“Babam neyi özlemişti?… Onun kayıp rüyasıyla ne yapmam gerekiyordu?” Felix Van Groeningen ile Charlotte Vandermeersch’in yönettikleri, Paolo Cognetti’nin romanından uyarlanan Le Otto Montagne (Sekiz Dağ, 2022) filminin başkahramanlarından Pietro (Luca Marinelli) böyle sorar filmin bir sahnesinde. Aynı zamanda anlatıcı da olan Pietro’nun on iki yaşına girmek üzereyken tanıştığı yaşıtı Bruno (Alessandro Borghi), yaşamının geri kalanında yanında bulunmadığı zamanlarda çoğu zaman gerçekliğinden şüphe duyacak duruma gelse bile varlığını hep koruyacaktır. Bruno’nun yaşamında da Pietro benzer bir yer teşkil edecektir. Peki, filmle ilgili pek çok yazıda söylendiği gibi aralarındaki bir dostluk mudur? Öyleyse hangi koşullarda, hangi sınavlar verilerek o dostluk kurulmuştur, iki tarafın beklentileri, yaşama bakışları, benzerlikleri ve farklılıkları nelerdir? Bütün bunlar dostluklarının başlamasında ve ilerlemesinde ne kadar belirleyici olmuştur? Pietro’nun babası Giovanni Guasti (Filippo Timi), bu dostluğun neresindedir? Bu soruların yanıtlarını bulmak için, Pietro’nun dönmesi mümkün olmayan hikâyesinin başına dönmemiz gerekir.

Pietro ile Bruno’nun doğdukları ve yetişmekte oldukları koşullar, birbirine yabancı iki dünyayı temsil eder. Pietro, kendi ifadesiyle şehirdeki bir apartman dairesinde tek çocuk olarak büyümektedir. Yaşıtı biriyle ortak bir şeyler yapmaya alışkın değildir. 1984 yazı, onun için milat olur. Ailesinin o yaz tatilinde kiraladıkları evle beraber Pietro’nun yaşamına giren doğa ve Bruno, ona şehirde gördüğünden bambaşka bir manzara ve yaşamın bulunduğunu göstermeye başlayacaktır. Kiraladıkları evin olduğu dağ köyündeki son çocuk olarak kendisini tanımlar Bruno. Amcası ve yengesiyle yaşamaktadır. Babası İsviçre ve Avusturya’da çalışan bir duvar ustasıdır. Yaşadıkları yerden herkesin gitmesiyle hepi topu on dört kişi kalmışlardır. Yaz tatilinde hiçbir meşguliyeti ve mesuliyeti olmadan oturup köy manzarasını seyretmekten başka işi gücü bulunmayan Pietro’ya karşı Bruno, geçimini hayvancılıkla sağlayan amcası ve yengesinin yükünü paylaşmak zorundadır. Film, aralarındaki farkı lafı dolandırmadan, peş peşe gelen iki sahneyle özetler etkileyici biçimde. İlk sohbetleri… Birbirlerini tanımaya başlıyorlar. Derken, süt sağma zamanı olduğunu hatırlatan bir ses bu sohbeti böler ve Bruno’yu iş başına çağırır. Pietro ise evine dönüp pencerenin karşısında kitabını okumaya koyulur. O pencerenin sınırları, Pietro’nun Bruno’nun yaşamını izlediği sınırları da gösterir aynı zamanda; çünkü “dağ köyünün son çocuğu”nun yaşamı, Pietro için hep seyredilecek ama hiçbir zaman tam anlamıyla kavranılmayacak olan bir yaşamdır. Yıllar sonra, o pencereden baktığı kadarı gibi kısıtlı bir biçimde Bruno’nun yaşamını tecrübe edebilecektir yalnızca.

