KUTSAL İNCİRİN TOHUMU: Devlet ‘Baba’ ve Toprağa Gömülmesi Gereken Müesses Nizam

İranlı ünlü sinemacı Mohammad Rasoulof’un son incisi The Seed of the Sacred Fig (Kutsal İncirin Tohumu) 2024 Cannes Film Festivali’nde en prestijli ikinci ödül olan Büyük Jüri Ödülü’nün sahibi olmuştu. Yönetmen Rasoulof bu süreçte hapisteydi ve İran devletinden gizli bir şekilde çektiği filminin ödülünü almak için önce Almanya’ya kaçtı, oradan ise Cannes’a geçerek sonuna dek hak ettiği ödülü aldı.

KONU: Mahsa Amini protestolarını fonuna alan film bu olaylar neticesinde İran bürokrasisinde yükselmekte olan bir aile babasının hayatında yaşananları çarpıcı bir dille anlatıyor. Devlet tarafından kendisine zimmetli olan beylik tabancasının kaybolmasıyla birlikte büyük bir çıkmaza giren Baba’nın ve protestolardan etkilenen kızlarının mücadelelerini izlediğimiz yapım, bizlere her daim kaliteli bir seyirlik vermeye alışkın olan İran Sineması’nın en iyi son dönem filmlerinden.
Mahsa Rostami

The Seed of the Sacred Fig, özellikle son derece özgün sinema diliyle akıllara durgunluk verebilecek bir film. Yer yer politik-siyasi belgesel havasında ilerlerken bir noktadan sonra muazzam bir psikolojik politik drama, oradan da aile dramına dönüşen film bu türlerin hepsinde deyim yerindeyse fırtına gibi eserek bizleri koltuklarımıza çivilemeyi rahatlıkla başarıyor. Pandemi ve Mahsa Amini olaylarını aynı anda vererek bir yandan çok yakın dönem olmasına karşın nostaljik duygu yoğunluğunu da seyirciye geçirmeyi eksiksiz başarırken bir yandan da İran İslam devriminin (1979) güncel durumuna dair işaretler vermekten geri durmuyor. Filmde gerçek protesto görüntülerinin el kameralarıyla amatörce çekilmiş halleri gösterilerek realist dil ön plana çıkarılıyor ve bu, seyirciye ‘artık bir tepki verilmesi gerektiği’ mesajının iletilmeye çalışılması olarak yorumlanabilir. Bu denli büyük insan hakları ihlallerini, dehşet verici işkence ve şiddet görüntülerini izledikçe ister istemez insanda oluşacak duygular filmle kurulan duygusal ve psikolojik bağla da kusursuzca eklemleniyor.

Mahsa Rostami & Soheila Golestani

Film aslında aşama aşama ilerliyor. Burada aslında bölümlere ayrıldığını söylemekten ziyade senaryo matematiğinin başarısına değinmekte fayda olduğu kanaatindeyim. Film başlıklar halinde bölümlere ayrılmamış olsa da olaylar o kadar yerli yerinde senaryoya yerleştirilmiş ki filmi izlerken her olayla bir eşiğin aşıldığını ve yeni bir evreye geçildiğini hissedebiliyoruz. Burada yönetmenin, senaryonun ve görüntü yönetmeninin hakkını net olarak vermemiz gerekiyor. Öte yandan filmdeki bazı sahneler bize karakterlerle alakalı olarak çok şey söylüyor. Özellikle filmin baş karakterlerinden olan ve Missagh Zareh’in canlandırdığı İman ismindeki baba. İman en başta Allah’a, ondan sonra da çalıştığı devlet mahkemesi üzerinden devletine kayıtsız şartsız iman eden, kendi bakışına göre bir “asker” görevi görüyor. Aslında İman karakterinin başlarda ailesine son derece sevecen, kızlarına ise babacan davrandığını görüyoruz. İşinde ise devamlı olarak protestolarda yer alan ve bu yüzden tutuklanan insanlarla ilgili dosyaları okuyor ve kararnamelere imza atarak sürecin ilerlemesini sağlıyor.

