2011’in çok konuşulan polisiye casusluk filmi Tinker Tailor Soldier Spy (Köstebek) ile ortalığı kasıp kavuran İsveçli sinemacı Tomas Alfredson’un dünyaca tanınmasını sağlayan 2008 yapımı filmi Let the Right One In (Gir Kanıma) gösterime girdiğinde büyük ilgi çekmiş, başarılı bulunmuştu. Vampir janrına bambaşka bir boyut getiren Let the Right One In’in Hollywood’un radarına girmesi de elbette çok uzun sürmedi ve 2010’da Let Me In adında bir remake film çekildi. Bu yazımızda siz okuyucularımıza filmin orijinal versiyonu olan Let the Right One In’in analizini yapmaya çalışacağız. Şimdiden iyi okumalar dileriz. Filmin konusu kısaca şöyle: Okulunda sürekli olarak zorbalığa uğrayan, anne babası ayrı olması sebebiyle annesiyle yaşayan 13 yaşındaki Oskar (Kåre Hedebrant) bir gece gizemli bir kız olan Eli (Lina Leandersson) ile tanışır. İkisinin de arkadaşsızlıkları ve çekmekte oldukları ortak yalnızlık onları kolayca birbirlerine bağlar ancak Eli’nin büyük sırrı ikisinin de hayatında çok büyük kırılmalara neden olacaktır.

Simsiyah, yıldızların oradan oraya süzüldüğü bir kış akşamı, gökyüzünün sonsuz güzelliğinde kayboluyorken kadraj şehre giriş yapar ve film başlar. Tolstoy; “Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar. Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir”. derken muhtemelen bu çıkarımının dünyada bu kadar karşılık bulacak bir tanım olacağını tahmin etmemişti veya pekala tahmin ederek söylemişti bunu herhalde hiçbir zaman bilemeyeceğiz ancak şunu biliyoruz ki Stockholm’ün karlarla kaplı sokaklarındaki bu sıcak hikaye tam da böyle başlıyor. Oskar bir gece Eli ile tanıştığında onun da tıpkı kendisi gibi ergen bir çocuk olduğunu düşünür ancak gerçek hiç de göründüğü gibi değildir. Şehirde ortadan kaybolan, öldürülen insanlar gırla giderken bu kasaba halkının pek umurunda değildir. İçten içe ruhlarını esir almaya başlayan keskin korkunun karşısında kendilerini oyalamakla meşguldürler. Genelde kasabanın birahanelerine giderek ‘eğlenmektedirler’.

Yazının buradan sonrası filmi izlemeyenler için spoiler içermektedir.
Oskar ise sürekli olarak okuduğu okulda zorbalığa uğramaktadır, yukarıda da bahsettiğimiz üzere anne babası boşanmıştır, annesiyle mutlu bir hayatları yoktur. Son derece soluk ve soğuk renk paletinin hakim olduğu Oskar’ın ev içi sahnelerinde karakterlerin yaşamakta olduğu ruh hallerini kolaylıkla anlayabiliriz. Öte yandan sokaklarda da hayat Oskar ile annesinin yaşadığından pek farklı değildir. Adeta asırlardır devam ediyormuşçasına süren kar yağışı, sokaklarda katman katman tutmuş olan kar, buzlar ve puslu geceler. Bu gecelerde ‘aç’ bir vampir sokaklarda kol gezmektedir. Ancak buradaki açlık kesinlikle bir kan açlığı değildir.

Yukarıda kısaca bahsettiğimiz, filmin vampir janrına getirdiği devrim niteliğindeki yenilik de işte tam burada yatmaktadır. Filmde klasik Hollywood vampir filmlerinde rastlayabileceğimiz seksi, yakışıklı genç vampirlerden eser yoktur, muhakkak cinsellikle başlayan kan içme sahnelerinin sayısı sıfırdır. Let the Right One In tamamen hissiz, duygusuz insanların kol gezdiği, adeta kara kışla birlikte donakalmış, insanlıklarını unutmuş bir topluluğun içerisinde bu duygulara erişmek isteyen bir vampir olan Eli ile ergenliğindeki akran zorbalığından hayli fazlaca nasibini alan, genel olarak da toplumdan dışlanan Oskar’ı merkezine alır.

