13. Paris Fantastik Film Festivali Yaklaşırken Geçen Yılın PIFFF’ine Toplu Bir Bakış

Geçen yıl hem MadMovies Ödülü jüri üyesi olduğum hem de basın olarak film seçkisini takip etme şansı yakaladığım PIFFF’in (Paris Uluslararası Fantastik Film Festivali) bu seneki programını beklerken geçtiğimiz sene bizce öne çıkan ve favori listemize aldığımız filmleri sizlerle kısaca paylaşmak istedik. Festival programına dahil edilen ve genellikle türler arası geçişler yapan filmler kimi zaman birbirlerinden farklı düzlemlerde sert bir şekilde ayrılsalar da, tür bağlamında denklemin bir yerinde tekrar buluşuyorlar. Keyifli okumalar!

Last Straw (2023)

Alan Scott Neal yönetmenliğinde karşımıza çıkan Last Straw, bir yandan tamamen dağınık bir zihnin dayanıklılığını tartmaya çalışan, bir yandan da 2000’lerin klişeleşmiş korku algısıyla oynayan bir film. Çekim tekniği olarak yönetmen daha çok uzak çekimleri tercih ederken, karakterlerine yaklaşımı daha çok psikolojik yönde oluyor. Bu şekilde kimi sekanslar izleyicinin de kendi deneyimleri doğrultusunda ilişki kurabileceği tarzda inşa edilmiş. Bireyin daha çok duygusal halini hedef alan filmin dinamiği çoğunlukla tek bir karakter üzerine toplanmış bir şekilde yansıma yapıyor. Bu da uzak çekimlerle ana karakteri kendi izolasyonunda yalnız bırakmayı hedeflerken, diğer yandan bireyin toplumsal konumundaki kimliğine da odaklanıyor. Tüm bu yansımalar gerilim türü etrafında şekillendiği için kullanılan temaların kimi zaman güçsüz bir şekilde karşılık bulması muhtemel.

River (2023)

Geçtiğimiz yıl birçok festivalde kendisini gösteren filmlerin genel havasına zaman teması hakimdi. Junta Yamaguchi tarafından yönetilen River (Ribâ, nagarenaide yo) da kuşkusuz bunlardan biri oldu. Sürekli aynı zaman dilimi etrafında dönüp dolaşan karakterlerin birbirlerini kovaladıkları filmin akışı genel olarak tekrarlara dayanıyor. Bu bağlamda kendisini tekrar eden her bir sekans, bir önceki sekansı kovalayarak kompozisyonun üzerine yeni bir ton eklemeye çalışıyor. Her ne kadar kimi anlar bu türden bir kullanım filmi boğucu bir atmosferin içerisine doğru sürüklese de teması gereği River, denenmeye açık bir film.

Halfway Home (2022)

Tamamen fantastik türe hizmet eden, Isti Madarász tarafından yönetilen Halfway Home, 2022 yapımı olmasına rağmen adını piyasada pek de duyurabilmiş değil ancak kurgusu ve çekim teknikleri açısından şans verilmesi gereken bir film. Sinematografisiyle beraber ana karakterlerinin üzerine inşa edilen duygusal tonlamanın doğası fantastik olanın sınırlarında tam anlamıyla dans ederken kimi zaman filmin atmosferi herhangi bir anime filminden fırlamış gibi karşımıza çıkabiliyor. Karakterleri üzerinden iç anlatım biçimi yakalamaya çalışan Isti Madarász, bireylerin birbirleriyle ve geçmişleriyle olan bağlantılarını “yüzleşme” haliyle buluşturuyor. Karakterler arası tasvir edilen kültürel nüanslar ve bireylerin toplumsal kimliği üzerinden inşa edilen anlatım fantastik türle birleşince özgün bir dışavurum yakalıyor.

