THE GIRL WITH THE NEEDLE – Karnı Hiç Doymayan Gargantua’nın Kutsal Mağarası

77. Cannes Film Festivali’nin en karanlık filmlerinden biri olan, Magnus von Horn’un siyah beyaz olarak çektiği son eseri The Girl with the Needle (Pigen med Nalen, 2024) cehennemvari görsel temasıyla aynı kâbusu izleyiciye film bitinceye değin defalarca yaşatıyor. İğneli kız olarak tanıdığımız ve filmin tüm anlatısını onunla keşfettiğimiz Karoline’in (Vic Carmen Sonne) dramatik varlığı ve sonsuz yalnızlığı filmin her sekansına sinerken hipnotize eden bir gerilim de her daim nefesini hissettiriyor. Festivalin yarışma kategorisinde yer alan The Girl with the Needle, odağına 1919 yılının Danimarka‘sını, ülkenin en köhne sokaklarını alıyor. Bu arka planıyla izleyicinin zihninin derinliklerine yeterince karanlık bir atmosferin ışık huzmesini sızdıran Magnus von Horn, çoğu kişi tarafından hazmedilmesi çok da kolay olmayan bir hikâyeyi önümüze getiriyor. Oldukça yüksek kontrastlı çekim açıları olan ve dışavurumcu monokromla kontrastı besleyen görsel kompozisyon, işlenmiş bir suçun kâbusu üzerine yapışmış küf kokusunu tüm sinema salonunda gezdiriyor.

Vic Carmen Sonne

Masalsı Siyah Beyaz Şiddetin Ninnisi

Yönetmenin üçüncü uzun metraj filmi olan The Girl with the Needle, jeneriği itibariyle izleyiciyi anlatısı içine çekmek için yeterli güçten çok daha fazlasına sahip. Tüm jenerik boyunca akan ve iç içe geçen karanlık yüzlerin birbiriyle olan şeytani dansı ve onların etrafında dönen atmosferik tınılar, hemen ilk izlenimde kaçınılmaz bir yoğun duygulanım silsilesini ateşlendiriyor. Oliver Twist tarzında başlayan anlatı yapısıyla adeta izleyicide karanlık bir peri masalını andıran beklentiler oluşturarak hiçbir şekilde başlattığı kâbusun tonunu yumuşatmıyor. Her sekansta filmin daha karanlık ve şiddetli yerlerine dokunarak her defasında ağır darbeler alıyoruz. Bu anlamda gücünü hiçbir şekilde kaybetmeyen The Girl with the Needle, festivalin yarışma kategorisindeki (bizce) en güçlü filmlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Frederikke Hoffmeier‘in rahatsız edici müzik tasarımı ise filmin tüm anlatımına oldukça uygun bir şekilde işlenmiş. Gerek hikâyesi ve görsel düzlemiyle, gerekse müzik kullanımıyla güçlü topları elinde tutan Magnus von Horn, kolayca harcanamayacak kasvetli bir kâbusun puslu elini sımsıkı tutuyor. Filmin basın toplantısında yönetmenin de dile getirdiği gibi David Lynch ve Lars von Trier etkilerinin çoğunlukla görülebileceği bir anlatı çerçevesine sahip olan film, tiksinmekten asla bıkmayacağımız bir dünyayı avucumuzun içerisine bırakıyor.

Trine Dyrholm

Mutluluk Sadece Bir İllüzyondan İbaret

Filmin başından beri nihai bir mutluluğun, huzurun arayışında olan Karoline’in hayatı Jørgen (Joachim Fjelstrup), Dagmar (Trine Dyrholm) ve Peter (Besir Zeciri) gibi filmin ana karakterleriyle kesişiyor. Her kesişme farklı acıyı defalarca kez Karoline’in içinde doğuruyor. Olabilecek en karanlık anları bir giysi fabrikasının içine yavaşça işleyen The Girl with the Needle, yoksulluk gerçekliğini arkasına alarak etik değerlerin sorgulanmasına ve kendinden feragat edip sömürülmeye oldukça açık bir kapı bırakıyor. Filmin klostrofobik çekim açıları karakterlerin içsel sıkışmışlıklarını incelikli bir doğrultuda gösterirken bu durum izleyiciyi de köşeye sıkıştırma özelliğine sahip. Birinci Dünya Savaşı dönemini ve sonrasını olabilecek en sessiz şiddet yansımasıyla takip eden filmde Fritz Lang ve Carl Theodor Dreyer etkilerini görmek de mümkün. Bu şekilde film günümüze ait bir çekimden ziyade eski ancak yeni bulunmuş bir film yapısının özelliklerini sunuyor. Bu bağlamda izleyiciye sinemanın ilk yıllarına özgü bir tadın güvencesini verirken diğer yandan konusunun geçtiği dönemin tam ortasına da ağır bir kütle bırakıyor. Filmin bu dinamiği asla hız kesmeden, sonuna dek devam ediyor.

Vic Carmen Sonne

Tek Ağıtın Yetmeyeceği Hüzün

Adeta bir iblisin dansını anımsatan ritmiyle sessiz sinemanın ifade gücünü sağlam bir biçimde elinde tutan The Girl with the Needle, özellikle sirk sahnelerinde Elephant Man (1980) filmini doğrudan anımsatıyor. Acının ifadesini zarif bir şekilde sunan Magnus von Horn, olabilecek tüm insani çabaları tüketene dek karakterlerin üzerine hüznün şiddetini kırbaç darbeleriyle işliyor. Bu anlamda izleyiciyi rahatsız edebilecek şiirsel bir dokusu olan filmin genelinde umutsuzluk her bir sekansta yerini daha da sağlamlaştırırken gerçekleşebilecek hiçbir iyileşme biçimini üzerine almıyor. Her bir sekans bir önceki sekansın çok daha ağır bir kompozisyonunu sürdürüyor. Bu şekilde taşınması güç bir ağırlığı sinematografi ve içerik aralarında oldukça iyi paylaşırken, söz konusu kompozisyon evrensel bir temaya da hizmet ediyor. Film boyunca son derece güçlü bir oyunculuk sergileyen Vic Carmen Sonne, yüz ifadesinin yansıtmış olduğu belli belirsiz, umutsuz mutluluk aracılığıyla öğrenilmeye değer olan içsel bir acıyı doğrudan izleyiciye aktarabilmeyi başarıyor. Filmin dönemsel olarak her an çağrışım yaratan sinemasal boyutunu ve prodüksiyon tasarımıyla da desteklenen ağır hikâyesini bir kâğıt hafifliğinde elimize bırakışını izlerken acımasızlıkla çaresizliğin ittifakına en ağır yoldan tanıklık ediyoruz. Bu anlamda The Girl with the Needle boğazı düğümleyen, nefes almayı istismar eden, sıkışmışlık duygusunu sonuna değin yaşatan hüznün ve acı çekmenin metaforunu, adeta gözleri ve ağzı olmayan bir yüze iliştirdiği maskenin ağzından çıkması beklenen sessiz kelimelerin varlığına tanıklık edebilmemiz için elindeki tüm kartları başarılı bir şekilde oynuyor.

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın