Mike Flanagan’ın son filmi olan ve Stephen King’in bir kısa hikâyesinden esinlenen The Life of Chuck (“Chuck’ın Hayatı”, 2024) ölüm üzerine kaleme alınmış kısa bir şiir gibi değerlendirilebilir. Filmin kompozisyon biçiminin ters kronolojiye dayanarak ilerlemesi bu şiirin dinamiğini en çok yükselten etken diyebiliriz. Özellikle daha önce The Haunting of Hill House (2018) ve The Haunting of Bly Manor (2020) adlı Netflix yapımlarıyla ön plana çıkan ve kendi çekim estetiğinin kimliğini açıkça gösteren Flanagan, The Life of Chuckile kendi çizgisini takip eden ancak bu sefer korku yerine duygusal enerjinin daha yoğun olduğu bir yapımla karşımıza çıkıyor. Bunu yaparken ölüm faktörünün aslında bir bakıma en korkutucu yanını vurgularken hâlâ gerilimin damarlarından beslendiğini söyleyebiliriz. Bu arada başlamadan önce, bu yazının çok net spoiler’lar barındırmasa da filmin üzerinizde bırakacağı etkiyi azaltabilecek bazı bilgiler içerdiği konusunda, izlememiş olanları uyaralım. The Life of Chuck‘ın Türkiye gösterim tarihi 19 Eylül 2025.

Filmin en başından itibaren izleyici olarak ya bir kutlamanın ya da herhangi bir şeyin bitiş seremonisine hazırlandığımız The Life of Chuck, tam anlamıyla hepimize en poetik yoldan bir ölüm seremonisinin haritasını gösteriyor. Bu şekilde belli bölümlere ayrılan filmin dinamiği bir karakterin hayat sahnesindeki 39 yılına odaklanıyor. Filmin başrollerinde Tom Hiddleston (Chuck’in yetişkin hali), Jacob Tremblay (Chuck’un ergen hali), Benjamin Pajak (Chuck’ın küçüklük hali), Karen Gillan (Felicia Gordon), Kate Siegel (Richards), Rahul Kohli (Bri), Chiwetel Ejiofor (Marty Anderson), dev isim Mark Hamill (Albie Krantz) ve çok kısa bir sahnede görünmesiyle Mike Flanagan da yer alıyor. Filmin müziği ise daha önceki Flanagan yapımlarından tanıdığımız The Newton Brothers’a emanet edilmiş. The Curious Case of Benjamin Button (2008) filmine benzeyen hikâye kurgusuyla The Life of Chuck, filmin bitiminde bıraktığı huzursuz his ile tüm Flanagan takipçilerini selamlıyor.

Ölümün Gölgesine Tünemiş Bir Hayatta Kalma Hakkı
Kendi içinde bölümlere ayrılan film, “dünyanın sonu” tasviriyle açılan ilk bölümün akışı içinde, “Thanks, Chuck!” adlı “Act 3,” ile hepimizi çok farklı bir filmin boyutu içerisine alıyor. Bu şekilde, kendisine türler arasında da kısa süreli geçişler yapma imkânı yaratan Flanagan, hepimizi hiç tanımadığımız birine “teşekkür” etmemiz için ikna etmeye çalışıyor. Bu bağlamda film, tüm insanların hayatlarının bir noktasında birbirleriyle yollarının kesiştiğini ve buna rağmen hiçbirimizin birbirimizi yeterince tanımadığını ifade ederken, herşeyin yüzeysel karelere işlendiği anlara da kendi dilince satirik bir bakış atıyor. Sadece korku türünde, dozunda yüzeysellik barındıran bir film peşindeyseniz The Life of Chuck’ın derinliği sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Öte yandan filmin sadece ilk bölümü korku türüne en yakın olan kısmı, ikinci ve üçüncü bölümleri duygusal ve felsefi olarak daha büyük bir derinliğe sahip. Bu derinlik yapısının, tıpkı Chuck gibi hayatın herhangi bir noktasında herhangi bir insan gibi biriyle birleşmesi ise filmin duygusal yanını en çok dolduran kısım oluyor. Nitekim her gün yanımızdan geçip giden insanlar hayatın belli noktalarına kendilerince temas ediyorlar ancak kimse onlara, hayatlarının sonunda tüm dünyanın bileceği bir “teşekkür” etmiyor. Bu anlamda büyük bir hüzün evreninin kıyametini koparan filmin ilk bölümü, insanın hayatının sonuna doğru kendini gösteren, uyanıklık ile uyku arasında bir diyarın kapısını aralıyor.