Moon Garden (2022) – Ayrıntılı inceleme

Görsel dünyası tam anlamıyla 1990’ların estetiğini taşıyan, Ryan Stevens Harris’in yönetmiş olduğu Moon Garden, fantastik dünyaya açılan ufak bir kayığın üzerine izleyicilerini davet ediyor. Film boyunca bizi esrarengiz bir gezintiye çıkaran Moon Garden, bazen fantastik dozunu arttırıp kendi görsel sınırlarını zorlarken kimi zaman da bu zorlamanın ortaya çıkarmış olduğu rüyamsı atmosferde sıkışıp kalıyor. Buna rağmen sinematografisi ve kurgusunda kullanılan atmosferik tasarımın yaratmış olduğu kendisine özgü hal, seyir keyfini arttırıyor. Kabul etmenin evrensel iyileştiriciliğine de göndermede bulunan film bu gibi yönlerden didaktik dışavurumlar da barındırıyor.

Late Night With The Devil (2023)

Cameron Cairnes ve Colin Cairnes elinden çıkma Late Night With The Devil, sekansları arasındaki akış boyunca uğursuz bir gerilimin kucağına kendinizi usulca bıraktığınız, masum ve eğlenceli görünümünün altında alışılmadık tonda bir atmosfer yaratıyor. Film, bu atmosferini kullanırken bir yandan karanlık mizah anlayışından ödün vermezken diğer yandan gerilim dengesini tutmaya çalışıyor. Filmin arka plan olarak kullandığı “talk show” yapısı, umulmadık gerilim anlarının üzerine cila çekerken senaryonun akışı sürekli olarak dördüncü duvarı kırıyor. 70’lerde geçen bir paranoyanın izini takip eden film, satanizm, ayin yapma ve politik olayların bir toplamını kendi stili haline getiriyor. Bu şekilde açığa çıkan paranoya dışavurumu ise filmi ayakta tutabiliyor.

Humanist Vampire Seeking Consenting Suicidal Person (2023)

Let the Right One In (2008), tarzında bir anlatım biçimine sahip olan Humanist Vampire Seeking Consenting Suicidal Person (Hümanist Vampir İntihara Meyilli Kişiyi Arıyor) izleyiciyi bir dizi vampir romantik anlatısıyla baş başa bırakıyor. Ariane Louis-Seize yönetmenliğindeki film, doğuştan gelen karanlık bir doğanın her anına bizi tanık etmeye hazır. Kimi sekanslar filmi, gerilim yerine doğrudan eğlenceli bir atmosfere sokarken diğer yandan karakterlerin mizahi gelişimine izin veriyor. Bir anlamda fantastik öğelerin toplamından bir büyüme hikâyesini de kendi içinde besleyen Humanist Vampire Seeking Consenting Suicidal Person, klasik anlamda vampir olmanın en ilkel haline hayranlıkla bakan bir peri masalı biçiminde kendisini sunuyor. Şiddetin belli başlı çeşitlerini kendi içerisinde filtreleyen ve bundan karakterlerine kırmızı tonda kokteyl hazırlayan film, gerilimden ziyade yansıtmış olduğu komedi tonunu her zaman koruyor.

Vermines (2023) – Ayrıntılı inceleme

Festivalin en dikkat çekici filmlerinden biri olan Vermines (Infested), Sébastien Vanicek’in türüne göre kendisini daha ilk dakikalarda fark ettiren, dışavurumcu filmi. Özellikle örümceklere karşı fobisi olanların uzak durması gereken Vermines, hem mekân tasarımı hem gizli özne olarak kullandığı politik yapısıyla dikkat çekici bir gerilime sahip. Avrupa festivalleri dışında büyük bir yankı getirmemiş olsa da özellikle türünün tüm dinamiklerine sahip olan film, elindeki tüm malzemelerden etkin bir şekilde korku hali yaratarak en başından beri yaratmış olduğu heyecan etkisini filmin sonuna değin izleyicinin omuzlarına bırakıyor. Toplumsal sorunlar ve kişisel travmalardan ortaya büyük bir tablo çıkaran Vanicek, sıradan gibi gözükebilecek örümcek istilasını bir metafor olarak kullanıp toplumun hor görülen kesimini merkezine alıyor.

