81. Venedik Film Festivali’nden büyük ödülle, En İyi Film Altın Aslan’ıyla dönen Pedro Almodovar’ın İngilizce çektiği ilk film olan The Room Next Door (Yandaki Oda, 2024) 110 dakikalık süresiyle bir kısa film değil elbette ama başlığımızla hem Kieslowski’ye selam etmek hem de ölüm veya ölmek üzerine söylenecek şeylerin doğal olarak bir filmle veya romanla özetlenemeyeceğini kendimize hatırlatmak istedik. Öncelikle bu derinlikli, dokunaklı ve hayat dolu olan filmin, tıpkı Tilda Swinton’ın festivalin Basın Toplantısı’nda dile getirdiği gibi, ölüm hakkında değil, ölme eylemi üzerine olduğunun altını çizelim. Ölümden sonrasını veya ölümün kozmostaki varlığının sonuçlarını felsefi olarak irdelemeye çalışan bir alt metin mevcut değil The Room Next Door’da. Filmin yaptığı, daha çok bireysel olarak kişinin ölüm karşısında ve ölme eylemi bağlamında nasıl davrandığı veya tercih yapması mümkün olsa nasıl hareket etmeyi seçeceği hakkında mantıklı ve gerçekçi bir sohbet gerçekleştirmek.

Amerikalı yazar Sigrid Nunez’in What Are You Going Through (2020) başlıklı romanından beyazperdeye uyarlanan yapım, yönetmen ve senarist koltuğunda Pedro Almodovar gibi, neredeyse filmleri kendi başlarına bir tür yaratmış olan bir isim oturduğu için, afişteki “film Almodovar tarafından yazılmıştır” ibaresi yanlış değil. Ne de olsa yönetmenin alameti farikası haline gelen doğal ama akılda kalıcı diyaloglar, renk bağlamında her ayrıntısına dikkat edilen dekorlar, her hareketiyle salt insanı temsil eden karakterler, kapanış jeneriği akarken belli bir konuya veya dünyaya bakışımızı kökünden değiştirme ihtimali, hepsi The Room Next Door’da da mevcut. Sadece iki karakter ve ekran süresi hayli kısa olan birkaç yan karakterle ötenazi gibi bir konuyu seyirciyi bir saniye bile sıkmadan ele alabilmek de yine Almodovar’lık bir hareket. Tabii “sadece iki karakter” dedik ama, söz konusu iki karakteri canlandıran oyuncular da kariyerlerinde birçok defa, oynadıkları filmleri tek başlarına kolayca sırtlamış olan iki dev isim: Tilda Swinton ve Julianne Moore. Bu iki önemli isme John Turturro’yu da eklemek gerek, kendisi yan rolde olsa da filmin dokusuna katkısı azımsanamaz.

Ülkemizde 1 Kasım’da gösterime girmesi planlanan filmin konusundan kısaca bahsedelim: Gençliklerinde aynı dergide çalışan iki eski arkadaş olan Martha (Tilda Swinton) ve Ingrid (Julianne Moore) uzun yıllar boyunca bağlarını kopardıktan sonra tesadüf eseri karşılaşırlar ve birlikte alışılmışın dışında, küçük ama ciddi sonuçları olan bir maceraya atılırlar. Martha bir savaş muhabiriyken Ingrid yazar olarak geçimini sağlamaktadır, kanser tedavisi görmekte olan Martha, genel hatlarıyla Ingrid’den “ölürken yakınında bulunmasını” (mesela yan odada) isteyecektir. Bu ilk yardım çağrısından itibaren de film ölme eylemi üzerine hem karakterlerini hem de izleyicileri düşündürecek bir yapıya bürünüyor. Almodovar hem senaryosu hem de oyuncu yönetimiyle ölüm gibi ağır bir konuyu gündelik hayatın bir parçası haline getirebiliyor, konunun vahametini tamamen göz ardı etmekten uzak durmayı da ihmal etmeden. Dolayısıyla benzer konular sinemada birçok defa işlenmiş olsa da, The Room Next Door konuyu ele alış üslubuyla ayrı bir noktada durmayı rahatlıkla başarıyor. Ölümün de tıpkı doğum, evlilik veya yeni bir işe girme gibi önemli ama gündelik konulardan biri olduğunu ve ölme eylemine de mümkün olsa bu denli tarafsız ve nötr şekilde bakılabileceğini salık veriyor film adeta.

Bu bağlamda örneğin yine çok sevdiğim filmlerden biri olan Thomas Jahn imzalı Knockin’ on Heaven’s Door (Cennet Yolcuları, 1997) ölme eylemini ve ötenaziyi ağır ama aksiyon yönü de bulunan bir atmosfer içinde işliyor, müthiş kapanışıyla da duygusal anlamda seyirciyi derinlemesine etkiliyordu. Hareketli ve sanki ölümün varlığına öfke duyarak yazılmış hissi veren müzikleri de unutmayalım. Almodovar ise benzer bir konuyu daha ağırbaşlı ve mümkün olduğunca gündelik yaşamın normal işleyişinin dışına çıkmadan ele almış. Yine intihar konusunu ana iskeletinde bulunduran veya sadece bir yan konu olarak işleyen filmler sayılabilir Harakiri (M. Kobayashi, 1962), Virgin Suicides (S. Coppola, 1999), Mishima: A Life in Four Chapters (P. Schrader, 1985), Antonia’s Line (M. Gorris, 1995), The Hours (S. Daldry, 2002) veya Dead Poets Society (P. Weir, 1989) gibi. Hepsinin konuyu ele alma şekilleri doğal olarak son derece farklı olsa da, özellikle ilgili sahnelerde son derece ağır ve karanlık bir ton kendini gösteriyor.

Almodovar’ın The Room Next Door’u ise, tıpkı yazar Sigrid Nunez’in de kitabında yaptığı gibi, konuya bazen esprili replikler ve durumlarla dahi yaklaşabiliyor. Bu bağlamda ölümün siyah tülü filmin tamamını örtüyor gibi görünse de, çoğu zaman rengi mavi – mor – pembe arasında gidip gelen, neredeyse şeffaf bir tül söz konusu. Son olarak söylemeye gerek olmasa da, Tilda Swinton ile Julianne Moore gibi iki usta oyuncuyu karakter odaklı bir Almodovar filminde izlemenin büyük keyif olduğunu da ekleyelim. Festivalin 2 Eylül’deki Basın Toplantısı’nda bir gazetecinin “75 yaşında hala harika filmler çekiyorsunuz” cümlesine ısrarla ve esprili bir şekilde itiraz ederek “daha 75 olmadım” diyen Almodovar’a (doğumgünü 25 Eylül) uzun ömürler ve bolca esin diliyoruz, The Room Next Door’u da mutlaka izleme listenize alın.