Harcanan Günlerin Çöplüğü: Hayat
Ölmenin bir çırpınma biçimi olarak Chuck’ın dans eden bedeninde buluşması ve bu dansı hayatının geri kalanı boyunca tekrarlayamayacağı gerçeği onun performansını daha da rafine bir hale getiriyor. Bir anlamda tüm bedenin internet bağlantısının çöküşü gibi kısa devre yaparak basit teşekkür işaretleri göndermesi, Flanagan’ın metaforik olarak kullanmış olduğu görsel dilin akışı içinde filmi taçlandırıyor. Gezegende insanın varoluşunun tanımlamasını yapmaya çalışan The Life of Chuck, merkezine hayatın büyüleyici yönünü değil onun en ekşi tarafını alıyor. Bu şekilde kendi ölümünün küllerini, geçtiği tüm sokağa serbest atışta bırakan filmin dokusu, Flanagan’ın filmografisinde dram türüne en yakın adayın ortaya çıkmasını sağlıyor. Zaman içinde geriye doğru aktığı bölümde dahi son bölümün filmin en başında verdiği ağırlığını hâlâ üzerinden at(a)mayan The Life of Chuck, insanın aynı anda herşey hem de hiçbir şey oluşunun güzel bir özeti. Tüm ayrıntılarına vakıf olunması ancak ikinci bölümünden sonra kolaylık kazanan filmin öyküsü her ne kadar ters kronolojiye sahip olsa da öne koyduğu konseptinin anlatım biçimi nedeniyle kimsenin tanımadığı Chuck’ı selamlamaya otomatik olarak itiyor. Bu da filmin şiirsel bir bilim-kurgu olmasını sağlıyor. En başında tıpkı hayatın kendisi gibi kışkırtıcı ve korkutucu olan bir doğum olarak kendisini var ediyor ancak aynı zamanda her şeyin düğmesinin çekildiği anları gözler önüne sererken, üslubunu herşeyin sonu geldiği şeklinde değil hepimizin bireysel sonlarına doğru çekiyor.

Kimsenin Önemsemediği Sıradan Bir Hayat
Zamanın geçişi ve bir nevi görelilik teorisi bağlamında oldukça kozmik ve melankolik bir yapı çizen filmin kimi açılardan Lars von Trier’in Melancholia (2011) filmini anımsatması ancak ondan biraz daha renkli sahneler içermesi The Life of Chuck’ı daha dokunaklı ve ulaşılır kılıyor. Salt olarak spontane akış içinde ilerleyen hayatın hepimiz için farklı deneyimleniş halinin basitliği ve tanıdık gelmesi, Flanagan’ın kendi filmografisinde neredeyse ilk kez izleyiciye sunduğu bir unsur olarak bizi karşılıyor. Tom Hiddleston’ın ikinci bölümde sergilemiş olduğu güçlü dans gösterisi, filmin hiç de monoton olmayan dinamiği ve normal sinema standartlarına göre biçimsel olarak farklı bir yol izliyor olması, The Life of Chuck’ı uyarlama filmler arasında hümanist ve duygusal derinliği oldukça gerçeküstü biçimde aktarılmış bir yapım haline getiriyor. Filmi bir anlamda, geçiciliğine kendimizi fazlasıyla kaptırdığımız hayatın trajik güzelliğine methiye olarak yorumlayabiliriz.