Godzilla Minus One (2023) – Ayrıntılı inceleme

Takashi Yamazaki’nin Godzilla Minus One’ı festivalin en farklı auraya sahip filmi olarak karşımıza çıkıyor. Film, hem bu zamana değin sahip olduğu mirasının yapısını koruyor hem de görsel anlamda izleyiciyi boğmayan sekanslara dikkat çekiyor. Her ne kadar film, festival dahilinde gösterim hakkına sahip olmuş olsa da festival sonrası çok uzun bir süre bu filmin sinema salonlarında yer almaması filme dair merakı doruğuna çıkarmıştı. Godzilla Minus One, hem siyah beyaz hem de renkli versiyonuyla sinema listelerinde yukarılarda yerini alarak izleyiciye iki yönlü bir seyir keyfi sunmayı hedefledi. Bu şekilde filmin görsel düzlemi, içeriğindeki dram etkisiyle kimi zaman kendisine genişleyebilecek alanlar açarken aynı zamanda da Godzilla mirasına bir başka etkili dokunuş eklemiş oldu.

Dream Scenario (2023) – Ayrıntılı inceleme

Kristoffer Borgli’nin hem içerik hem de görsel olarak yaratıcı bir anlatım sunduğu Dream Scenario, izleyiciyi en alışık olmadığı ve en istenmeyen rüya atmosferinin içerisine yerleştiriyor. Bu şekilde kimi zaman içerik fantastik ve bilim kurgunun kıyılarına dokunur gibi olurken kimi zaman ise absürt kara komedinin kapısını çalıyor. Her halükârda türler arası gezinti halinde olan Dream Scenario, kendi sıradışı atmosferine hiçbir türün ağırlığını yerleştirmiyor. Tamamen rüya atmosferi içerisinde geçen filmi, absürt komedi rafına delicesine çıkaran ise Nicolas Cage oluyor. Bu şekilde filmin kendi tarzında dönüp duran mizah anlayışı bilindik türlerin alışıldık hikâyelerini rahatlıkla kendi ardına yerleştirebiliyor. Kolektif travma bütünü tüm çıplaklığıyla ortaya seren Dream Scenario, akıllı oynayan değil akıllı olanı iyi taklit edebilme niteliğine sahip bol hicivli bir yapım.

Marquis (1989)

Senaryo koltuğunda Roland Topor, Henri Xhonneux ve Marquis de Sade (kaynak metin) gibi baba isimleri bir araya getiren 1989 yapımı, Henri Xhonneux’nün elinden çıkma Marquis, tüm sınırlarını zorlayan, anlatımını hicvin en tepesine çıkaran bir film. Özellikle sinema tarihi içinde kendisine altından bir koltuk edinmiş olan filmin anlatım akışı olabilecek en sakin şekilde ilerlerken içerik olarak sert dokunuşlara sahip olmasıyla yakalamış olduğu zıtlık zengin bir seyir atmosferi yaratıyor. Bir kukla gösterisi sayabileceğimiz ortamın durmadan yaymış olduğu “yetişkinler” için iğneleyici yapısı filmin sonuna değin ara vermeden en derin bir biçimde kendisini yansıtıyor. Sodomik oyunlar ve fanteziler etrafında şekillenen filmin akışı kesinlikle festivalin en klasik ve dikkat çekici filmleri arasında yer aldı.

Geçtiğimiz yıl hem jüri hem de basın olarak takip ettiğimiz festivalde gözümüze çarpan bu filmlerin, festivalin bu yılki edisyonunda daha da katlanarak seyir keyfimizi besleyeceğine eminiz. Şu günlerde PIFFF’in2024 edisyonunu beklerken listemizdeki filmlerden dikkatinizi çekebilecek herhangi birine göz atarak festivalin genel tonunu tahmin edebilirsiniz. Dial M for Movie olarak keyifli seyirler dileriz.

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın