Analog Makineler: Eski ama Köhne Değil (AN IMPOSSIBLE PROJECT)

Film çevirmek, başa sarmak, ahizeyi kaldırmak, makineye film takmak, telefon numarasını çevirmek, arabanın camını indirmek, negatifleri tab ettirmek, bozuk plak gibi aynı şeyi tekrar etmek, radyodaki parçayı kasede kaydetmek, DJ, daktilo çıktısı, bant kaydı ve daha neler neler. Bir kısmını halen kullandığımız tüm bu ifadeler, uzun yıllar boyunca Dünya olarak içinden geçtiğimiz analog dönemden bizlere miras. Ancak dilde halen yaşamlarını sürdürseler de, bu kavramlara karşılık gelen fiziksel nesneler artık pek ortada değil. Bunun en büyük suçlusu da bizleriz, teknolojiye düşkünlüğüyle övünen modern insan. CD teknolojisi geldiğinde plaklarımızı, MP3 teknolojisi geldiğinde de CD’lerimizi çöpe atmamız oldukça saçma, hatta akıl almaz bir davranıştı, kabul edelim. Neyse ki hepimiz bu şekilde davranmadık da, bu eski teknolojilere hala ulaşabiliyoruz. Yazımızın konusu olan filmin kahramanı Florian Kaps da bu insanlar arasında.

Kino 2020: Alman Filmleri Türkiye’de kapsamında izleme şansı bulduğumuz, Jens Meurer yönetmenliğinde hayata geçen belgesel An Impossible Project (2020), bu analog kültür çevresinde şekilleniyor. Yapımda “çılgın bilim adamı” rolünde Florian Kaps öne çıkıyor, Dünya’nın en tuhaf bilimsel araştırma alanına sahip olduğu için (örümcek göz kası uzmanı) bu şekilde hitap ettik ama çılgınlığının kökeninde bilim değil, ilgi alanı yatıyor. Kaps, eski ve analog yapıda olan her şeye (eski telefonlar, fotoğraf makineleri, pikaplar, vs.) müthiş bir yakınlık duyuyor ve onları yakın takibe almış bir koleksiyoncu.

Kodak, cep telefonlarındaki fotoğraf çekme özelliğinin yaygınlaşması sonrasında Dünya çapındaki Polaroid fabrikalarını tek tek yıkmaya başladığında Kaps, ayakta kalan son fabrikalardan birine gidip yetkililerle konuşuyor ve içindeki ekipmanlarla birlikte tüm fabrikayı 180.000 Avro’ya satın alıyor, hurda fiyatına. Tabii kendisinin o kadar parası yoktu, birkaç analog aşığı arkadaşıyla bir araya gelip bu alımı gerçekleştirebilmiş. Amaçları ise, Polaroid fotoğraf çekme geleneğinin ölmesini önlemek. Ne var ki fotoğrafın sihirli bir şekilde kağıt üstünde kısa sürede belirmesi için gerekli olan kimyasallar, Kodak tarafından depolanmamış, dolayısıyla ellerinde eski teknolojiye ait pek bir şey yoktur aslında. Zaten şirketlerinin adı da Polaroid yetkilileri toplantılarda sürekli olarak “bunu yapmanız imkânsız” deyip durdukları için, Impossible Project. Tabii bir de Polaroid, adlarını kullanmalarına izin vermediği için.

Florian Kaps hayatının kumarını oynayarak son Kodak fabrikasını satın aldıktan sonra, birkaç yıl boyunca şirketi yoluna koyup polaroidi canlandıracak yeni bir teknoloji yaratamayınca, devreye Oskar Smolokowski adlı bir yeniyetme ve zengin babası girer. Ve aynı Steve Jobs’ın kendi kurduğu şirketten kovulması gibi (belgesel de bunun altını çiziyor), Florian Kaps da kendi şirketinden kovulur. Bu noktada bazı tezatlıklar söz konusu kanımca, çünkü Kaps zaten şirket kurmak amacıyla değil, nostaljiyle, eskiye olan tutkusuyla hareket ederek bu eski fabrikayı satın almıştı. Dahası, o bu ilk adımı atmasaydı zaten ortada böyle bir şirket de olmayacaktı. Uzun lafın kısası, Smolokowski’ler Kaps’ı kovduktan sonra eski Kodak çalışanlarından bir kimyacı da devreye girer ve yeni bir Polaroid makinesi tasarlarlar, Polaroid ile de birleşerek, bu eski adı kullanabilirler artık. Burada da şöyle bir vizyonsuzluk var: Yepyeni, bluetooth özelliği olan bir Polaroid makinesi yarattığınızda, eskiyi korumuş olmuyorsunuz. Hatta belgeselde bu yeni makineyi ilk kez görenler arasında biri “sanki gelecekten gelen bir makine elimdeki” dediğinde Oskar (yeniyetme CEO) da hemen “harika!” der, böylece zaten geçmişi korumak istemediğini de açıkça beyan etmiş olur.

