DK Welchman ile Hugh Welchman’ın Paletindeki VAN GOGH: LOVING VINCENT

DK Welchman ile Hugh Welchman’ın yönetmenliğini üstlendikleri ikinci filmleri The Peasants (2023), anlatının mevsimlere göre epizotlara ayrıldığı bir yapıya sahiptir. Geçtiğimiz yıl bu film üzerine yayımlanan yazımda [i] bu epizotları Vivaldi’nin Dört Mevsim adlı yapıtındaki konçertoların tempo sıralamasıyla ilişkilendirerek incelemiştim. Doroa Kabiela Welchman ile Hugh Welchman’ın yine animasyon türündeki, 2017 yapımı filmleri Loving Vincent’ta da zaman, önemli bir anlatı öğesi olarak karşımıza çıkar; ancak bu kez geri dönüşlerle kurgulanan yapı, Armand (Douglas Booth) adlı başkarakterin baştan sona izlediğimiz yolculuğu etrafında biçimlenir. Elbette her anlatı, karakterin temel ya da mecaz anlamda çıktığı bir yolculuğu işler. The Peasants filminin başkarakteri Jagna’nın yolculuğu, yaşadığı Lipce köyündeki ataerkil zihniyete karşı verdiği mücadeleyi içeriyordu. Armand’ın gönülsüz olarak çıktığı yol ise onu Vincent Van Gogh’un (Robert Gulaczyk) yaşamına ve iç dünyasına doğru sürükler. Onun yolculuğunda hem içsel hem mekânsal bir devinim söz konusudur.

Yakın zamanda yayımlanan bir başka yazımda [ii] yolculuk izleğini açımlarken Joseph Campbell ve Vladimir Propp’un geliştirdikleri modellere gönderimde bulunarak ikisinde de karakterleri yola çıkmaya teşvik eden ya da zorlayan etkenlerin birinci sırada ele alındığına değinmiştim. Olumsuz bir durum dahi olsa karakterlerin harekete geçmek için içsel motivasyonları genellikle güçlüdür.[iii] Oysa Loving Vincent’ta ressamın intiharından çok kısa bir süre önce kardeşi Theo’ya (Cezary Lukaszewicz) yazdığı mektup, postacı Joseph Roulin’de (Chris O’Dowd) kalmıştır ve Joseph, oğlu Armand’dan mektubu alıcısına teslim etmesini ister. Vincent ile Joseph arasındaki dostluğa yakın bağı, hem mektuplarındaki ifadelerden hem filmde de hissettirilen, postacıdaki sorumluluk duygusundan görmek mümkündür; ancak Armand için bu, yolculuğunun ilk aşamasında bir angaryadır.

Anlatı zamanında Armand’ın, temelde ise geri dönüşlerle Vincent’ın yolculuğunu iç içe geçen bir olay örgüsüyle sunan DK Welchman ile Hugh Welchman, yüzden fazla ressamın yaptığı altmış beş bin resimden meydana gelen filmin görsel atmosferini yapılandırırken Van Gogh’un resimlerinde de baskın renklerden olan mavinin tonlarından oluşan bir renk paletini tercih etmiş, bunun dışında sarı ve gri gibi renklerin tonlarından, Armand’ın karşılaştığı insanların Vincent’a dair anlattıkları hikâyelerin canlandırıldığı sahneler için ise siyah beyaz karşıtlığından yararlanmışlardır. Vincent’ın Theo’ya yazdığı mektuplarda çevreyi betimlediği birçok satırda mavi ve sarı renklerinin altını çizdiği görülür ve mavi, sadece “mavi” değildir, tonları tarif edilir. Örneğin, 1888 Mart’ında Arles’da kaleme aldığı mektupta “Gökyüzü sert bir mavi, güneş çok parlak, karın büyük bir kısmını eritti bile, ama rüzgâr o kadar soğuk ve kuru ki, insanın tüyleri diken diken oluyor” der (Van Gogh, 2013, s. 177).[iv] Gökyüzündeki mavinin sertliğine karşı parlak bir güneş, aynı anda görünür Vincent’a. Keza eriyen karlar… Onun ruh haline çok yakın bir betimlemedir bu aslında. Bütün olumsuzluklara karşın güneşin parlayışını gözden kaçırmayan bir duyumsama var. Dolayısıyla hastaneye yatıp tedavi görmesi gerektiğinin farkında olacak kadar kapıldığı girdabı görebilen ama tedavisi sona ererken “Artık iyiyim” diyerek yaşamında tutunduğu en önemli uğraşı olan resme yeniden sarılan, gelgitli bir ruh hali, renk algısı ve seçimlerini de, onların arasında kurduğu karşıtlığı da etkilemiş ve yönetmenler, filmde bunu gerek görsel göstergelerle gerek karakter yapılandırmasıyla gerçeğe yakın bir biçimde sunmuşlardır.

