1971 yapımı kült drug-movie’lerden olan The Panic In Needle Park ile tanınan, aynı zamanda o filmle tüm dünyaya Al Pacino’yu başrolde ilk kez tanıtan fotoğrafçılık kökenli yönetmen Jerry Schatzberg’in yönettiği Scarecrow (Korkuluk, 1973) birbirini hiç tanımayan ama birbirlerine de mecbur gibi görünen iki insanın dokunaklı öyküsünü anlatıyor. Gene Hackman ile Al Pacino ikilisinin başrolde döktürdüğü Scarecrow’un çözümlemesini bu yazımızda siz okuyucularımıza aktarmaya çalışacağız. Şimdiden iyi okumalar dileriz.

Scarecrow başından sonuna aslında bir yön bulma, birey olmayı başarabilme ve kabaca bir baltaya sap olma hikayesi diyebileceğimiz kült bir yol filmi. Öylesine sade, gösterişsiz ve süssüz olmasına karşın yerli yerinde kullanılan metaforları, güçlü detaylarıyla sosyolojik açıdan son derece zengin bir film. Daha ilk kadrajından itibaren bizlere sonsuzca uzanan, tozun dumana katıldığı bir yol gösteren Scarecrow, birbirini tanımayan iki insanın birbirlerini bulmasıyla başlıyor. Geçtiğimiz Şubat ayında (2025) aramızdan ayrılan usta oyuncu Gene Hackman’ın canlandırdığı eski hükümlü Max ile henüz görmediği çocuğuna masa lambası alan genç Lion’ın (Al Pacino) karşılaşmaları birazdan daha detaylı anlatacağımız üzere dönemin Amerikan toplumuna dair çok şey söylerken jenerasyon karşılaştırması olarak da okunabilecek bir dostluk başlangıcı olarak okunabilir.

Film özellikle daha başlarından itibaren bu iki ana karakteri bizlere eksiksiz biçimde tanıtıyor. Max yaş olarak Lion’dan hayli büyük, giydiği giysiler düzensiz, son derece dağınık ve üst üste giyilmiş. Film boyunca yanında taşıyacağı çantası sayesinde çevresinde belli bir gizem yaratabilmesine karşın aslında hiçbir şeyi bir türlü başaramayan, hapisten çıktıktan sonra da içine düştüğü yabancılık nedeniyle tarifsiz bir öfkeye sahipken Lion ise Max’e göre hayata, dünyaya çok daha olumlu bakan, son derece muzip, komik ve arkadaş canlısı ama en çok da insan sarrafı diyebileceğimiz bir karakter. Max’i üst üste giymiş olduğu birbirinden absürt giysileriyle tanımlayabiliyorsak Lion’ın bu anlamdaki en güçlü metaforu ise yanından ayırmadığı, yol esnasında sabit durulan bir yerde devamlı olarak sıkı sıkıya sarıldığı özenle sarılmış olan hediye paketi.

Max’in üst üste giydiği tişört, gömlek ve kazakları onun geçmişine ışık tutuyor, birbirinden farklı yollardan geçtiğini, yaşadıklarından ötürü kendine dair bir karakter yaratamamış olmasından ötürü bir benlik karmaşası yaşadığını görüyoruz. Lion’ın görmediği çocuğuna aldığı masa lambasının sarılı olduğu hediye paketi ise bembeyaz rengiyle Lion’ın saf ve iyi kalbini sembolize ederken onun gençliğiyle daha bu dünyaya dair neredeyse hiçbir şey bilmediğini, kendisinin de birkaç sahnede söylediği ve ispat edeceği üzere genel olarak insanları güldürmeyi çok sevdiğini görüyoruz.

