Herkese merhabalar. Bu yazımızda siz okuyucularımıza Blood Diamond (Kanlı Elmas, 2006) ile tanınan yönetmen Edward Zwick’in kariyer filmlerinden olan The Last Samurai (Son Samuray, 2003) yapıtının analizini yapmaya çalışacağız. Dönem filmi olmasından mütevellit tarihsel, siyasi-politik arka plan gibi durumlara da mümkün olduğunda değineceğimiz yazımız spoiler da içereceğinden filmi izlemeyenlerin yazıyı es geçmelerini tavsiye eder, filmi izlemiş okurlarımıza ise keyifli okumalar dileriz.
KONU: Amerikan İç Savaşı’nda savaşmış olan Yüzbaşı Nathan Algren (Tom Cruise), savaşta yaşanan Kızılderili Katliamları’nın sorumlularından olduğu için büyük acılar çekmekte, kabuslar görmektedir. Hayatını da savaştaki “kahramanlıklarını” anlatarak kazanmaktadır. Bir gün Japonya’dan gelen bir teklifle modern Japon Ordusu’nun eğitmenliği görevini üstlenir. Bu görev Algren’in hayatında çok büyük bir dönüm noktası olacaktır.
Edward Zwick’in The Last Samurai filmi birçok siyasi alt metin barındırmasının yanında Amerikan tarihine dair de eleştiriler içeren, Meiji Restorasyonunu arka planına alırken katliamların meşrulaştırılması hakkında, dolayısıyla kendini kaybetmiş, yönünü bulmayı arayan bir yüzbaşı üzerinden de insana dair, gelişmekte olan kapitalizme dair oldukça fazla şey söyleyen bir yapım.

“Daha iyi mekanik eğlenceler ve ticari fırsatlar için can verenler adına teşekkür ederim”.
Ana karakter Nathan Algren’in (Tom Cruise) bu can alıcı cümlesi 1876 San Fransisco’sunda söylenmiş olmasına rağmen günümüzde halen doğruluğunu korumaktadır. Yayılmacı emperyalizmin ana sistemi olan kapitalizmde ülke fark etmeksizin bölgenin cesur ve genç evlatları her daim ‘kahraman’ olmak için canlarını feda ederler. Halbuki uğruna canlarını feda ettikleri şey modern kapitalizmin, neo-liberal politikaların ihtiyaç duyduğu ortamdır. Nathan Algren de Sanayi Devrimi sonrası dünyasına ayak uyduramamış olmasıyla birlikte İç Savaş’taki Kızılderili Katliamlarını, hatta kendi birliğinin direkt silahsız sivilleri katletmesini hazmedememiş ve kendini alkolizmin sonsuz sularına bırakarak fuarlarda savaş hikayeleri anlatmayı seçmiştir. Aslında seçmiş olduğu bu meslek ile sadece egosunu tatmin ediyor gibi gözükmekte olmasına karşın gerçek hiç de öyle değildir. Algren bitmek bilmeyen bir arayış içindedir ancak hepsinden fazla istediği şey huzurlu ve son derece onurlu bir hayat ve ölümdür. İşte İmparator Meiji’nin (Shichinosuke Nakamura) yardımcısı Omura’dan (Masato Harada) aldığı son derece cömert iş teklifi ona bu istediğini verecek yolu açacaktır.

Nathan Japonya’ya yolculuğu sırasında günlük tutmaya başlar. Bu esnada kabuslarını görmeye de devam etmektedir. Aynı zamanda bizler de 1868 Meiji Restorasyonu sonrasında hızla Batılılaşmaya, modern kapitalizme uyum sağlamaya çalışan, modernleşen Japonya’yı, Japon halkını görürüz. Her daim kapitalizmin simgesi olarak görülmüş olan demiryollarına da vurgu yapan film kapitalizmle demiryolları arasındaki bağı son derece iyi kurar. Omura’nın da dediği gibi “demiryolu bu ülke için öncelikli konumdadır”. Bu elbette modern kapitalist dünyada herhangi bir ülkeye rahatlıkla uyarlanabilecek bir sözdür. 19. Yüzyılın sonundaki modernleşme yarışındaki Japonya, Amerika ile Fransa’yı takip etmekte ve bu iki ülkeyi taklit etmektedir. Filmde de birkaç sahnede görüleceği üzere ABD Japonya Elçisi birkaç yerde Omura ile mevcut durumu tartışmakta ve fikir alışverişleri yapmaktadırlar. Elçi, bir noktada artık hızlanmaları konusunda Omura’yı uyarmaktan da geri durmaz. İnsani duyguların, hislerin, geleneklerin bir değeri yoktur. Önemli olan tek şey modernleşme, daha doğru deyişle kapitalistleşme yarışıdır.

Samuray Lideri Katsumoto’nun (Ken Watanabe) demiryoluna saldırısı sonrasında püskürtülmesi için görevlendirilen Algren ve birlikleri Samuraylar karşısında büyük bir yenilgiye uğrar ve Algren de Samuraylara esir düşer. İşte buradan sonra artık her şey bambaşka bir noktaya evrilecektir. Katsumoto’nun gelini Taka’nın (Koyuki) evinde misafir edilen Algren için burası aslında bir hapishanedir. Önce bir alışma süreci başlar, alkolizmden arınma da bunun ilk ve en ciddi adımı olacaktır. Taka ve ailesi elbette Algren’i hapishane şartlarında misafir etmemekte, tam tersine ona çok iyi davranmaktadırlar ancak Algren İç Savaş sonrası kendisi için hak ettiği, yaşaması gerektiğini düşündüğü ancak yaşamadığı hapishane hayatını bu evde bir süre yaşar. Oldukça zor bir süreci başarıyla atlattıktan sonra da bu kendisine son derece yabancı halka, geleneklerine kendisini bırakır.