İki çocuğun olanaklarını ortaya koyan bu iki sahne (bu paragrafın üst ve altındaki kareler) gibi peş peşe gelen başka iki kare de yine bir kısıtlılığı ve farklılığı somutlaştırır. Pietro’nun şehirdeki okulunun penceresinden baktığı anla yazın Bruno’yla oynadıkları an arka arkaya gelir izleyicinin karşısına. Birinde kasvetli, kısıtlı bir dünya, diğerinde uçsuz bucaksız bir dünya. Filmi yapısal olarak incelediğimizde hem genel anlatısına hem yan anlatılara temel oluşturan karşıtlıkları, bu iki uzamın oluşturduğunu görürüz. Pietro ve ailesinin kışın yaşadıkları Torino, filmdeki her görünüşünde tüm kasvetiyle betimlenen bir şehir. Burada çok agresif bir Giovanni var hep Pietro’nun karşısında. Aralarında iletişim yok denecek kadar az. Yazın gittikleri köy evindeyse bambaşka bir baba görür. Romanda da anlatıcı olan Pietro’nun “Şehirde alıştığım babamın tam aksine onu neşeli ve konuşkan bulurdum” tümcesiyle özetlediği bu farklılık, insanla uzam arasında olumlu ya da olumsuz biçimde kurulan ilişkiyi ortaya koyar (Cognetti, 2018, s. 16). Söz konusu ilişki, Giovanni’nin insanlarla iletişimini de biçimlendirmiştir. Öyle ki baba – oğul hikâyesinin takip ettiği yol haritasıyla Pietro – Bruno hikâyesindeki el yordamıyla bulup ilerledikleri hat, birçok yerde kesişir. Biri, diğerinin sonrasını etkiler. Böylece yol imgesi, her film, roman ya da öyküdeki kişilerin serüveninde kullanılabilecek bir sözcük olmanın fazlası haline gelir.

Durağan şehrin karşıtı olan doğada Giovanni’nin ulaşmak istediği noktalar vardır. Oğluna çıkmayı planladığı yokuşları ve zorluklarını anlatırken Pietro da onunla gelmek istediğini söyler. Aralarındaki yakınlaşma olasılığını sezdiren ilk diyalogdur bu. Giovanni’nin “O kokuşmuş şehri özlemiyor musun?” sorusuna oğlundan gelen “hayır” yanıtı, ortaklıklarının çoğalmaya başladığını gösterir. İkisi de doğada olmaktan memnundur. Dünyada o güne kadar geçirdiği zamanın büyük bölümünü şehirde yaşamış on iki yaşındaki Pietro’nun yeni yeni anlamlandırmaya çabaladığı doğa, Giovanni için başka anlamlar taşır. Örneğin, yürüyüşlerine eşlik etmeye başlayan Pietro ile Bruno’ya buzullardan bahsederken “Buzul, dağın bizim için sakladığı geçmiş kışların hafızasıymış. Belli bir yüksekliğin üzerinde, anılarını saklarmış, yani çok eski bir kış hakkında bilgi istiyorsak ortaya gitmemiz gerekirmiş… O içtiğiniz su geçen yıl yağan kar değil. Yüz yıl öncesine ait olabilir… Buzullarla ilgili güzel şey her zaman hareket etmeye devam etmeleridir” der bir gün. Yol imgesinin filmdeki öneminin altı yine çizilir ve onunla ilişkili yeni bir kavram daha ortaya atar Groeningen ile Vandermeersch: Hafıza. Giovanni’nin sözünü ettiği saklı anılar, temel ve yan anlamlarıyla karşılığını bulacaktır filmin ilerleyen sahnelerinde. Pietro’nun büyüyüp babasından kalan kayıp rüyanın ardına düştüğünde hafıza önemli bir yer tutacaktır yolculuğunda.

Çocukluğunda algıladığı Grenon gölüyle yetişkinliğinde gördüğü göl arasında büyük farklılık vardır. Yetişkinliğinde görüp “Hatıralarımda daha büyüktü” dediği göl gibi çocukluğunda devasa gördüğü, büyüttüğü, mesele haline getirdiği ne varsa hatıralarında o haliyle yer almıştır ama gerçeğin öyle olmadığını fark etmesi için yılların geçmesi gerekmiştir. Farklı yaşlarında gördüğü bir göle ilişkin bu algı, yaşamın diğer alanları için de geçerlidir aslında. Çocukluklarında Bruno’yla Grenon gölünü seyrederlerken kafasını kurcalayan mesele nedir örneğin? Pietro’nun annesi Francesca Guasti (Elena Lietti), Bruno’nun okula devam etmesi için çabalamaktadır; ancak bu durumdan Pietro hoşnut değildir. Bruno’yu kendisiyle eşitleyecek, aynı haklara ve olanaklara sahip olmasını sağlayacak koşulların ona sunulması, Pietro’yu öfkelendirir. Torino’ya gelip eğitimini sürdürme teklifine ilgi gösteren Bruno’nun “Gelsem mutlu olur musun?” sorusunu yanıtsız bırakması ve bu soru karşısındaki yüz ifadesi, ailesiyle bu konuyu tartışırlarken “İnek gütmek ve peynir yapmanın nesi yanlış?” sorusu, Bruno’ya içine doğduğu sınıfta kalmayı layık gördüğünü, onunla eşit bir duruma gelmesini istemediğini ortaya koyar.