Vincent’ı tanıdığını düşünen insanlardan Armand’ın dinlediği hikâyelerin önemli bir bölümünde ressamı tarif ederken biteviye sıralanan birtakım sıfatlar var: Deli, ilginç, tuhaf, şeytan… Herkes tarafından bilinen, kulağını kesme hadisesinden sonra daha çok dışlanma ve hatta – yine Armand’a anlatılanlara göre – işkenceye maruz kalma gibi tecrübeler edinen birini o döneme getiren ve ondan sonrasını biçimlendiren koşulları parçalı bir yapı kurarak ama Vincent’ın yanından ele alır film. Başka deyişle Vincent ile ressam Van Gogh’a bir bütün olarak bakıp onun psikanalitik bir portresini çizer. Anekdotların ya da karakterlerin görüşlerinin verildiği her bir parça, zaman zaman bir öncekini çürüterek, bazen de destekleyerek başkarakteri ve izleyiciyi bütüne ulaştıracak olan güzergâhtır. Böylece DK Welchman ile Hugh Welchman – filmin genel söyleminden hareketle Vincent’a yakın dursalar da – Armand’la beraber izleyicinin de bir bireşime ulaşmasına olanak sağlamak isterler sanki.

Çocukluğundan itibaren geçmişe dönülen sahnelerde Vincent’ın o ruh haline yol açan koşullar görülmeye başlar. Vincent’da hep ailesinin onayını almak gibi bir çaba dikkati çeker. Çocuklukta hemen herkesin az çok böyle bir beklentisi olur ama kişi, kendisini tanıdıkça, nelerden hoşnut olup nelerden olmadığını kavradıkça, örneğin herhangi bir disipline ilgi duyarak bir uğraş edinip onu belki de yaşamının merkezine almak için bazı adımlar atmak istedikçe bu beklentiyle kişinin kendi olma isteği arasında kalmak kaçınılmazdır ve böyle bir çıkmaz, ister istemez gerginliğe yol açacaktır. Vincent, bu gerginliği son raddede yaşamış biri ve yalnızca çocukluğunda değil. Kusursuz biri olamadığı için taşıdığı suçluluk duygusu, ona verilen görevlerin altından kalkamamasının yol açtığı başarısızlık kaygısı ve bunlara yukarıda örneklendirilen sıfatlarla inşa edilmiş söyleme koşut bir dışlama pratiğinin eklenmesi, onu yetişkinliğinde de değersizlik duygusuna karşı değer görme çabası gibi yorucu bir psikolojik mücadeleyle baş başa bırakmıştır.

DK Welchman ile Hugh Welchman, ilk kez yirmi sekiz yaşındayken fırçayı eline alan Vincent’ın yaşamını otuz yedi yaşına kadar da olsa sürdürmesinde Theo’nun verdiği büyük destek ve resmin rolünü işledikçe Armand, yolculuğunun ikinci aşamasına yaklaşır. Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı kitabında yola çıkış aşamasındaki kahramanın karşılaşacağı birtakım engelleri aşabilmesi için yardım evresinde destekleyicilerin de olduğunu belirtir. Başlangıçta Armand’ın içsel engelleri vardır; ancak bu engelleri aşmasında Vincent’a dair aldığı birbiriyle çelişen ve parça parça bilgilerin yol açtığı merak duygusu yardımcı olur. Erginlenme aşamasına geçmeden önceki son evre olan ve Campbell tarafından “Balinanın Karnı” olarak adlandırılan evrede kahramanın yeni alandaki bilinmeyenin içinde kaybolmasına benzer biçimde Armand da kaybolur (Campbell, 2013, s. 63 – 112). O evrede öğrendikleri, kendi yolunu da aydınlatma olanağını verir. Örneğin Vincent’ın Paris’i ona bir şeyler kazandıran bir durak olarak gördüğünü ama sonra kendi yolunu aramaya devam ettiğini öğrenir. Vincent gibi Armand’ın da yolculuğunun her anını bir durak addederek bilinmeyenin içinden çıkmak üzere yola devam etmesi gerektiğini söyler ona bu anekdot adeta. Theo’nun vefat ettiğini ama Vincent’ın mektubunu iletebileceği başka birinin – doktor Gachet – olduğunu öğrenmesiyle yolculuğunun birinci aşamasının sonunda bir karar verir ve babasına bir mektup yazıp bu kararını bildirerek Gachet’yi bulmak için harekete geçer. İkinci aşamada Armand’ın yolculuğu sırasında geçtiği mekânlarda yeşilin öne çıktığı doğa betimlemeleriyle birlikte lacivert tren ve koyu renklerle çizilen gökyüzü yine önemlidir elbette. Mektubu teslim etmek gibi sembolik bir görevi olsa da aslında hikâyesinin peşine düştüğü kişinin gelgitlerini ve genel olarak yaşamını biçimlendiren bütün ikilikleri imleyen renk karşıtlıkları, Armand’ın yolculuğunun da tonlarını etkiler.

