Herkesin büyük bir merakla beklediği Gladiator II ülkemizle birlikte tüm dünyada bugün (14 Kasım 2024) vizyona girdi. Biz de yazımızda siz okuyucularımıza önce 2000’de vizyona giren ilk filme değinerek, 24 yıl sonra gelen bu epik filmi ele almaya çalışacağız. Şimdiden iyi okumalar dileriz.
İlk Filmin Etkileri, Devam Filmiyle İlgili İlk Söylentiler ve Sete Giriş
Özellikle 1975’te Jaws ile temelleri atılan, günümüz Hollywood Sineması’nda Blockbuster Dönemi’nin (dev bütçeli, yıldız oyuncu kadrolu epik filmler) bayrak taşıyanlarından biri olan yönetmen Ridley Scott, deyim yerindeyse takvimler 2000 yılını gösterdiğinde Gladiator (Gladyatör) ile sinema dünyasına arzu endam etmişti. Film beş dalda Oscar kazanarak sezonun en sükseli yapımlarından birisi olmasının yanında Hollywood’da epik film yapmaya dair kuralları da yeniden belirlemiş, milenyum sonrası Amerikan Sineması’nın en büyük başyapıtlarından birisi olmuştu. Roma İmparatoru Marcus Aurelius dönemine uzanan film çoğunluğu kurguyla üretilen ancak tarih sahnesine başarıyla yedirilen senaryosuyla da adından başarıyla söz ettirmeyi başarmış, Russell Crowe’u en iyi erkek oyuncu ödülü ile taçlandırarak kariyerinin zirvesine çıkarırken merhum Riley Phoenix’in kardeşi Joaquin Phoenix’i de daha tanınır kılmıştı. Bu filmin ardından Phoenix günümüzde rahatlıkla göreceğimiz üzere adeta muazzam bir kariyer inşa etti ve elbette ilk çivileri de Gladiator ile çakmıştı.

İlk filmin muazzam başarısının ardından aslında Gladiator’e devam filmi günümüzün değil, 2000’lerin başlarının bir tartışmasıydı. 2005-2006 yıllarında Ridley Scott kesinlikle bir devam filmi yapmak istediğini açıklamıştı. Özellikle ilk filmin yapım şirketi DreamWorks de bu konuda Scott’a baskı yapıyor, hatta Crowe’un yeniden başrolde olduğu bir senaryo yazması konusunda ısrar ediyorlardı ancak Maximus’un sonu filmde çok net bir şekilde verildiğinden bu proje bir türlü gerçekleşemedi. 2010’ların sonlarıyla birlikte film yeniden konuşulmaya başlandı ve Scott’ın özellikle Alien serisine 1979’dan yıllar sonra 2010’larda geri dönmesiyle aynı şeyi Gladiator için de yapabileceği çokça tartışıldı. Ve en nihayetinde günümüze yaklaştığımızda filmin çekileceği sonunda açıklandı ve Paul Mescal, Pedro Pascal, Connie Nielsen ve Denzel Washington’lı son derece iddialı bir kadroyla start verildi.

Gladiator II
Filmin konusuna kısaca değinerek başlayalım: Maximus ile Commodus’un ölümlerinden 16 yıl sonra Roma’da sular durulmamaktadır. Tahtın kan bakımından tek gerçek varisi Lucius (Paul Mescal) olaydan hemen sonra ortadan kaybolmuş, onun boşluğunda tahta çıkan ikiz kardeşler Geta (Joseph Quinn) ve Caracalla (Fred Hechinger) bitmek bilmeyen hırsları ve kibirleriyle imparatorluğu kanlı bir çöküşe sürüklemekteyken halk ve senato da mevcut durumdan çıkış yolu olarak yeni bir kahraman arayışına girmiştir. Bu kahraman ise hiç beklenmeyen bir yerden ortaya çıkacak ve imparatorluğun kaderini değiştirecektir.

Gladyatör II’nin en büyük şanssızlığının muazzam bir ilk filmin devamı olduğu kanaatindeyim. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın bazı filmlere hiç dokunmamak gerektiği burada ortaya çıkıyor gibi. Film kesinlikle akıcı, keyifli bir seyir zevki sunarken senaryosundaki sadelik ve kolay tahmin edilebilirlik ciddi anlamda bir çuval inciri berbat ediyor. Paul Mescal filmde de çokça kez adını andığı gibi Maximus’un yani Russell Crowe’un gölgesinin yanına dahi yaklaşamazken ikiz kral karakterler Geta ile Caracalla filme adeta parodi havası katacak derece kötü oyunculuklarıyla göründükleri sahnelerde gülmemize neden oluyorlar. Son derece cringe gözüken oyunculukları yer yer Denzel Washington ayağa kaldırırken ilk filmin resmen ışıldayan oyuncularından Connie Nielsen de kariyerindeki duraklamanın verdiği etkiyle bu filmde ortalama bir oyunculuk sergiliyor.

Oyunculuklar haricinde filme baktığımızda muazzam kostümler, aynı mükemmellikte sanat yönetimi ve atmosfer yaratılmışken senaryodaki zayıflık bir türlü seyircinin gözünden kaçamıyor, törpülenemiyor. Öyle ki bir noktadan sonra ilk filme o kadar çok referans verilip gönderme yapılıyor ki bunlar ilk başta seyirciyi duygusallaştırmayı başarırken aşırı tekrara düştüğünde ise artık herhangi bir duygusal yükselmeye neden olamıyor. Buralarda Scott’ın bu referansların çokluğundan ötürü filmin senaryosunu adeta unuttuğu söylenebilir. Paul Mescal’ın bağırışları, verdiği tepkiler çok fazla Maximus kokuyor ve bu yüzden de maalesef ondan ayrı bir karakter olarak onun hakkında özgün düşünmemizi engelliyor.

Buna rağmen Scott belki de sonlara doğru senaryodaki zayıflığın farkına varmış olacak ki özellikle Denzel Washington’un Macrinus’unu öne çıkartarak onu gözü kara bir Makyavelist villain’a dönüştürüyor. Bu hamle bir nebze de olsa ilk filmle bire bir aynı ilerleyen senaryo matematiğinin sonlara doğru olumlu anlamda biraz daha değişebilmesinin önünü açarken ilk filmdeki karakterlere benzer tonla karakterin bulunduğu ikinci filmde Washington’ın Macrinus’u en azından merhum Oliver Reed’in Proximo’su olmaktan son anda kurtuluyor. Bu filmde yer almayan Russell Crowe’un ise yer yer flashback’lerle görünmesi elbette seyircide duygusal bir tebessüm yaratırken hem ilk filmin ihtişamının seyirci nezdinde hatırlanmasını sağlıyor, hem de 24 yıl sonra gelen bu devam filminin ne yapılırsa yapılsın geride kalacağının bir göstergesi oluyor.

Başlıktaki mesele de aslında tam olarak burada ortaya çıkıyor diyebiliriz. İlk filmde de, bu filmde de sık sık atıf yapılan, Marcus Aurelius’un hayali olan onurlu, hür ve özgür Roma hayalinin adeta fısıldanarak konuşulmasıyla ortaya çıkan ilk film Ridley Scott’ın muazzam dehasıyla tüm zamanların en büyük epik filmlerinden birisine dönüşmüştü. Ondan 24 yıl sonra 2000’den bugüne dek adeta fısıldanarak konuşulmaya başlanıp sonunda çekilen Gladiator 2 ise aynı Ridley Scott’ın sadece “en sonunda” yapmış olduğu, en azından kendi içinde ukde kalmamasını sağlayacak, güzel ve keyifli bir seyirlik.

