THE SUBSTANCE – Yararlı Bedenlerin İnsan Sermayesine Potansiyel Katkısı

Tüm insan uzuvlarının tam olduğu, her şeyin eksiksiz bir şekilde bedenin belli kısımlarında son derece gösterişli bir şekilde yer aldığı veya yer alması gerektiğine inanıldığı bir dünya yapısında bedenlerin potansiyel bir sermayeye dönüştürülmesi, beklenen sonuçların başında gelir. Bir anlamda zayıf iş gücü olarak nitelendirilen bedendeki potansiyel eksikliğin karşılığı bedeni taşıyan öznenin varlığına doğrudan hücum ettiğinde geriye bu durumdan ötürü yıkılmış olan bedenlerin ayaklanma sesleri duyulabilir. 77. Cannes Film Festivali’nin şu ana kadarki en sarsıcı, dikkat çekici, güçlü halkası olarak nitelendirebileceğimiz Coralie Fargeat’nın The Substance (Madde, 2024) filmi, türün çıtasını en yükseğe çekiyor. Body horror türünde tam anlamıyla izleyiciye görsel şölen hazırlamış olan yapım, bu türün takipçileri için vazgeçilmez anlar yaşatıyor. Öte yandan filmin adı üzerinden kişinin varlığındaki, diğer yandan da metafizikteki birincil anlamı çıkarabiliriz. Kabaca “varlık” kavramı için Antik dönemde yapılan ilk adlandırmada ousia sözcüğü geçer, bunun karşılığı da sözcüğün kökenine (“eimi” – olmak, ben) indiğimizde “varlık, öz, töz” gibi karşılıklara ulaşmak mümkün. Tüm bu ilk ve yan anlamlar, filmin atmosferi hakkında sisli de olsa bir fikir veriyor.

Kan Banyosunda İkinci Ben’in Birinci Ben’i Yıkışı

Film boyunca insan bedeninin, bireysel ve toplumsal konum bağlamlarında kendi “ücretini” belirleyen bir rolde olmasıyla kişinin varlığına yönelik felsefi tartışmaları akla getiren The Substance, ilk olarak bedenin potansiyel gücünü yeriyor, daha sonra ise bedenin aktivite kapasitesine göre onu biçim, öz gibi alt başlıklarda iyice yıkıyor. Bu şekilde varlık problemi, bedenin sınırları içinde kendini bireysel olarak yeniden var etme yolu, hatta modern bir trend gibi karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla dinamizmini son derece hızlı, tutarlı ve olabildiğince aksiyona, gerilime dayalı tutan film, insanın bir anlamda kendi endüstrisindeki sorunsal yapısına göz kırparken diğer yandan mükemmel olanın niteliğini ve niceliğini sorguluyor. İnsanın kendi malzemesinden çalarak kendine ait olduğunu sandığı başka bir malzemeyi yani, kendisinin en iyi versiyonunu üretmesi üzerine kurulu filmde büyük bir beden değişiminin tüm kademelerine tanık oluyoruz. Doğal olmayan yapının filmin her karesine salgılamış olduğu anormallik durumu mükemmelliğin yerini alarak bedeni kendi kendine iyice borçlu kılıyor. Medya, kamusal alan veya gündelik hayatın en önemli parçası olan bedenin, her gün bireyin özü tarafından yeni bir kimlik kazandırılıyormuşçasına giydirilmesini, makyajının yapılmasını ve onu adeta süper marketlerde satılan ambalajlı bir ürün haline getirilmesini zekice tiye alan The Substance, bireyin sadece kendisini değil gerçek anlamda tüm bedenini kaybedecek kadar gözünü karartabileceği ihtimaliyle oynuyor.

