Ben antika bir insanım galiba. Hâlâ kitaplığında, kitapların yanında VCD’ler duran ve çok sevdiği filmleri streaming servisleri yerine fiziksel kopyalarından izlemeyi tercih eden insanlardanım. Fiziksel medyanın verdiği hissi seviyorum sanırım. Sevdiğim bir filmin kapağına bakmayı, onu elime almayı, yıllar önce satın aldığım bir VCD’nin arka kapağındaki yazıları okumayı, içindeki silinmiş sahneleri izlemeyi, kamera arkası görüntülerine bakmayı seviyorum. Çünkü bugün bir filme dair böyle şeylere sahip olmak, hatta bir filme gerçekten “sahip olmak” bile giderek lüksleşen bir deneyim gibi geliyor. Streaming çağının ortak mantığı sahiplik değil; geçici erişim. Aylık abonelikler, kiralanmış içerikler, bir gün katalogda olup ertesi gün kaybolan filmler… Fiziksel medya ise bütün bu geçiciliğe karşı küçük ama inatçı bir direnç biçimi gibi duruyor. Geçenlerde kitaplığın tozunu alırken çocukluğumdan beri izlemediğim bir filme rastladım: 1983 yapımı Kartal Tibet filmi Şalvar Davası. VCD kapağına baktığım anda çocukluğumdan bazı bulanık görüntüler geri geldi. Kahkahalar, köy meydanı, sürekli bağıran erkekler, güzel bir kadın, komik bir isyan hikâyesi… Film hafızamda daha çok eğlenceli bir Yeşilçam komedisi olarak kalmıştı. Yeniden izlemeye karar verdim ama bu kez mesele yalnızca nostalji değildi.

Filmin sahip olduğu feminist bir damar olduğunu anımsadığımdan, hakkında hızlı bir araştırma yapınca senaryonun, Başar Sabuncu tarafından Aristophanes’in ünlü oyunu Lysistrata’dan uyarlandığını öğrendim. Lysistrata’da Atinalı kadınlar savaşın bitmesi için erkeklerle cinsel ilişkiye girmeme kararı alır. Şalvar Davası ise bu fikri Anadolu köyüne taşır: Kadınlar, hayatlarını sömüren erkeklere karşı kolektif bir isyan başlatır. Erkekler kahvede pineklerken kadınlar çocuk bakar, tarlada çalışır, yemek yapar ve gece olduğunda da yorgun bedenleriyle kocalarının cinsel ihtiyaçlarını karşılamak zorunda bırakılır. Film bütün bunları ağır bir dram gibi değil, kaba, absürt ve bol kahkahalı bir komedi gibi anlatıyor. Hatta ilk başta gerçekten bir seks komedisi izliyormuşsunuz hissi veriyor. Beni yıllar sonra en çok şaşırtan şey de buydu zaten. Çocukken komik bulduğum birçok şey bugün huzursuz edici ve korkunç geldi bana. Çünkü filmin anlattığı dünya aslında son derece karanlık: Evlilik içi tecavüz, görünmeyen kadın emeği, sistematik erkek şiddeti, kadının yalnızca doğuran ve hizmet eden bir varlık olarak görülmesi… Bütün bunlar filmin merkezinde duruyor.

