Bu yıl birçok önemli film festivalinde öne çıkan Andrea Arnold’nun son filmi Bird (2024), İngiltere’nin ıssız sokaklarında kimliklerini bulmaya çalışan bireylerin hayatına varoluşsal bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Filmin başrollerinde Franz Rogowski (Bird), Barry Keoghan (Bug), Nykiya Adams (Bailey), Jasmine Jobson (Peyton) ve Jason Buda (Hunter) bulunuyor. Bireyin kendisinin farkındalığı, onun çevresine etkisi ve zamanla karakter yapısının gelişimine odaklanan Bird, yaşamın en problematik yanlarına parmak basarak bunun üzerinden doğan dramın peşinden sürükleniyor. Film, yapısı gereği oluşturmuş olduğu yıkık hayat bakış açısına kendisini son derece etkin bir şekilde kaptırıyor. Bu da filmi kimi zaman vahşi gösterirken kimi zaman da olgunlaşmamış olan birçok karakter yapısının örneklerinin eskizlerini çıkarıyor. Bazı anlarda sekansları yorucu hale getiren dramın getirmiş olduğu yorgunluk tüm karakterlere eşit miktarda dağıtılarak içerik bağlamında denge gözetiliyor. Özellikle aile ilişkilerine birçok defa balıklama atlayan Andrea Arnold, aile kavramını sosyal boyutlar arasında irdeliyor ve ortaya çıkan tipik sorunlu aile yapısını kendi fırça darbeleriyle boyama fırsatı yakalıyor.

İdeal Olmayan Ebeveynin Dövmesinde Kaybolmak
Karakterler arasında belli bir içsel farklılık yaratan yönetmenin çizmiş olduğu her bir karakterin birbirine zıt yaklaşımı, filmi en çok çeşitlendiren öğelerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu şekilde karşılaştığımız her bir karakter kendi sekansları arasında belli bir aksiyon yaratırken filmin daha çok mekân ve karakter odaklı bir kompozisyona sahip olduğunu da görebiliyoruz. Alan olarak karakterlerini daha çok harap edilmiş gecekonduların içerisine yerleştiren Arnold, bu şekilde görsel olarak gerçekleştirmiş olduğu yıkıcılık yapısını karakterlerinin üzerine rahatlıkla yansıtabiliyor. Öte yandan harap olmuş nesnelerin sahiplerinin de en az içerisinde bulundukları alanlara olan dönüşümü ve bunun kademeli olarak kendisini gösteriyor olması filmi dinamik kılan bir unsur. Bu tarzda bir anlatım, adeta mekân ile karakterleri aynı bedende birleştirerek, kademeli olarak ortaya çıkan soyut çürümüşlük kokusunun üzerini daha da çok açıyor ve böylece karakterlerin bedenleri tıpkı o yaşadıkları yerlerin birebir kendisine dönüşüyor. Bu tür bir yaklaşım ise filmi ayakta tutmayı başarabiliyor. İzleyiciye doğrudan hitap eden bu mekân oyunu/yanılgısı ve tasarısı, kompozisyonu harmanlama biçimiyle hayal gücüne herhangi bir alan açmadığından ötürü de tekdüze bir hava doğurabiliyor.

Evini İzole Et, Kendini İzole Et, Her Şeyi İzole Et
Tüm harabelerin arasında izole olmuş tek bir alanı bile izleyiciyle doğrudan paylaşmayan yönetmen, esasında toplu olarak izole olmuş olanı belli bir biçimde sosyal sorumluluk projesi benzeri bir düzleme doğru çekiyor. Bu doğrultuda tek tek tanıştığımız karakterlerin evlerinin toplamı sosyal yaşam alanında diğer evlerden izole olmuş oluyor ve bu da köşeye atılmış bir grup insanın toplu yalnızlığına işaret ediyor. Kompozisyon akışını renklendiren karakterlerin içerik olarak çeşitlendirilmiş durumu, filmin anlatımını adeta gökkuşağına çeviriyor. Bu şekilde kimi zaman sadece hüzünlü gelebilecek bir sahnenin acı bir gülümseme ile drama evrildiğini görmek mümkün oluyor. Her ne kadar bu tip dışavurumlar filmin alt yapısını temsilen zenginleştirse de filmin ritminin yavaşlığı sekanslara belli bir ağırlık ve donukluk katabiliyor. Birçok kişilik renklerini sergileyen filmin ana yapı taşları, onların altında ezilmemeniz için her şeyi yapıyor. Ergenlik dönemini öncesi ve sonrası şeklinde ele almak yerine onu tam gelişme kısmından itibaren konuk eden yönetmen, Bird ile ağırlığını hafiften hissettiren bir dramın kapılarını aralıyor.