Demi Moore

Burna Gelen Çürümüş İnsan Eti Kokusu

İlk sekans açılır açılmaz bedenin sahip olduğu değer eşliğinde gelen niteliğin etiketlendiği biçimle karşılaşıyoruz. Sadece bir isimden ibaret olan bedenin simgeleştirildiği ödülleri, itibarı tıpkı yıllar içindeki bedenin buruşması, değişmesi, giderek elastikleşerek artık işlevsiz hale gelmesi gibi niteliksiz oluşuna göndermede bulunurken film oldukça temkinli bir şekilde ilerliyor ve bedenin nitelik kazanabilmesi için hayatın bir nokta veya aşamasında konumlandırılması gerekliliğine tanık oluyoruz. Konumlandırılma işlemi bir başkası tarafından işlevsiz hale getirildiğinde ise bedenin başvurabileceği en şiddetli yanı Coralie Fargeat sayesinde film boyunca takip edebiliyoruz. Elizabeth Sparkle karakterine hayat veren Demi Moore’un oynadığı karaktere son derece sıkı bir şekilde tutunması filmin anlatımını kuvvetlendiriyor. Özellikle son dönemlerde Hollywood kadın oyuncalarının yüzlerine yaptırdığı çeşitli işlemlerle beraber yaratmış oldukları akımı da teğet geçerek hicveden The Substance, bir dönem Demi Moore’un da bu tip haberlere maruz kalmış olmasını akıllara getiriyor.

Bu şekilde filmin tüm kompozisyonuna sinen görsel ayrımcılık durumunun nedensel ve sonuçsal her dışavurumuna sağlam bir şekilde dokunabiliyoruz. Karikatürize edilmiş bir güzellik anlayışına göre yaratılan Sue (Margaret Qualley) karakteri filmde anatomik olarak “en iyi, en güzel, en genç” olanı temsil ediyor. Bir bedenin var olabilmesi için ana bedenin her zaman beslenmesi, ona iyi bakılması gerekiyor. Film boyunca Elizabeth ve Sue arasında gidip gelen çekişmeli değişim anlatısı anatomik düzlemde doğal olanın yıkımında kullanılıyor. Bu şekilde arzulanan tek bedene çeşitli kimlikler kazandırılıyor ancak yapay bedenin sırtını dayadığı doğal beden ortadan kaldırılmaya her yaklaştığında tesadüfi varlığın ortadan kalkmasına ve farklı bedenlere bürünmesine tanıklık ediyoruz.

Margaret Qualley

Kızgın Ateşte Unutulmuş Bıldırcın Yumurtası Kabukları

Bedene yönelik yapılmış sert hiciv ile kimi zaman kendimizi şeytani mükemmelliğin yanında bulurken kimi zaman ise kokuşmuş insan etinin yanında nefessizlikten ölümle burun buruna gelebiliyoruz. Bu ikilik durumu her açıdan filmi, farklı bakış açıları yüklenmeye gayet açık hale getiriyor. Filmin genel tonlarına bakacak olursak 80’ler etkisini oldukça ağır bir şekilde görmekteyiz, bu tona eşlik eden geçişlerde ise taze etin modern şehrin pençesine düşkün ve düşmüş halini rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Geçtiğimiz sene Yorgos Lanthimos’un Poor Things’inin tahtını bu yıl hiç kuşkusuz Coralie Fargeat’nın The Substance’ı alıyor. Dr. Frankenstein’ın canavarını en pür haliyle gözler önüne seren filmde “normaller” diye adlandırılabileceğimiz alt ve üst toplumun tutarsızlığından doğan absürtlük her iki katmanda da kendine yer bulabiliyor. Bu şekilde mükemmel olanı arzulama ve onun için her şeyi yapmada sınırsız özgürlüğe sahip olabilmenin normallik durumu pürüzsüz bir cilde sahip olmanın ve hiçbir kırışıklığın olmaması gibi niteliklerle birleşince geriye fetiş haline gelen bedenlerin kendilerini havada süzülen birer et parçası olarak göstermesinden başka bir şey kalmıyor. Özellikle kadın bedeni üzerinden ilerleyen filmin her dakikasında bedenin başına gelebilecek neredeyse tüm hallere tanık olabiliyoruz. Belirli aralıklarla hassasiyet de yaratan filmin temposu genel olarak rahatsız ederek düşündürmeye yönelik bir kimlik oluşturuyor. Hiçbir şeyin sonsuza dek sürmediği bu evrende adeta şeytanla yapılan dansın mutlak dışavurumu, bir başka baş döndürücü enjeksiyonu daha göz bebeklerimize doğrultuyor.

Burcu Meltem Tohum

Demi Moore, Coralie Fargeat ve Dennis Quaid, filmin 20 Mayıs 2024 basın toplantısında.

Bir Cevap Yazın