Grenon gölünü seyrederlerken de “Torino’ya gitmek istemediğini, burada kalmak istediğini söylemelisin” diyerek Bruno’yu teklifi geri çevirmesi için ikna etmeye çalışır. Bu, çocukça bir kıskançlık mıdır, örneğin ailesinin Bruno’ya olanak tanıma çabasını mı kıskanmıştır yoksa o yaşlarda belki de farkında olmadan, zihninde biçimlenmeye başlayan sınıfsal ayrımların bir göstergesi midir? Montaigne, dostlukla ilgili bir denemesinde dostunun yanında olmadığı zamanda “Şimdi ben onun payını çalar gibi oluyorum” der ve bundan rahatsızlık duyar (2011, s. 27). Oysa Pietro, Bruno’ya eşit pay düşme olasılığından rahatsızdır. Bruno, Pietro’nun çabalamasına gerek kalmadan eriştiği olanaklara kendisine sunulan bu fırsat sayesinde ama yine ondan daha fazla emek vermesi gerektiğini bilerek erişmek ister.

Vüs’at O. Bener’in 1952’de Seçilmiş Hikâyeler Dergisi Kitapları tarafından yayımlanan Dost adlı yapıtındaki dokuz öyküden biri olan “Havva”nın anlatıcısı, “saçları keçe gibi” besleme akranının evlerindeki varlığından öyle rahatsızdır ki hastalanıp İstanbul’a götürülmesine hem bozulur hem “Keşke hiç gelmese bu Havva” diye geçirir içinden (2019, s. 32-35). Bu kadar katı yürekli midir Pietro da? Öyküyü okuyan ve filmi izleyenler arasından bu soruyu “hayır” diye yanıtlayanlar olacaktır elbette ama öyküdeki anlatıcının Havva’ya bakışıyla Pietro’nun Bruno’ya bakışında bir ortak duygu, düşünce var. Öykü bittiğinde anlatıcının bu duygu ve düşüncesinin seyri de öykü zamanıyla noktalanır. Filmde ise Pietro’nun çocukluğunda, ergenlik çağında ve sonra yetişkinliğinde Bruno’ya olan duygularının dalgalanmalarına şahit oluruz. Öyküdeki anlatıcının nefretinin bir benzeri Pietro’da görülmez belki ama birinin “Keşke hiç gelmese” tümcesini kurduran duygusuyla diğerinin “İnek gütmek ve peynir yapmanın nesi yetmiyor ona?” minvalindeki duygusu arasında kolay kolay yadsınamayacak bir yakınlık var. Hiç yoktan ortaya çıkan bir olası paydaşa duyulan öfke… Romanın ilgili bölümünde Pietro, “Hayatının sonuna kadar inekleri otlatmasında ne kötülük görüyorlardı ki?” dedikten sonra bir itirafı olur:
Ama ben o sırada bunun son derece bencilce bir düşünce olduğunun, çünkü aslında Bruno’nun kendisiyle, istekleriyle, geleceğiyle değil, yalnızca onu yine eskisi gibi kullanma arzumla ilgili olduğunun farkında değildim. Tek bildiğim yazlarımı, arkadaşımı ve dağımı eskisi gibi yaşamaya devam etmek istediğimdi. Orada hiçbir şeyin, yıkık dökük harabelerin ya da yol kenarlarındaki gübre yığınlarının bile asla değişmemesini ümit ediyordum. Bruno’nun da, harabelerin de gübrelerin de aynı kalmasını, zamanda donup beni beklemesini istiyordum sadece. (Cognetti, 2018, s. 76)