Yola çıktıklarında ise kendileri için birçok kırılma noktası yaşanıyor. Birlikte çektikleri otostoplar ile bambaşka insanlarla tanıştıklarında hepsinin kaldıkları evlerin, yolculuk ettikleri arabaların birer karmaşa içinde olduğu, genel olarak çok fazla dağınıklık olduğunu görüyoruz. Filmin sosyolojik anlamda en zengin kısmı ise buralarda yatıyor. ’68 rüzgarının tüm kuvvetiyle hissedilmiş olduğu 1970’lerin başlarında ne olduğunu, ne olacağını, ne olmak istediğini bilmek isteyen koca bir topluma ayna tutan bu sahneler filmin en önemli sekansları olarak akıllarda kalıyor. Son olarak Max’in hapse girmeden önce tanıdığı kadın arkadaşı Coley’nin (Dorothy Tristan) evi de tam olarak bu durumda. Eşyaların etrafa saçıldığı, bahçesinde beyaz eşyaların bulunduğu evde tamire girişmeleri gerektiğini anladıklarında Coley’nin genç, son derece içten ve saf ev arkadaşı Frenchy (Ann Wedgeworth) ile tanışıyoruz. Frenchy duygusal anlamda Max’e fazlasıyla yanaşırken onun görünüş olarak olgunluğuna ve göreceli sertliğine hayran kalıyor. Yani yaşadığı bilinmezliğin içinde güçlü, uzun boylu bir ‘erkeğe’ gönlünü kaptırarak kendince geleceğini güvence altına aldığını zannediyor. Lion ise yol boyunca bu insanların hepsini tartmaya çalışıyor, herkesle iyi anlaşıyor ve onları hep güldürüyor. Lion’ın bu yapısı bir noktadan sonra Max’in kendi içinde tuttuğu, adeta sakladığı kilitli kapıları açmasını da sağlarken bu arada Lion’ın gerçek dünyayla tanışarak kaçınılmaz katarsisini yaşamasına acı bir şekilde şahit oluyoruz.

Aşağıdaki 2 paragraf, filmin sonunu açık etmektedir!
Anlamsızca bir kavga yüzünden düştükleri hapishanede Lion’ın yaşadığı süreç onun için çok büyük ve ani bir kırılma oluştururken Max için ise gerçek dostunun kim olduğunu anlamasını ve ona sıkı sıkıya sarılmasını sağlıyor. Hapishane sonrasında Lion bir nevi Max’in filmin başındaki haline bürünürken Max ise Lion’a dönüşüyor. İçinde tuttuğu neşesini serbest bırakarak bar ortamında, kalabalık ve hiç tanımadığı insanların içerisinde giymiş olduğu giysilerini çıkartarak kendi dönüşümünü tam anlamıyla eksiksiz bir şekilde tamamlayan Max yepyeni bir karaktere bürünerek kendisini geleceğe hazırlıyor. Bu arada Lion ise yaşama amacının kaybının şokuyla artık kendisine dair hiçbir ışık görmüyor, çocuğuna aldığı lambayı da ardında bırakarak artık nedensizce ve duygusuz biçimde gerçek bir kaybedene dönüşerek büyük bir kriz geçiriyor.

Bütün bunların sonucu olarak sona geldiğimizde herkesin önünde koca bir yolun olduğunu görüyoruz. Max, tek gerçek dostu Lion için parasını almaya yola çıkarken film boyunca merak edilen ayakkabısının içinden gizli zulasını çıkararak bilet parasını denkleştirdiğinde hapisten çıktıktan sonra mustarip olduğu güven sorununu aşıyor, başka birisi için fedakarlık yapıyor ve empati kurmayı öğreniyor. Lion ise kendisi için adeta yaşama sebebi diyebileceğimiz, içinde lamba olan hediye paketini geride bıraktığında yaşadığı kriz nedeniyle süresiz bir şoka giriyor, hastanede hareket edemeyecek şekilde kalıyor. Onunla ilgili hayli karamsar düşünebileceğimiz final Max için ise uzun ancak ışıklı bir yol olarak görünüyor. Finalde ikisinin kalmış olması ise Max’in Lion için varını yoğunu ortaya koyacağının ispatı olarak bize göründüğünden filmden tatlı bir tebessümle ayrılıyoruz.