Anlatının bu bölümünde Armand; Gachet (Jerome Flynn), kızı Marguerite (Saoirse Ronan), evlerinde çalışan Louise Chevalier (Helen McCrory), Vincent’ın kaldığı yerin sahibi Ravoux’nun kızı Adeline (Eleanor Tomlinson) ve kayıkçıdan (Aidan Turner) Vincent hakkında yine birbirine taban tabana zıt yorumlar duymaya devam eder ve düğüm bölümünün gerektirdiği belirsizlik güçlenir. Louise, Vincent’tan “şeytan” diye bahsederken kayıkçı, ışığı yakalamak amacıyla nehir kenarına gelerek resim yapan, yanına bir karga geldiği için mutlu olan bir Vincent anlatır. Onu olumlu ya da olumsuz bir biçimde anlatan herkesin aktardıklarında örtüşen bir şey vardır, o da Vincent’ın tek başınalığıdır. Neredeyse bütün gününü resim yapmaya ayıran, resim yapmadığı zamanlardaysa ya kitap okumaya ya da mektup yazmaya odaklanan bir insanın diğer insanlardan ayrılan düzeni, alışkanlıkları, uğraşları ve bir yerden sonra dışlanmaya karşı kendi kendisini izole etmeyi seçmesi, çoğunluğa dâhil olmalarını sağlayacak bir rutini yerine getirenler tarafından anormal yahut daha hafif tabirle sıra dışı olarak yaftalanması için yeterli kabul edilir.

Gelgelelim Armand, artık bunlara takılmak yerine iki kişinin anlattıkları ya da bir kişinin farklı görüşlerde aktardıkları arasındaki tutarsızlıklara kafa yorar. Düğümün yavaş yavaş çözülmesini sağlayan, Gachet ve Marguerite ile farklı günlerde yaptığı görüşmelerdir. İlk görüşmede babasıyla Vincent’ın resim ve daha birçok konuda ortak beğeni ve görüşlerinin olması nedeniyle dostluklarının devam ettiğini ileri süren Marguerite, Armand’ın sözü ikili arasındaki kavgaya getirmesi üzerine konuşmayı sonlandırırken ikinci görüşmede Gachet ile Vincent’ın tartışmalarından bahsetmek zorunda kalmıştır. Armand, Vincent’ın intiharından kuşkulanır. Zihninde bu duyguya koşut olarak beliren soruların yanıtlarını araması, anlatıyı bir nevi polisiye türüne yaklaştırır ve yönetmenler, türler arası bu ilişkiyi filmde doğal bir biçimde kurarlar. Hakkında kesin bir yargıya varmanın güç olduğu bir karakter yapılandırırlar ve böyle bir karakterin intiharının sorgulanması da anlatıda eğreti durmaz.