Yetişkinliğinde bencilliğini kabul ediyor etmesine ama Bruno’nun onu tanıdığı tablonun içinde sabit kalmasını istemesinin tek nedeni bu mu ve bu kadar masum mu? Kendisinde fark edemediği ya da yüzleşemediği daha başka hangi duygular, zaaflar var? Bir insanı kullanma arzusundan bahseder ki bu, karşısındakini kendisiyle eşit görmediğinin bir kanıtıdır. Bruno ve hayatının yıkık dökük harabelerden ve yol kenarındaki gübre yığınlarından bir farkı yoktur Pietro’nun gözünde. Şehirli çocuğun farklılığı nedeniyle cezbedici bulduğu manzaranın parçalarından biridir. Donup beklemesini istediği şey de bir insanın yaşamıdır. Oysa öncesinde dostu yanında olmadığında onun payını çalıyormuş gibi hisseden Montaigne, dostunun bir yere gitmesinin ona yararı oluyorsa uzak ya da yakın olmalarının hiçbir öneminin kalmadığını söyler bir başka denemesinde (2011, s. 28). Montaigne, dostlukta karşısındakini öncelerken Pietro, nalıncı keseri gibi kendine yontar ve Bruno’nun doğduğu koşullarda yaşamını sürdürmesini istemesinin arkasında yatan duygular aslında o kadar masum değildir.

Filmin açılışında “Hayatımda Bruno gibi bir arkadaş edineceğimi ummazdım. Arkadaşlığın kök salabileceğin ve seni bekleyen bir yer olduğunu da” der Pietro. Bu tümcesi, yukarıdaki paragrafta romandan alıntıladığım ifadeleriyle koşutluk gösterir. Bruno’yu uzamlaştırmıştır. İstediği zaman adımını atıp, üzerinde yürüyüp faydalanabileceği bir uzam gibidir Pietro’nun gözünde Bruno. Arkadaşlığı “seni bekleyen bir yer” diye tanımladığında bu bakışını somutlaştırır. O gezen, dolaşan, eğitim hakkını kullanan, belki bir baltaya sap olamasa da arkadaş addettiği kişiye nazaran daha çok olanağa sahip olandır. Pietro ise durup bekleyen, geleni her defasında kabul edendir. Kök salma meselesinin ise filmin finalinde ikisi için de çok güç olduğunu görürüz ama bunu söylemeye daha vakit var.

Yine ikisinin çocukluklarına dönelim. Kahvaltı sahnesine… Bruno, Francesca’ya ailesinden bahsederken Pietro’nun Bruno’ya merakını göstermemeye çalıştığı bakışlarına mesela… Orada Bruno henüz bir yabancı onun için. Onu tanımaya, hakkında üçer beşer bilgiler toplamaya çalışması olağan. Kısa zamanda birlikte vakit geçirmekten keyif alacak yakınlığı da kurarlar ama o yakınlık yaz ayları ve Grana’yla sınırlı kalır. Bir sahnede anlatıcı Pietro, Grana’daki günlerin şehre döndükten bir süre sonra çok uzak gelmeye başladığını ve oradaki dünyanın gerçekliğinden bile şüphe duyacak kadar uzaklaştığını söyler. O uzak dünya gibi Bruno’nun da varlığı ve yokluğu müphemdir Pietro’nun yaşamında. Uzaktayken varlığı bile şüpheli olan Bruno’nun, yakında olduğunda ise yeri, Pietro’nun bir ya da birkaç adım arkasıdır. Giovanni’nin arkasından yürüdükleri sahnedeki sıralamaları, kimin as kimin öteki olduğunu resmeder; fakat Giovanni, Bruno’yu herhangi bir nedenle takdir ettiğinde, Bruno o zamana kadar görmediği bir baba figürüyle karşılaşıp Giovanni’nin farklı bir baba olduğunu dile getirdiğinde Pietro’nun önceliğine ilişkin kaygıları artar. Huzursuz olur. Bruno, bu yeni deneyimin yaşamına kattıklarının coşkusunu yaşarken Pietro, babasıyla arkadaşı arasındaki yakınlaşmaya dair duygusunu romanda “Onları orada bir baba-oğul gibi yan yana ve sevinç içinde gördüğüm o an gözlerimin önünden gitmiyordu” sözleriyle açık eder (Cognetti, 2018, s. 62).