Ve bence Şalvar Davası’nı bugün hâlâ ilginç yapan şey de tam olarak burada. Çünkü film bir yandan patriyarkayı eleştirirken, diğer yandan onun estetiğinin dışına tam anlamıyla çıkamıyor. Kadınları cinsel obje olarak gören erkeklerle dalga geçerken, kamera da çoğu zaman aynı erkek bakışının parçası haline geliyor. Yani film bir noktada eleştirdiği dünyanın içine gömülüyor. Ama belki de tam olarak bu yüzden dürüst hissettiriyor. Çünkü 1980’lerin ana akım Türk sinemasından steril, kusursuz veya tamamen bilinçli bir feminist dil çıkmasını beklemek zaten anlamsız olurdu. O yıllarda dünyanın en “gelişmiş” sinemaları bile bundan çok farklı değildi. Film bütün çelişkileriyle birlikte var oluyor ve bence onu bugün hâlâ canlı hissettiren şey de tam olarak bu çelişkiler. Filmin açılış sekansı bile aslında söylemek istediği her şeyi özetliyor. Kadınlar su taşıyor, çocuk bakıyor, çalışıyor, erkeklerin ayaklarını yıkıyor. Erkekler ise kahvede oturuyor, ağaç altında uyuyor. Gece olduğunda ise yorgun karılarını cinsel ilişkiye zorluyorlar. Bu sekans, karısının üzerine çullanan bir erkekten, bir horozun tavuğun üzerine aynı şekilde çullandığı görüntüyle son buluyor. Çocukken buna güldüğümü hatırlıyorum. Şimdi ise aynı sahne bana neredeyse ürpertici geliyor. Çünkü film aslında karikatürize ettiği erkeklik biçiminin doğal kabul edildiğini biliyor. Erkekliği, insanlar alemi ile hayvanlar alemi arasında bir yere koyuyor. Ve filmin, sonuna dair söyledikleri de biraz burada gizli aslında.

Ardından Müjde Ar’ın canlandırdığı Elif geliyor köye. Şehre gitmiş, başka bir hayat görmüş, köyün dışına çıkabilmiş bir kadın olarak geri dönmüştür. Film boyunca Elif’in temsil ettiği şey yalnızca “güçlü kadın” değildir aslında; başka bir ihtimalin mümkün oluşudur. Erkeklerin onu ilk gördüklerinde arzuyla bakmaları, başına şalını taktığı anda ise birden “bacı” muamelesi yapmaya başlamaları bile erkek zihniyetinin kadın bedeniyle kurduğu ilişkiyi çok net özetler. Kadının toplumdaki konumu bile ne kadar “örtülü” olduğuyla ilişkilidir. Ve film boyunca tekrar eden şey tam olarak budur zaten: Kadınların yaşadığı her şeyin erkekler tarafından cinsellik filtresinden geçirilmesi. Elif’in dul olmasına sevinmeleri, onu sahip olunacak bir nesne gibi görmeleri, Ömer Ağa’nın (Şener Şen) açık açık “sana sahip olmak istiyorum” demesi… Film bunu abartılı bir komedi diliyle anlatıyor ama anlattığı şeylerin gerçek hayatta hâlâ karşılığının olması insanı en hafif tabiriyle huzursuz ediyor. Hatta bazı noktalarda filmi geçmişe ait bir şey gibi bile izleyemiyorsunuz.

Filmin en sert taraflarından biri de, köy hayatını romantize etmemesi. Bugün nostaljik Yeşilçam anlatılarında sıkça gördüğümüz o “sıcacık Anadolu” imajının aksine, burada köy hayatı kadınlar için sürekli emek, doğum ve şiddet üreten bir düzen olarak resmediliyor. Ama film aynı zamanda kendiyle sürekli çelişiyor. Örneğin Elif’in çatıdaki sahnesi… Elif, çatıdaki kiremitleri onarmaya çalışırken, Köyün bütün erkekleri ise sipere yatmış askerler gibi gizlice onu izler. Film burada açıkça erkek bakışını eleştiriyor gibi görünür. Fakat bu sırada kamera da uzun uzun Müjde Ar’ın bedenini seyretmeye başlar. Bu yüzden o sahnenin yalnızca eleştirel bir amaç taşımadığını söylemek zor. Büyük ölçüde erkek seyirciyi salona çekmek için kullanılan tipik Yeşilçam “seks komedisi” estetiğinin bir parçası olduğu çok açık. Ve dürüst olmak gerekirse, bugün baktığımda sahne ciddi anlamda huzursuz edici geliyor. Çünkü film erkeklerin bakışını eleştirir gibi görünürken, aynı zamanda o bakıştan haz da üretmeye çalışıyor.