Enkazın Altındaki Spontane Derinliği Uyandırmak
Tamamen metaforik bir alt tabana sahip olan filmin adı bir anlamda bireyin olgunlaşma sürecindeki inişli çıkışlı yapısına işaret ediyor. Çeşitli geçişler boyunca kişinin duygusal halini her anlamda göstermeyi amaçlamış olan Bird, kendine her zaman güvenli denilebilecek alan/lar yaratmaya çalışıyor. Karakterler arası mücadele savaşını olabildiğince dengeleyerek onları her biri farklı anlama gelebilecek şekilde kendi renkleriyle boyayan Andrea Arnold, kimi zaman İngiltere’nin soğuk mavisinden pelerin yapıyor kimi zaman ise güneşten yoksun grimsi gökyüzünü tebessüm eden bir suratın gamzelerine yerleştiriyor. Çizilmiş olan karakterlerin yapılarıyla bağlantı kurabilmemiz için tüm sınırlarını sıfıra indiren filmin anlatım biçimi görsel anlamda da izleyiciyi yormayan bir akışı takip ediyor. Buna ek olarak oyunculara verilen isimler de rastgele seçilmiş değil; her bir isim hem kendi karakteriyle hem de çevresindeki tüm karakterlerin isimleriyle soyut olarak bağlantı içerisinde. Bu da filmdeki sosyal yapıya kendi tarzında bir çerçeve çiziyor.

Bu şekilde bazı zamanlarda yıpranmış, tamamen bitik halde gördüğümüz karakterleri biçimsel açıdan vahşi, saldırgan görmek de mümkün. Bu da filmin modernize edilmeye çalışılmış yapısı üzerine bir anlamda balta girmemiş bir orman örtüsü atıyor. Tamamen bir söz üzerine ortaya çıkan kuş olma anlatısı Bird’ün her yanına sinerken, nezaket de kendisini taşıyacak bir beden arayışına giriyor. Sinematografi düzleminde de dikkatleri üzerine çeken filmin görüntü yönetmeni koltuğunda daha önce Poor Things (2023) ve Kinds of Kindness (2024) filmlerinin de görüntü yönetmenliğini yapmış olan Robbie Ryan bulunuyor. Özellikle karakterlerin iç benliklerini ön plana çıkarmada yaratmış olduğu kurgu iskeleti sebebiyle dikkat çeken Robbie Ryan, görsel anlamda filmin kompozisyonuna adeta koruyucu bir mekanizma getiriyor. İşçi sınıfının büyüsüz gerçekliğini pratik olarak dikenli tellerden geçiren Bird, tam anlamıyla klasik bir Avrupa filminin önüne geçemiyor ancak dokunduğu temalar nedeniyle izleyicinin empati kurmasına da her zaman açık bir kapı bırakıyor.


Açıkçası teması daha iyi işlenebilir film olmalıyken buna yoğunlaşamayan zayıf bir film oluyor. Filmin ilk 1.5 saatinde ise Bird karakteri üzerine daha kapsamlı bir karakter analizi yapılsa film daha etkili bir noktaya taşınabilirmiş. Filmin ilk başlarından itibaren “Bailey” karakteri daha çok erkek karakter gibi hissetiriyor,sonradan kadın olduğunu anlamış bulunuyoruz. Benim karşıma “MUBI” platformunda çıksa da bu film, en az Emilian Perez filmi kadar temasını zayıf işleterek ikinci defa izleyemeyeceğim filmler arasında yerini aldı. Bu güzel kritik içinse teşekkür ederim.