Çocukluk dönemi, bu duygularla kapanırken ergenlik dönemi onlara nasıl yaşamlar sunmuştur? Pietro, onları ayıranın ailesinin Bruno’nun eğitimini sürdürme isteği olduğunu söylese de devamında gerçeğin böyle olmadığını farkında olmadan ortaya döker: “Benim yazın yapacak hiçbir şeyim yokken o, babasıyla birlikte şantiyelerde çalışıyordu. Yetişkin hayatı on üç yaşında başlamıştı ama benim… Kim bilir? Genç olmanın ne demek olduğunu öğrenebildiğini sanmıyorum”. Çocukluklarındaki koşulları değişmemiştir. Oysa Bruno’nun başka bir yaşamı olabilirdi, Pietro’nun istemediği. Hemen büyüme mecburiyeti olmayanlardan Pietro, çocukluğu ve gençliği atlayarak direkt büyümek zorunda kalan Bruno’nun hangi koşullara doğup önünde çizilen tek yolda devam etmekten başka şansının pek olmadığını kavrayabilmiştir. Bu idrak, geç de olsa kendi yaşamına dönüp bakmasına vesile olmuştur biraz biraz. Ergenliğini kararsızlıklarla, ne istediğini bilememenin neden olduğu iç ve dış çatışmalarla geçirmiş, babası gibi olmayı reddederken kendisi olmak için bir adım atmamıştır. Bunun az buçuk farkına varmaya başladığında hikâyenin başladığı yere dönecektir on beş yıl sonra. Yetişkinliğinde çıktığı bu yeni yolculukta babasından kalan kayıp rüya ve Bruno’yla bir kez daha kesişen yaşamları iç içe geçecek ve sonunda romanda da önemli bir metafor olan nehrin akışı, ona gerçeği gösterecektir.

Romandaki bölümlemelere benzer biçimde çocukluktan yetişkinliğe doğru evrelerin bölümler halinde verildiği filmin yetişkinlik döneminin anlatıldığı kısmında Pietro’nun babasının ölümü ve ölümünden çok önce Bruno’dan inşa etmesini istediği evi Cognetti, “uzlaşma evi” diye tanımlar. Evet, artık aralarındaki dostluk mu, arkadaşlık mı, adı tam konulamayacak ilişkilerinin başka bir dönemindedirler. Bir kafedeki son karşılaşmalarında havadan sudan bile sohbet edemeyecek kadar birbirlerinden uzaklaşmış olmalarına karşın bu defa konuşabilecekleri ortak bir konu vardır: Pietro’nun babasının mirası. Bu miras, onları geç kaldıkları bir ortak yolculuğa çıkarır. Giovanni’nin istediği arsaya geldiklerinde Bruno, gelecek yaz evi inşa etmek için vakti olduğunu söyler ama Pietro, “gerek yok” diye yanıtlar. Bruno, Giovanni’ye verdiği sözü yinelediğinde ise “Senin paranı kim ödeyecek?” diye sorar. Pietro ne kadar büyüyebilmiştir? Verdiği yanıt, sorusu ve tavrı hâlâ Bruno’yla olan ama Bruno’dan kaynaklanmayan meselesini çözemediğini hissettirir. Bruno çocukluğundaki hesapsız kitapsız tavrını korumuşken Pietro, onun çıkarsız yaklaşımının altında ezilme düşüncesiyle boğuşmaktadır içten içe; ancak o, yokuşa sürdükçe Bruno’nun inatla çözümler sunması, hikâyelerinin ilerleyeceği hattı belirler.

