EDDINGTON: Farklı Olmakla Lanetlenmenin İki Yolu

Günümüzde Amerika’nın politik konumunu düşünecek olursak, son gelişmeleri ışığında Ari Aster’in 78. Cannes Film Festivali’nde yarışma kategorisinde gösterilen son filmi Eddington (2025) için oldukça politik göndermeleri olan bir film diyebiliriz. Yönetmenin daha önceki hiçbir eserine benzemeyen bu filmde toplumun kendisine yabancılaşmasına dair iki farklı yolun birbiriyle kesişmesine tanıklık ediyoruz. Buna bağlı olarak 2020 yılı itibariyle hayatımıza ağırlığını koyan Covid mevzusunun ve hastalıklara karşı bakış açısının günümüzde ne gibi bir konuma evrildiğini yönetmenin gözünden takip etmek mümkün. Bununla beraber hastalıkların veya herhangi bir ortamda hastalığa dair herhangi bir belirtinin bireyi sosyo-kültürel olarak yerinden edebileceğini de. Filmin yapı taşları bu bağlamda gerilimini sadece yaratmış olduğu eleştirel dozdan alıyor. Bu da filmi, klasik bir Ari Aster filminden çok derin bir şekilde uzaklaştırıyor. Sonuç olarak Eddington, festival programı dahilinde en çok merak edilen filmlerden biri olurken, yönetmenin filmografisinin yarattığı beklenti açısından da, en çok hayal kırıklığına uğratan filmler arasında yerini aldı.

Joaquin Phoenix & Pedro Pascal

Mesuliyet Masumiyetin Bir Kimliği Olursa

Beau is Afraid (2023) filmi ile oldukça bireysel bir sorunsalı/travmayı ele alırken Eddington ile beraber toplumsal ve kültürel bir sorunsala eğilen Aster, bu sefer izleyiciyi 2020 yılında yaşanan eczane kuyruklarına götürüyor. Maske takıp hastalıktan kaçınan toplum ile buna katılmayı reddeden topluma dair bir nevi gerçeklikle bağlantılı bir şekilde, filminin ayna görevi görmesi için uğraşıyor. Bunu yaparken nostaljik olanın da yansımasından faydalanıyor ve bir bireyin zamanında ait olduğu toplumdan nasıl dışlanabileceğini ve bunu bireysel / politik bir duruştan evrensel bir olaya dönüştürmesine odaklanıyor. Olayın yapı bakımından yakın geçmişte neredeyse birebir deneyimlenmiş olmasıyla bir nevi kurgusunu olabilecek en basit şekilde giydiren Aster aynı eleştirel bakış açısını toplumun, bazı kişilerce ırk bakımından da ötekileştirilmeye çalışılan kesimine yöneltiyor. Bunu yapmasıyla beraber Eddington artık Covid dönemine ait hastalık kimliğine yönelik herhangi bir eleştirel bakış açısından sıyrılıp, dışlanmış olanın kendi bireysel kavgasına dönüşüyor. Bu noktada temel düzlemde büyük önem biçilen bir hastalığın bağrında, neredeyse savaş dönemindeymişçesine yaşanabilecek sorunlara işaret ederek yönetmen kendi eleştirel yansımasını da eleştiriyor ve bu şekilde, izleyicinin dikkatini ilk etapta ortaya çıkan sorunsaldan ustaca çekip alıyor. Bu da her ne kadar filmde ayrık bir kompozisyonun senaryo bağlamında dağınık gözükmesine neden olsa da temel bağlamda yönetmenin eleştirisi içimizde dolaşması muhtemel ölümcül bir hastalıktan ziyade kıtalar arası farkında olmadan bizi birbirimize düşüren temel sorunsala, yani birbirimize kaçınılmaz bir şekilde yabancılaşmamıza indirgeniyor.