Tam da bu yüzden Şalvar Davası’nı yalnızca “ilerici” ya da “gerici” diye ayırmak çok zor. Film kendi içinde, bunun gibi birçok çelişki barındırıyor. Film ilerledikçe dikkatimi çeken şeylerden biri de, filmin erkeklik konusunda ne kadar karamsar bir yerde durduğu oldu. Kadınlar konuşuyor, örgütleniyor, direniyor, şartlar koyuyor ama erkeklerin büyük kısmı bütün bunları ya küçümsüyor ya da “erkekliğe saldırı” olarak görüyor. Kadınları gerçekten anlayabilen tek erkek karakterin Recep (Halil Ergün) olması da ilginç. Çünkü Recep dönüşmüş bir erkek değil; zaten en başından farklı biri. Film erkeklerin dönüşebileceğine çok inanmıyor gibi duruyor. Daha çok, “iyi erkek” dediği şeyi nadir bir istisna olarak sunuyor. Ve bence filmin en sert ve en ilginç tarafı da burada başlıyor zaten. Çünkü film boyunca kadınların erkekleri bilinçlendirmeye yönelik bütün çabaları başarısız olurken, çözüm olarak erkeklerin cinsel gücünü kaybetmesi fikri bulunuyor. Kadınların, erkeklerin yemeklerine attığı şap sonrasında erkekler “medenileşmeye” başlıyor. Yani erkekler ne sözle, ne dayanışmayla, ne direnişle, ne de empatiyle değişiyor. Ancak bir tür hadım edilme sonrasında “uygarlaşıyorlar”

Burada neredeyse Valerie Solanasvaribir nihilizm var. Sanki film erkekliği yalnızca toplumsal bir problem değil, biyolojik bir problem gibi ele alıyor. Erkekler ancak “etkisiz hale geldiklerinde” ve “erkeklikleri’’ yani cinsel arzuları ellerinden alındığında medeni bireylere dönüşebiliyorlar. Bu inanılmaz karamsar bir bakış açısı aslında. Çünkü film erkeklerin değişebileceğine değil, ancak bastırılabileceğine inanıyor gibi. Ve dürüst olmak gerekirse, 1983 yapımı bir Yeşilçam komedisinin böylesine sert bir yere gitmesini beklemiyordum. Üstelik filmin sonunda mesele yalnızca kadın erkek çatışması olmaktan da çıkıyor. Nihai kötülük bireysel erkeklikten çok, bunu organize eden ve bundan çıkar sağlayan Ağa düzenine bağlanıyor. Zaten 70’ler ve 80’ler Türk sinemasının sol eğilimli damarını düşündüğümüzde bu çok şaşırtıcı değil. Film kadınlarla erkekleri aynı sömürü düzeninin parçası olarak konumlandırıyor ve onları sonunda ağaya karşı birlikte birleştiriyor.

Ama filmin finalindeki uzlaşmanın gerçekten umutlu olup olmadığından emin değilim. Çünkü film boyunca gördüğümüz bütün o erkeklik biçimlerinin bir anda ortadan kaybolduğuna inanmak zor. Hatta Elif’in filmin sonunda Recep ile evlenmesi bile, bana biraz sistemin dışına çıkan kadının yeniden sisteme entegre edilmesi gibi geldi. Sanki film, bütün radikal fikirlerine rağmen finalde fazla ileri gitmekten çekinmiş gibi. Belki de çekinmek zorundaydı. Sonuçta bu, 1983 yılında Türkiye’de çekilmiş ana akım bir komedi. Veya belki de ben fazla anlam yüklüyorum, bilmiyorum. Ama Şalvar Davası’ndan yaptığım onca çıkarımın ardından beni en çok etkileyen ve farkındalık kazandıran tarafı şu oldu: Filmin hâlâ belli düzlemlerde yaşadığını görmek. Çünkü anlattığı erkeklik biçimi, görünmeyen kadın emeği, cinsellik ve iktidar ilişkileri tamamen geçmişte kalmış şeyler değil, yalnızca bu filmde karikatürize edildiği gibi keskin bir şekilde yaşanmıyorlar o kadar.