Pietro’nun iç ve dış çatışmaları, içsel bir muhasebeye dönüşmüştür. Onun doğumunda babasının yaşı, onun o anki yaşı, yaptıkları, çokça yapamadıkları… Bir tür aylaklıktan sorgulayan bir düşünce yapısına evrilmesinin elbette anlamı var ama orada kendisine belirlediği başarı ve başarısızlık ölçütleri üzerinden varmak üzere olduğu yerler ne kadar doğru? Örneğin, babası onun yaşındayken evli ve bir çocuk babasıymış ama o değil. Birininki başarı, öbürününki başarısızlık mı? Bu ölçütler, toplumların bireye dayatmalarından ibaret ki “Hayatımın bir kısmı bir erkeğinkine, öbür kısmıysa çocuğunkine benziyordu” tümcesinin altında yatan düşüncede bile bu dayatmaların yansıması var. Büyümenin karşılığı evlenip çoluk çocuğa karışmak değil. Büyümenin karşılığı sorgulamak, yaşamdaki pek çok şeyi ölçüp tartabilmek, tabii ki kendini de, çocukluğundan beri Bruno’ya karşı sinsice içine yerleşmiş o kekre duyguyla yüzleşip o ve benzeri yanlarını törpüleyebilmek, sorumluluk almak ama illaki babası olduğu bir çocuğun sorumluluğunu almak değil, yaşamda sorumluluk üstlenebileceğimiz başka başka durumlar olduğunu idrak etmek. Pietro’nun yine gözden kaçırdığı, bu ve benzeri pek çok şey büyümenin karşılığı. Pietro, babasıyla, Bruno’yla ve dolayısıyla kendisiyle ilgili çözemediği bir temel meselenin başında daha. Meselenin ne olduğunu tespit edebilmiş değil. Tam da bu yüzden çözüme hâlâ uzak.

Yazının girişinde alıntıladığım “onun kayıp rüyasıyla ne yapmam gerekiyordu?” sorusuna “ve benim vermediğim bir sözle” vurgusunu ekler mesela. O evi inşa etme sözünü Giovanni’ye Bruno’nun vermiş olması bir meseledir Pietro için. Babasıyla ilişkisinde Bruno’yu tanıdıkları yazdan beri onun gölgesini görür. Onları görmediği yıllarda ne kadar yakınlaştıklarını, ne çok şey paylaşabildiklerini Francesca’dan öğrendikçe o kekre duygu kendisini tekrar tekrar hatırlatır Pietro’ya. Şehirde yalnız büyüyen bir çocuk olması nedeniyle bir şeyleri ortak yapmaya alışık olmadığını söylemiştir ya bir sahnede büyüdüğü koşullar, birileriyle bir şeyler paylaşmanın – ki bir insanla geçirilecek vakit de buna dâhil – verdiği duygudan, çoğalmaktan hep uzak kalmasına neden olmuştur. Bu uzaklık, Bruno’yla tam bir dostluk kurabilmesinin önündeki en büyük engelken ve onun dostluğuna ihtiyacı da varken bütün bunları kendisine bile itiraf edecek cesareti yoktur hâlâ. Uzlaşma evi, babasının vasiyetini yerine getirmenin yanı sıra yaşamında ilk defa biriyle ortak bir şey yapabildiği için önem taşır buna bağlı olarak. İlk gördüğünde “harabe” dediği yerden Bruno’nun teşvikiyle bir ev, yananlamıyla bir yaşam inşa edebilmek, var olanı harabeye çevirmek yerine yıkılmaya yüz tutan her ne varsa hepsini onarabilmek gibi bir olasılığı da gündeme getirdiği için önemlidir. Evin inşası sırasında aralarında daha önce kurulmayan bir usta – çırak ilişkisi görülmeye başlar. O zamana kadar belki de hiç olmadığı kadar çok sohbet ederler, çok şey paylaşma olanağını yakalarlar.