Samuray hayat tarzının genelini ifade eden Bushido olgusu, Nathan’ın yeni hayatının merkezine yerleşir ve tamamen buna uygun yaşamaya başlar. İnsanlara, geleneklerine değer vermeye, ama her şeyden öte kendisini de sevmeye başlar. Uzun zamandır unuttuğu duyguları burada hatırlar ve onurlu bir yaşam sürmenin yolunun bu devirde Samuray olmaktan geçtiği kanısına varır. Öte yandan Katsumoto ile de son derece ilginç bir ilişki geliştirir. Aslında esir düştüğü çatışmada Katsumoto’nun kayınbiraderini, dolayısıyla evinde kaldığı Taka’nın eşini öldürmüştür ve bu insanlardan gördüğü bu misafirperverlik, Batı modernizmine, modern kapitalizme ve aslında genel olarak Amerikan yaşam tarzına müthiş bir tezat oluşturur. Bu sebeple Nathan arayışını devam ettirir. Bu arayışında Katsumoto’nun şu sözleri kendisi için motto olacaktır:
“Kusursuz çiçek nadir bir şeydir. Bütün hayatını bundan bir tane görmek için harcasan bile hayatın boşa gitmiş sayılmaz”.

İşte bu kusursuz çiçek arayışı aslında Nathan’ın kendi içsel arayışının bir metaforuna dönüşerek onun da bu yeni hayatındaki güzelliklere kalbini açmasını sağlar. Kızışmakta olan çatışmalar ve bağıra bağıra gelmekte olan son savaş ise artık Nathan’ın karakter dönüşümünün tamamlanmasındaki soslar olur. Katsumoto artık kendisinin dünyadaki hayatını kesin olarak tamamladığını düşünerek harakiri yaparak huzura erer. Harakiriyi Nathan Algren’e yaptırmasıyla da kendi ruhunun bir nevi Algren’de yeniden yeşermesinin önünü açar. Finale geldiğimizde artık Japon Modernleşmesinin önünde bir ‘engel’ kalmamış, Samuraylar tamamen tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini almışlardır.

İmparator Meiji: Bana nasıl öldüğünü anlat.
Nathan Algren: Size nasıl yaşadığını anlatacağım.
Yukarıda Nathan ile İmparator Meiji arasında geçen bu diyalog son derece çarpıcıdır. Bir yandan aynı sahnede Meiji Amerikan Büyükelçisini kapı dışarı edip gelenekselliği, tarihi, geçmişi reddedemeyeceklerinin altını çizerek Katsumoto’yu onurlandırır hem de artık onun dünyasının da tarihteki yerini aldığını tam olarak algılar. Film boyunca İmparator, Omura’nın yanında son derece pasif ve etkisiz bir karakter gibi resmedilmişken finalde ise ipleri eline almış ve Omura’ya da haddini bildirmiştir.

İşte bu nedenle Nathan İmparator Meiji’nin karşısına Samuray kıyafetiyle değil Amerikan ordusundan kalma modern kıyafetiyle çıkar, elinde Katsumoto’nun kılıcını tutmaktadır. Yani Son Samuray Nathan Algren değil Katsumoto’dur. Nathan’ın hayatta kalması modernleşen dünyada asla kaybolmayacak olan geleneksel, tasavvufi hayatın bir yansıması olarak kalacaktır. Finaldeki cümlelerde de görüleceği üzere aslında Nathan’a ne olduğu da tam belli değildir. Belki Katsumoto’nun köyüne dönüp Taka ile kavuşmuşlardır, – ki Edward Zwick’in bize gösterdiği final budur – belki de aldığı yaralardan ötürü ölmüştür. Kesin olan bir şey vardır ki o artık toprağa gömülmüş gelenekselliğin dünyadaki yansıması, belki de yanılsamasıdır. En azından yönetmen Zwick belli ki seyircide bunun bir tür belirsizlik, yanılsama etkisi bırakmasını istemiştir ki bu muğlaklık da hiç kuşkusuz filme çok yakışmıştır.

Tüm bunların ışığında The Last Samurai’yı bu kadar unutulmaz kılan en büyük yön elbette Hans Zimmer’ın her zamanki kusursuz müzikleri. The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) ile çoktan efsaneler arasına girmiş olan John Toll’un olağanüstü sinematografisi, Nathan Algren’in içsel çatışmalarını, pişmanlıklarını, hayatla, dünyayla olan kavgasını bu kadar etkileyici şekilde, filmle paralel olarak aktaran Victor Du Bois & Scott ikilisinin kurgudaki başarısını da es geçmemek gerekiyor. Ve elbette senaryo. John Logan, Edward Zwick, Marshall Herskovitz üçlüsünün başarılı senaryosu aslında klasik Amerikan propagandası gibi görünürken son derece eleştirel ve cesur bir dil içeriyor. Japonya tarihinin en önemli dönemlerine ışık tutarken Amerikalı ana karakteri aracılığıyla da Amerikan tarihiyle de bir muhasebeye, hesaplaşmaya girilmesinin önünü açıyor. Nathan ile Samurayların bu paralel hikayesi özünde yolunu bulmaya çalışan, bulmak için de görmesi, geçirmesi ve bunlar aracılığıyla dönüşmesi gerekenin yine insanın kendisi olduğunu bizlere hatırlatan oldukça evrensel bir hikâye olarak akıllarda yer ediyor.

