. Karakterleri de ayakları yere basan, bir anlamda dünyanın bir parçası olabilen, karmaşıklıktan uzak karakterler olarak çizdim, tıpkı eski filmlerdeki gibi”. Dolayısıyla The Order’da kendini hissettiren bu “klasik film dokusu” da filmi en azından benim gözümde yüksek bir mertebeye yaklaştırıyor.

Oyunculuklar
Bu bağlamda oyunculuklar da kesinlikle filmin klasik dokusunun hayat bulmasına katkıda bulunan en önemli etmenlerden biri, belki de en önemlisi. FBI ajanı Terry Husk’ı canlandıran Jude Law gerek minimal ama direkt oyunculuğu gerekse dile getirdiği replikler ve dış görünüşüyle gerçekten de 1960’lı veya 1970’li polisiye filmlerinden fırlamış izlenimi veriyor. Festivaldeki Basın Toplantısı’nda Law, canlandırdığı karakterin bıyığı hakkında gülerek şöyle dedi: “Rolümü araştırırken görüştüğüm emekli FBI ajanlarının hepsi bıyıklıydı, biz de Kurzel ile bakışıp ‘demek ki bıyık şart’ dedik”. Yan rolde gibi görünse de aslında filmin duygusal yapısını da sırtlayan bir diğer önemli karakter olan Jamie Bowen’ı başarıyla canlandıran Tye Sheridan’dan da bahsetmek gerek. Yalnız, kendisini işine vermiş mutsuz ve depresif karakterler arasında nadiren görülen, özel hayatında mutlu, evli ve çocuk babası bir karakter söz konusu, filmin “normal, düzenli hayat” bağlamında kerteriz noktası.

Diğer önemli karakter de elbette Nicholas Hoult’un sanki kolayca yapıyormuş izlenimi veren başarılı oyunculuğuyla hayat bulan, terörist grubun başındaki karakter Bob Mathews. Basın toplantısında Avustralyalı gazeteci Helen Barlow’un Jude Law’a soru sorarken esprili bir şekilde “bu filmde yakışıklı erkek rolünde siz değil, Nicholas Hoult var” demesi de az çok anlaşılabilir bir durum, ancak oyuncu seçtiğimiz için değil, Hoult’un canlandırdığı karakterin zaten filmde herkesi etkileyebilen, görünüşü ve konuşmasıyla cezbedici bir karakter olması gerekliliği. Nicholas Hoult da bunu rahatlıkla başarıyor. Ayrıca polis memuru Joanne Carney rolüne başarıyla hayat veren ve bulunduğu sahneyi zenginleştiren Jurnee Smollett’i de anmakta fayda var, son olarak sosyal medyada ve TV’de beğenerek takip ettiğim stand-up komedyeni Marc Maron’u da beyazperdede radyo programcısı Alan Berg rolünde, neredeyse kendini oynarken izlemek son derece keyifliydi. Sonuç olarak yıllardır severek izlediğimiz o klasik filmleri andıran, tam bir kreşendo yaşatan son 15-20 dakikasıyla da hem heyecan yaratma hem de akılda kalıcı sahneler yaratma alanlarında rüştünü kanıtlayan, birkaç kilit sahnesiyle de yine bir başka güzel filmi, The Deer Hunter’ı (M. Cimino, 1978) akıllara getiren etkileyici bir yapım var karşımızda. Şimdiden iyi seyirler.