Sohbet, her anında Pietro cephesinden masumane midir? Bu soruya “evet” yanıtını vermek biraz zor; çünkü Pietro’nun ruhunun derinliklerindeki o sinsi ses, zaman zaman bu sohbette kendisini duyurmuştur. Örneğin, tam Giovanni’den konuşurlarken sözü Bruno’nun babasına getirir. Onun da çetrefilli bir baba – oğul hikâyesi vardır ama Pietro, konuyu neden Bruno’yla babasına getirmiştir? Ortak bir duyguyu paylaşmak, dertleşmek için mi? Bruno’nun canını acıtmak için mi yoksa onun da babasıyla sorunları olduğunu duyarak bir anlamda içini rahatlatmak için mi? Bu sahnenin beraberinde gelen anlatıcı Pietro’nun söyledikleri, soruyu yanıtlamamızı bir nebze kolaylaştırır: “Benim yerime babamla konuşuyordu… Belki kalsaydım bunlar olmazdı ya da belki o anları paylaşırdık” der Pietro. Bruno’yu çocukluklarından beri onun yerini alacak bir tehdit olarak görmüş hep. Elinden alma olasılığı bulunan en önemli yer de babasının yaşamındaki yeri. Yukarıda romandan alıntıladığım “Onları orada bir baba-oğul gibi yan yana ve sevinç içinde gördüğüm o an gözlerimin önünden gitmiyordu” tümcesiyle birlikte değerlendirdiğimizde Bruno’yla girdiği anlamsız rekabet daha çok ortaya çıkar. Bruno’nun pek de ayırdında olmadığı ya da belki umursamadığı bu rekabet, Pietro’nun pek çok şeyi ıskalamasına neden olmuştur aslında. Babasıyla kalsaydı ilerleyen yıllarda aralarında bir paylaşım olur muydu? Bilinmez ama tam o sırada anlatıcı Pietro’nun bilinç akışı tekniğiyle izleyiciye ulaşan tümcelerinden biri, gerçeğe aymaya az da olsa yaklaşmaya başladığını düşündürür: “Hatırlayamayacağım kadar beyhude şeylerle uğraşırken en önemli şeyleri kaçırmışım gibi hissettim”. İç çatışmasının özetidir bu itirafı. Babasıyla aralarında oluşan mesafede Bruno’nun hiçbir payı yoktur. Ezcümle, Pietro’nun Bruno ile ortak yolculuklarındaki hatla da kesişen ama tek başına yürümesi gereken bir yol daha vardır. Grenon’un zirvesine doğru yürüyüş, bunu anlatır.

Romanda Pietro, babasının ormana ve zirveye yüklediği anlamdan bahseder. Orman zirveye ulaşmak için bir araç, zirve ise amaçtır Giovanni için. Peki, zirve ne anlama gelir? Alelade bir hedef midir? Bir gün oğluna “Sence geçmiş, bir daha geçebilir mi?” diye sorar ve zamanla nehir arasında şöyle bir benzerlik kurar: “‘Şurada akan nehri görüyor musun?’ dedi. ‘Diyelim ki su, geçip giden zaman olsun. Durduğumuz yer şimdiki zamansa, sence gelecek neresidir?’” (2018, s. 23). Bu soruya “Gelecek, suyun aktığı yöndür, şu aşağısı yani” diye yanıt veren oğlunu yanlışlar. Pietro’nun doğru yanıtı bulması epey sonra mümkün olur: “Geçmiş nehrin aşağısında, gelecek ise nehrin yukarısındadır”. Giovanni’nin zirve hedefi, geleceğe ulaşma arzusunu ve merakını temsil eder. Oğluyla aralarındaki temel fark da zamanla ilgili dertleridir. Biri yüzünü geleceğe dönmüşken öbürü, babasının onun doğduğu yaşa geldiğinde bile geçmişteki boşluklarını doldurma, geçmişi telafi etmenin peşindedir. Kısacası, meselesi dünledir.

Bruno’yla evin çatısını da yapıp evi tamamladıklarında ikisinde de eksik olan bir tam olma duygusu ilk defa hissedilmiştir ve bu yüzden ilk defa birbirlerine böylesine bir samimiyetle sarıldıklarını görürüz. Çocukluğunda Bruno’nun “Şehre gelmemi ister misin?” sorusunu yanıtsız bırakan Pietro, bu defa “Geri gelecek misin?” sorusuna “Elbette geleceğim evimize” yanıtını verir. Eve yüklediği ortak aidiyet anlamından Bruno’yla ilk defa bir şeyleri paylaşabildiğini, sadece mekânı değil, babasının vasiyeti olması nedeniyle bir anlamda babasını da sakınmadığını duyarız. Pietro “Bu ev ikimize ait” diyerek vurgular bu paylaşımı. Ne var ki Pietro’nun o evden sonra bile orada ya da başka bir yerde kök salması yine de mümkün değildir. Arayışları sürdükçe yeni yolculuklar kaçınılmazdır.