Soheila Golestani

Bu bakımdan aslında başlarda kendisine biraz sempati bile duyuyoruz çünkü dava dosyalarıyla ilgili olarak yer yer İran devletinin genel eğiliminden farklı düşündüğünü, idam cezası vermenin haksızlık olduğuna inandığını eşi Najmeh’e (Soheila Golestani) söylüyor. Najmeh ise tamamıyla eşine bağlı, onun üzerinden de Allah’a ve aynı doğrultuda devlete bağlı bir İranlı geleneksel ev kadını portresi çiziyor. Kızları Sena (Setareh Maleki)ile Rezvan (Mahsa Rostami) ise ailelerinden 180 derece ayrılmış olan karakterler. Sena ve Rezvan ikilisi tamamen Z kuşağı olmanın etkilerini üzerlerinde taşırken özellikle sosyal medyanın olumlu etkilerini hayatlarına kusursuzca adapte ederek İslam devriminin ilk nesli sayılacak olan anne babalarına karşı devrimci bir tutum takınarak ciddi anlamda tezat oluşturuyorlar. Eylemlere bakışları, konuşma ve davranışlarıyla Sena ile Rezvan geleneksel “kutsal aile” yapısından ayrılarak özgür birey olmak, vatandaşlık gibi modern insanın haklı isteklerinde diretmektelerken evde ise bunun tersi bir hava esiyor. Bütün bunların haricinde yaşanan bir olay ise her şeyi sonsuza dek değiştiriyor. Mahkemede çalışmasından ötürü devlet tarafından kendisine verilmiş olan zimmetli beylik tabancasının evde kaybolmasıyla birlikte İman ne yapacağını şaşırır hale geliyor ve yavaş yavaş kendini kaybediyor.

Mahsa Rostami

İşte burada senaryonun en başarılı olduğu noktaya, İman karakteri üzerinden kurulan İran devleti alegorisine ve buradan da despot devlet reflekslerine geliyoruz. Etrafından, ailesinden, kendisinden, kısacası her şeyden şüphe eder hale gelen İman kendi eşine ve çocuklarına zorbalık yapacak noktaya kadar geliyor. Başlardaki ‘ılımlı’ siyasal İslamcı görüntüsünden keskin bir şekilde ayrılıp despot bir siyasal İslamcıya evrilmesiyle kendisinin aslında İran devletinin evdeki tezahürü olduğunun; silahın kaybı üzerinden de kendisini savunabileceği (dolayısıyla devletin kendisini savunabileceği) bir şeyin kaybolmasıyla nasıl kontrolden çıkabileceğinin keskin bir ispatına dönüşüyor.

Setareh Maleki

Filmde sokaklardaki devrim uğraşı tam gaz sürerken ailedeki, evdeki devrim de yoluna doludizgin devam ediyor. Burada önce Najmeh’in çocukları için, sonrasında da sırayla Rezvan’ın ve Sena’nın birbirleri için inisiyatif almalarıyla birlikte kaçınılmaz olan gerçekleşiyor ve devlet ‘baba’ yerin altına gömülüyor. The Seed of the Sacred Fig, İran’ın özellikle Mahsa Amini sürecinden günümüze süregelen zayıflamış devlet bürokrasisinden tutun, tüm kurumlarındaki yozlaşmışlığı ve güçsüzlüğü, sarsılmaz görünen ataerkil devlet kurumunun (devlet baba) ve devlet aklının yerini artık kadınların özgürlük mücadelesinin aldığını müthiş bir şekilde anlatan, son yılların en kışkırtıcı ve devrimci filmi olma özelliği taşırken bu mücadelede hayatını kaybeden tüm kadınlara ve devrimcilere selam göndermeyi de ihmal etmiyor.

Deniz Kuş

Bir Cevap Yazın