Austin Butler

Maskenin Altındaki Yüzün Astarını Parçalamak

Oyunculukların çok güçlü olduğu filmin başrollerinde Joaquin Phoenix (Joe), Pedro Pascal (Ted Garcia), Emma Stone (Louise) ve Austin Butler (Vernon Jefferson) gibi isimler bulunuyor. Filmin, festivalde gösterilmeden önce medyaya düşen afişinin ardındaki anlatının da bir nevi gizemli ve aynı zamanda üstü örtük bir cevap taşıması kaçınılmaz. Afişte üç bizonun uçurumdan düşüşünü görüyoruz. Aynı zamanda afişin üzerinde 2020 dönemine gönderme bulunuyor: “Hindsight is 2020”. Geçmişten kazanılan tecrübeler bağlamında “herşeyi açıkça görmek” anlamına gelen bu deyim aslında “görme duyum 20 üzerinden 20” anlamında, “Hindsight is 20/20” şeklinde yazılıyor, dolayısıyla Ari Aster veya poster ekibi 2020 yılı üzerinden hoş bir gönderme / kelime oyunu yapmış. Afişteki düşüş başta sembolik olarak Amerika’yı temsil eden bir kaosun göstergesi olarak gözlerimize ışınlanırken diğer yandan Amerika’nın bir replikası / modellemesi olarak dünyanın her yerine yayılan tarafsız bir laneti de simgelemekte. Öte yandan film boyunca tüm karakterlerin bilindik şehir kaosundan uzakta kendi hallerinde olması ve buna rağmen mevcut kaos ile zehirlenmeleri de yine eleştirel düzlemde netlikle görebileceğimiz dışavurumlardan biri. Filmin hem görsel hem anlatısal düzlemdeki akışında Ari Aster’e dair herhangi bir imza bulamamak filmi sorunlu hale getiren en temel etken. Buna bağlı olarak olumsuz eleştirileri üzerine birer ok gibi alan yönetmen, adeta bu zamana kadar kendisinin yaratmış olduğu kimliği Eddington ile yıkıyor ve onu bilinmeyen, başka bir isimle imzalıyor.

Emma Stone

Öte yandan afişte yer alan üç farklı düşüşün sembolik olarak herkesin aynı kaos çerçevesinde kendi bireysel kaoslarını oluşturduğunu ve kendi düşüşünü simgelemesi, yine filmde ortaya çıkan farklı anlatı biçimine doğrudan gönderme yapıyor. Bu vesileyle Ari Aster kısacası filmde ortaya çıkan kopukluğa kasten izin verdiğini açıkça gösteriyor. Buna ek olarak afişin AIDS aktivisti David Wojnarowicz’in isimsiz 1988-89 tarihli bir çalışması olması da yine filmin başka boyuttaki eleştirel halkasına yeni bir parça ekliyor. Bu yıl ilginçtir ki 78. Cannes Film Festivali’nde çeşitli hastalıkların (ki bunlardan bazıları sadece metaforik olarak gösterildi) anlatısına dair çok fazla yapım gösterildi. Henüz etkisini tam olarak atlatamadığımız pandeminin sanat camiasındaki öznesi hayalet olarak aramızda dolaşmaya devam ediyor gibi. Bununla beraber izleyici olarak da filmi izlerken hepimiz, dünyanın parça parça dökülmeye başladığı noktalardan kendimizi selamlıyoruz.

Joaquin Phoenix

Devletin Sağlık Sistemine Duyarsızlaşmasıyla Toplumdaki Bölünmeler

Wojnarowicz’in HIV teşhisi konulduktan sonra etkilenerek yapmış olduğu ve filme de metaforik olarak ilham veren afişin bir nevi filmin özetini oluşturduğunu söyleyebiliriz. 2020 yılında New Mexico‘daki aynı adlı kasabada geçen Eddington, maske takma zorunluluğundan ortaya çıkan husumetten hareketle belediye başkanlığına adaylık savaşının patlak verdiği merkez haline geliyor. Yerel protestoların takip ettiği isyanların da anlatıyı şekillendirmesiyle “beyaz ayrıcalıkların” manipüle edildiği bir noktaya erişiyor. Buna bağlı olarak kullanılan sosyal medya motifi ise filmin günümüz dolaylarındaki aktif medya oyunlarının göstergesel olarak güçlenmesini sağlıyor. Güç kontrolünün belli bir noktadan sonra yozlaşma halini almasıyla filmin rengi değişmeye başlarken, başlangıçta asıl mücadele edilen hastalık durumu gölgeleniyor. Tekrar hatırlatmak gerekir ki Eddington kesinlikle alışkın olduğumuz bir Ari Aster filmi değil ancak yolsuzluğun ödüllendirildiği, açgözlülüğün “gururuna” sahip çıktığı günümüzde, eleştirel bağlamda sivri ve gerçekçi bir politik manifesto.

Burcu Meltem Tohum

İlgili okumalar:

Bir Cevap Yazın