Armand’ın yolculuğunun üçüncü aşamasında düğümlerin çözülmesi için kesin yanıtların gerekli olduğu sanısı kendisini gösterir bir süreliğine. Gachet’nin evinde Vincent’la ilgili bir olay yaşandığını; ancak bunun saklandığını düşünen karakterin doktorla yapacağı görüşmeden bütün belirsizliklerin giderileceğine dair bir beklentisi vardır. Kuşkuları, hâlâ onun kararlarını etkileyen en temel duygudur. Zihnindeki “Her şeyden sonra yaşamak mı istedi?” sorusuna kendisini tatmin edecek bir yanıt bulamaması, intihar haricindeki olasılık üzerinde durmasına neden olur. DK Welchman ile Hugh Welchman, başkarakterinin bu duygu durumuyla örtüşen gerilimini filmin bu kesitinde canlı tutarlar. Dağınık saçlı, “tuhaf” tipli çocuk gibi genel anlatıdaki gizemli atmosferle ilintili yan anlatılar kurarlar. Örneğin bu çocuk, Armand’da takip edildiği yönünde bir duyguya yol açar. Kimi hikâyelerde onu haklı çıkaracak açıklar vardır. Gachet, Vincent’ın “sanatçı ruhu”ndaki huzursuzluğu olağanlaştırarak iyileştiğini dile getirdiği mektubundan kısa bir süre sonra intihar etmesini melankoliyle açıklar.

Freud’a göre “melankolinin ayırt edici özellikleri derinlemesine acı verici bir hüzün, dış dünyaya yönelik ilginin kesilmesi, sevme yeteneğinin kaybı, tüm etkinliklere ket vurulması ve kendini önemseme duygularının kendini suçlama ve kendini yemelerde anlatım bulacak olan azalması ve sanrısal bir cezalandırılma beklentisiyle sonuçlanmasıdır” (2002, s. 244). Vincent, devamlı dipte olmamakla birlikte bir hüzün duygusundan tümüyle uzaklaşamamıştır. Dış dünyayla arasında gözle görülür düzeyde bir çizgi vardır; ancak resme olan ilgisinin devamlılığını düşündüğümüzde bütün etkinliklere ket vurduğunu öne sürmek mümkün değildir. Gachet, melankolinin Vincent ile uyuşan özelliklerinden yararlanarak onun intiharını Freud’un işaret ettiği cezalandırılma beklentisiyle açıklayıp konuyu kapatmak ister. Hem bu üzerini örtme çabası hem de Vincent’a bir arkadaş olarak ne kadar destek olduğu yönündeki savları, Armand’a kuşkularının – bir açıdan – boşuna olmadığını duyumsatır. Kendisini bir süre övdükten sonra Vincent’ın Theo’nun üzerinde bir yük olmaktan duyduğu korkuyu dile getirmesi ve tartışmalarında onu bu korkusuyla köşeye sıkıştırdığının açık edilmesi bir itiraf gibidir.

Vincent, Theo’ya 1888’in sekizinci ayında yazdığı mektubunda “Kendimi her zaman bir yerlere, bir hedefe doğru yol alan bir yolcu gibi hissediyorum. Öyle bir yerin, bir hedefin var olmadığını kendi kendime söylediğimde ise gayet akla yatkın, doğru geliyor bana” der (2013, s. 189). Bütün resimlerini ve yazdıklarını kuşatan gelgitleriyle beraber iyimserliğinin azalıp karamsarlığının güçlendiğini söyleyen bir tümcedir bu. Her türlü çabanın boşuna olduğuna kanaat getiren bir duygu durumu… Görkem Utku Alparslan’ın, “Vincent Van Gogh ve Modern Resmin Düşünsel ve Biçimsel Açıdan İlişkisi” başlıklı makalesinde Van Gogh’un 1890 tarihli “Buğday Tarlası ve Kargalar” adlı resmini çözümlerken yaptığı şu tespitler, bu duygu durumunun yerleşmiş olduğunun bir kanıtıdır: “Vincent Van Gogh’un 1890 yılında yaptığı “Buğday Tarlası ve Kargalar” adlı yapıtına baktığımızda mavi ve griler içeren bir gökyüzü sarı renkte bir tarla ve ortadaki yolla diyagonal bir çizgi oluşturan karga sürüsü görülmektedir. Resimde üç yöne giden yollar hiçbir yere çıkmıyor gibi görülmektedir” (2018, s. 213). Otuz yedi yıl süren yaşamında resim de dâhil denediği bütün yollar Alparslan’ın ifadesini akla getirircesine hiçbir yere çıkmamıştır. Evet resim, onu ayakta tutan çok etkili bir uğraştır ama sağlığında yalnızca bir tablosunun satılması, ondaki hiçlik duygusunu nasıl güçlendirdiğinin görülmesi için önemli bir veridir.