Eli’nin yaptıkları da aslında son derece vahşicedir ama filmdeki şiddet sahneleri pek fazla gösterilmez, özellikle yazının sonunda değineceğimiz finaldeki havuz sekansında. Ancak oraya gelmeden önce birkaç kez son derece şok edici derecede sert sahneler barındırmaktadır Let the Right One In. Bunu rahatlıkla bir yönetmen tercihi olarak okumamız mümkün. Zira senaryo ekibinde olmamasına karşın yönetmen Alfredson ile senarist John Ajvide Lindqvist’in muhteşem uyumu film boyunca gözlerden kaçmıyor. Bir de onlara mükemmel kadrajlarıyla tecrübeli görüntü yönetmeni Hoyte Van Hoytema eşlik ettiğinde ortaya böyle bir iş çıkıyor.

Hoytema’nın son derece hareketsiz, sabit kadrajları özellikle üzerinden zaman geçmiş olan, her şeyin bitmiş olduğu büyük şiddet patlamalarının bize gösterildiği anlarda ustalıkla yan pan hareketleri yaparak bizi yaşanmış olan dehşetten ziyadesiyle mahrum bırakmıyor. Filmde adeta başrolü oynadıklarını söyleyebileceğimiz kış mevsimi, kar ve kapkara gökyüzünün olduğu durağan sahnelerde ise kamera genel olarak geniş açıda seyrediyor, yavaş hareket ediyor. Ama asla sıcak ve klasik coming of age Hollywood filmlerinde göreceklerimiz gibi değil. İçinde genel olarak ürkütücü ve tekinsizlik barındıran kamera hareketleri filmin tamamına yayılarak seyircideki merak unsurunu devamlı olarak üstte tutabiliyor. Elbette burada Johan Söderqvist’in korkutucu müziklerini de kesinlikle es geçmemek gerekiyor.

Filmin diğer önemli unsurlarından biri de çok başarılı olan mekan kullanımları ve elbette oyuncu seçimi. Hem Oskar’ın annesiyle yaşadığı ev, hem de Eli’nin yaşamaya çalıştığı odada da hakim olan soluk ve soğuk renkler onların hayatlarını bizlere sunarken çok fazla ayrıntıya da yer verilmiyor. Oskar’ın evindeki eşyaları neredeyse hiç görmüyoruz, genel olarak geceleri kendi odasında takılırken Eli’nin evinde de eşya diyebileceğimiz pek fazla bir şey yok aslında. Başlarda Eli için sokaklarda ava çıkan babası Håkan (Per Ragnar) ise çok şiddetli cinayetler işlemekte ve Eli için kan toplamaktayken onun yakalanması ve sonrasında ölmesi Eli için önemli bir kırılma oluyor. Håkan hayattayken Oskar ile aralarında hiçbir şeyin yaşanmayacağı kesin gibi görünürken Håkan’ın ölümü ikisinin birbirlerini bulmalarını sağlıyor ve aralarındaki duvarları yıkıyor.

Bir noktadan sonra artık Oskar’ın Eli’nin büyük sırrını, vampirliğini öğrendiğinde de verdiği tepki ve bu şekilde aralarında herhangi bir sır da kalmayışı adeta bitmez bir kışın içinde duygusuzca yaşayan bir kasaba halkının arasında birbirlerini bulan iki insanın naif hikayesine dönüşüyor. İlişkilerinin samimiyeti ve ciddiyeti arttıkça Eli’nin kan ihtiyacının üzerine kurulmuş gibi görünen senaryo da bu yolu bırakıyor, daha çok ikisine odaklanmaya başlıyor. Eli’nin Oskar’a zorbalık yapanlara karşı ona yaptığı öneriler de Oskar’ın değişiminde ve finalde göreceğimiz üzere dönüşümünde çok önemli roller oynuyor. Tepkisiz olmayışıyla, kasaba halkı gibi ‘donuk’ bir şekilde kaybolup gitmeyeceğini de anlamaya başlıyoruz bu sayede. Finaldeki çok etkileyici havuz sekansında ise kötülere karşı zafer kazanan ikilimiz film boyunca ilk defa açan bir güneşe karşı upuzun bir tren yolculuğuna çıkıyorlar. Oskar’ın yüzüne vuran güneş ise karanlıktan çıkışın anahtarına, ispatına dönüşüyor.