Romana ve filme adını veren sekiz dağ bu aşamada gündeme geldiğinde “Sekiz dağı ve denizi dolaşan mı yoksa Sumeru dağının zirvesine ulaşan mı daha fazla şey öğrenmiş olacak?” sorusunun yanıtında iki karakterden hangisinin nereye karşılık geldiği açıktır. Babasıyla, Bruno’yla ama temelde kendisiyle meselesini çözebilmek için sekiz dağı ve denizi dolaşan Pietro, dünyadaki yerini aradığını dile getirir bir sahnede; fakat sabit bir yer edinemez. Hiçbir yere tam anlamıyla ait olamama durumu, arayışlarını sürdürmek zorunda kalmasının dışında bir gerçekle karşılaşmasına bağlanmak üzeredir. Ortak evlerinden sonra bile “Gelecek yıl tekrar gelir miyim, bilmiyorum” diyerek Bruno’yu da arkasında bırakmaya, aralarında onca yılın sonunda öyle ya da böyle kurulan bir bağı koparmaya hazır olduğunu duyurur tekrar tekrar. Montagine’in “Benim anlattığım dostlukta ruhlar o kadar derinden uyuşmuş, karışmış, kaynaşmıştır ki onları birleştiren dikişi silip süpürmüş ve artık bulamaz olmuşlardır” biçimindeki dostluk tarifinde sözünü ettiği dikişlerden en belirgin olandır uzlaşma evi ve belki de hâlâ bu kerte görünür olduğu ve kaynaşmadığı için taraflardan birinin zahmetsiz bir hamleyle koparabileceği bir ipten ibaret kalmıştır her şey (2011, s.26).

Örneğin Pietro, ayrı oldukları zaman neredeyse hiç haberleşmemelerini “Sanki dostluğumuzun sürdürülmesine gerek yokmuş gibi” diyerek açıklar. Sürdürülmesine gerek duymadıkları bir şey ne olabilir ya da birinin diğerine gereksinim duyduğu anda – Bruno dağ otlağını kaybettiğinde Pietro’ya ilk kez onu yanında istediğini söylediğinde – yan yana olmaları ne anlama gelir? Bruno’yla Pietro’nun arasındaki ilişkiye – arkadaşlık ya da dostluk – ne ad koyarsak koyalım bu ilişki, ne Montaigne’in anlattığı gibi bir dostlukla ne de pek çoğumuzun bugüne kadar olan deneyimlerimizden yola çıkarak yapabileceğimiz dostluk tanımıyla örtüşecektir. Biriciktir, kendine özgüdür, kendi sınırları / sınırsızlığında bazen çok yakın görünen bazen birbirlerini hatırlamayacakları kadar uzak bir deneyimdir. Aralarındaki şeyin dışında kalan ilişkilerin de etkisinin yoğun biçimde görüldüğü bir deneyim. Çocukluğunda çıktığı uzun yolculuğun sonunda vardığı yer neresidir Pietro’nun? “Kendi hikâyenizin başlangıcına dönmenin mümkün olmadığı gibi bazı hayatlarda geri dönemeyeceğiniz dağlar vardır… Sekiz dağın etrafında dolaşmaktan başka çareniz kalmaz benim gibi ilk ve biricik dostunuzu kaybedenlerdenseniz” der büyük bir yüzleşmenin ardından. Babasının vasiyetini yerine getirse de hikâyesinin başına dönüp yarım kalanları onarma olanağı yoktur. Bunu babası daha çocukluğunda fısıldamıştır aslında kulağına. Yazıda daha önce alıntıladığım, Giovanni’nin nehir imgesini kullanarak dikkati çektiği zaman, Herakleitos’a da gönderimde bulunurcasına akan suyun aynı olmadığını söyler herkese. Bu yüzden Pietro, Grana’da nereye giderse gitsin nehrin otuz yıl önceki suyu akıp gitmiştir. Sadece buzullardan çok daha eski bir zamanın taşıyıcısı olan suya denk gelebilir ki bu bile Pietro’nun sekiz dağın ve denizin etrafında dolaşmaktan başka çaresinin olmadığı gerçeğinden bağımsız değildir.

Kaynakça
- Bener, V. O. (2019). “Havva”. Dost Yaşamasız. Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.
- Cognetti, P. (2018). Sekiz Dağ. Çev. Yelda Gürlek. Epsilon Yayınevi: İstanbul.
- Montaigne (2011). Denemeler. Çev. Sabahattin Eyüboğlu. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları: İstanbul.