Armand, Vincent’tan farklı yollardan geçerek onun gerçeğine epeyce yaklaşmış ama sonunda o da biraz benzer bir çıkmazda yolculuğunu tamamlamıştır. Gachet’den öğrendikleri, ikili arasındaki özellikle son tartışmanın Vincent için bardağı taşıran son damla olarak görülebileceğini ve kısa bir süre sonra o malum kararı vermesinde payının olabileceğini düşündürür. Gachet’nin “bilimsel” açıklamaları, belki vicdanını rahatlatma amacını taşımakta, belki de bu konuyu daha fazla uzatmadan kapatma isteğini imlemektedir. Armand’ın vardığı yer gibi yönetmenler de izleyiciye açık uçlu bir final bırakırlar aslında. Vincent, Ardeline’in bahsettiği kadar kibar bir insan mıdır yoksa pek çoklarının ileri sürdüğü gibi “tuhaf” birinden mi ibarettir? Armand’ın eline geçen son mektupta Vincent, kendisine toplumda yer bulamamış ve asla da bulamayacak biri olduğunu yazmıştır. Hangisi doğrudur? Hepsi? Hiçbiri? Peki ya başka olasılıklar? Bunlarla beraber anlatı boyunca Armand’ın edindiği her bilginin izleyicinin hem film hem de Vincent’ın yaşantısı üzerine çözümlemelerine katkıda bulunmaya devam edeceği kuşkusuzdur.

Baran Barış

Kaynakça

  • Alparslan, G. U. (2018). “Vincent Van Gogh ve Modern Resmin Düşünsel ve Biçimsel Açıdan İlişkisi”. Ulakbilge. C. 6. S. 21. ss. 207 – 215.
  • Campbell, J. (2013). Kahramanın Sonsuz Yolculuğu. Çev. Sabri Gürses. Kabalcı Yayıncılık: İstanbul.
  • Freud, S. (2002). Metapsikoloji: Haz İlkesinin Ötesinde Ego ve İd ve Diğer Çalışmaları. Çev. Dr. Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın. Payel Yayınevi: İstanbul.
  • Van Gogh, V. (2013). Theo’ya Mektuplar. Çev. Pınar Kür. Yapı Kredi Yayınları: İstanbul.

[i] https://dialmformovie.net/2024/04/09/the-peasants-welchman-urzedowska-gulaczyk-review/

[ii] https://dialmformovie.net/2025/05/01/my-blueberry-nigths-wong-kar-wai-review/

[iii] Örneğin, My Blueberry Nights’ta (2007) başkarakter Elizabeth’in (Norah Jones) yolculuğu, ilişkisinin sona ermesiyle başlar. Campbell’ın modelini temel alarak incelediğim, Tayfun Pirselimoğlu’nun Hiçbiryerde (2002) filminin başkarakteri Şükran (Zuhal Olcay) ise kaybolan oğlunu bulmak üzere bir yolculuğa çıkar.

[iv] 1888 Haziran’ında yazdığı mektupta ise derin ve açık bir maviden kobaltın mavisinden de koyusuna kadar mavinin birçok tonunu göreceğimiz bir gökyüzü ve deniz kıyısını bütün nüanslarıyla şöyle betimler: “Bir akşam, bomboş bir deniz kıyısı boyunca yürüyüşe çıktım. Neşeli değildi ama kederli de değildi, yalnızca çok çok güzeldi. Gökyüzünün derin mavisi üstünde benek-benek bulutlar vardı – kimisi, yoğun kobaltın temel mavisinden daha koyu bir mavi, kimisi de, Samanyolu’nun ak mavisini andıran daha açık maviydi. Bu mavi derinlikte yıldızlar ışıl ışıldı; yeşilimsi, sarı, beyaz, pembe, yıldızlar bizim orada olduğundan, hatta Paris’te olduğundan daha parlak, daha bir mücevher gibi yanıp sönüyorlardı: sanki opaller, zümrütler, yakutlar, safirler saçılmıştı gökyüzüne” (Van Gogh, 2013, s. 183). “Neşeli de değil, kederli de”, Vincent’a yine ne kadar yakın bir ifade. Filmde maviyle birleşen griler, tam da onun ruhunun bu muallaklığını imler adeta.

Bir Cevap Yazın