Bu tuhaf öykünün ardından Florian Kaps’ın plakları ve farklı analog cihazları içeren maceralarına tanık oluruz. Facebook’un ABD’deki merkezine gidip oradaki “Analog Araştırma Merkezi”ni ziyaret eder, burası da bende açıkçası dostlar alışverişte görsün diye kurulmuş, içinde renkli kağıtlara çiçekler yapıştırılması dışında pek bir gelişme olmayan bir mekân gibi geldi. Facebook gibi tüm dünyaya yayılmış bir teknoloji devinin analog araştırma merkezi kurması, büyük silah şirketlerinin Dünya barışı için kampanyalar düzenlemesine benziyor. Kısacası analog kültüre saygı duyan, Florian Kaps gibi harika bir insanı bize tanıtan bir belgesel An Impossible Project. Ancak belgeselin bize gösterdikleri, analoğun geleceğiyle ilgili seyirciye umut vermekten çok uzak. Ben de bir analog sever olarak bundan rahatsız oldum, izlemenizi öneririm ancak filmin bir “analog methiyesi” olmadığı, analog severlerin kendini iyi hissedeceği bir ortam sunmadığı da açık. Analog kültüre saygı duymakla kalmayıp, bu belgeselin aksine, analogu yücelten bir yapım izlemek isterseniz, Sound City tam size göre.

Sound City (2013)

Efsanevi grup Nirvana’nın bateristi, sonrasında da Foo Fighters’ın frontman’i Dave Grohl tarafından yazılıp yönetilen bir belgesel, Sound City. Adını 1970 ve 1980’lerde, sonradan inanılmaz derecede ünlü olacak grupların albümlerini kaydeden bir stüdyodan alıyor. En önemli özelliği de, Sound City’nin analog bir kayıt stüdyosu olması. Bir elektronik mühendisi (ve dahi) olan Rupert Neve tarafından, stüdyo için özel olarak inşa edilmiş devasa bir kayıt masasına / konsoluna sahip olan Sound City, bu analog kayıt cihazı aracılığıyla çıkarttığı her albümde insan faktörünü korumayı başarmış. Kaydedilen her şarkı bir canlı performanstan ibaret çünkü cihaz analog, eğer bir notayı bile yanlış çalarsanız, baştan almanız gerekiyor. İşte tüm bu emek ortaya çıkan kayda da yansıyor doğal olarak.

CD’lerin yaygınlaşmasıyla kapanmak zorunda kalan Sound City kapılarını kapatırken de, Dave Grohl’un aklında tek şey vardır: Neve konsolu. Grohl, Sound City’nin eski sahibi Tom Skeeter’dan Neve konsolunu satın alır ve kendi stüdyosuna (Stüdyo 606) kurar. Bu arada konsolun Tom Skeeter tarafından 1969 yılında Rupert Neve’den 75.000 ABD dolarına satın alındığını, karşılaştırma açısından aynı yıl Skeeter’ın satın aldığı evin fiyatının ise 38.000 ABD doları olduğu ayrıntısını ekleyelim.

Belgesel Sound City’nin altın yıllarını ve kapanışını anlattıktan sonra, analog kayıt konusunu günümüze taşıyor ve belki de başka hiçbir belgeselde tanık olamayacağımız bir şey gerçekleşiyor: Eskiden Sound City’de kayıt yapmış birçok devasa müzisyen bir araya gelip 11 parçadan oluşan yeni bir albüm kaydediyorlar. Neve Konsolu ile kaydedilen ve plak formatında satışa sunulan bu albüm, tam bir analog hazinesi. Bu albümde parçalarını dinleyebileceğiniz, ayrıca belgesele bizzat konuk olan müzisyen ve yapımcılardan bazılarını sayalım: Neil Young, Tom Petty, Stevie Nicks, Trent Reznor (NIN), Rick Rubin, Mick Fleetwood, Lars Ulrich (Metallica), John Fogerty, Jim Keltner, Barry Manilow, Lee Ving (Fear), Krist Novoselic ve Paul McCartney.

Uzun lafın kısası analog kültürün sadece tarih sayfalarında kalmadığına, günümüzde de halen kullanıldığına, hem de sayesinde dijitalden çok daha kaliteli işler çıkartılabildiğine tanık olmak istiyorsanız bu yapımı kaçırmayın. An Impossible Project’in sizde uyandırması muhtemel “olmamışlık” hissini gidermek için birebir.

H. Necmi Öztürk

Bir Cevap Yazın