DRIVE MY CAR: Pişmanlık, Hasret ve İç İçe Geçen Sınırlara Dair Bir Öykü

Haruki Murakami’nin kısa öykülerden oluşan Kadınsız Erkekler (Men Without Women, 2014) kitabından uyarlanan Drive My Car (Doraibu mai kâ) geçtiğimiz seneye ait bir Ryûsuke Hamaguchi filmi. Murakami’nin Kadınsız Erkekler yapıtı söz konusu olduğunda, eserdeki öykülerin ortak noktasının sevdiği kadınları bir şekilde kaybeden ve bunun özlemini ve acısını çeken erkekler olduğunu anımsıyoruz. Filmdeki Yûsuke Kafuku (Hidetoshi Nishijima) karakteri, ki kendisine yazının devamında “Bay Kafuku” şeklinde hitap edeceğiz, eşi Oto’yu (Reika Kirishima) bir beyin kanaması sonucu kaybediyor ve akabinde Anton Çehov’un Vanya Dayı oyununu (Uncle Vanya, 1897) yönetmek üzere Hiroşima’ya doğru yola çıkıyor. Hiroşima’daysa kendisine bir şoför tahsis ediliyor ve Bay Kafuku’ya adeta seçme hakkı verilmiyor. Arabasında geçirdiği münzevi saatler konusunda oldukça titiz olan Bay Kafuku bu alanda ödün vermek istemese de Tôko’nun (Misaki Watari) şoförlüğünü kabul etmek durumunda kalıyor ve ikili arasında katman katman örülen derin bir ilişki doğuyor. 

Reika Kirishima & Hidetoshi Nishijima

Bu ilişkiyle yalnızca genç şoför değil, Bay Kafuku da hem kendisiyle hem de hayatıyla ilgili pek çok şeyi keşfediyor ve bazı gerçekleri kabullenme gücünü kendisinde buluyor. Yetişkinler için -hatta belki de çocuklar değil de yalnızca yetişkinler için- en bariz şeyleri fark edip onlarla yüzleşmek çok zorlayıcıdır, hele de bu konular kişisel bir yön içeriyorsa… Onun dışındaysa yetişkinlerin hayatlarının tamamını değilse de çoğunu yeterince işlenmemiş ve üzerine gidilmemiş suçluluk, özlem, kayıp ve yetersizlik hisleriyle ve hepsinin altında bir zemin oluşturan sevilme ihtiyacıyla geçirdiğini gerek beyazperdede gerek gerçek hayatta sık sık görüyoruz. Drive My Car ise böyle bir yakınlık kurmayı uzaktan yakından arzulamayan, birbirinden çok farklı hayatlara sahip ve birbiriyle alakasız iki insanın birlikte vakit geçire geçire ruhlarında en derin yerlere hapsettikleri gerçeklikleri paylaşabilmesini ve belki de iyileşmek için bir adım atabilmesini konu alıyor. Araba yolculuğu temasıysa tabii ki oldukça sembolik. Karakterler oyun provalarının yapıldığı yer ile Bay Kafuku’nun kaldığı yer arasında mekik dokurken aslında kendi içlerine ve birbirlerinin hayatlarının ayrıntılarına doğru bir yolculuğa çıkıyorlar, en önemlisi de bu yolculukla büyüyor ve gelişiyorlar. Dolayısıyla ne Bay Kafuku filmin başında tanıştığımız adam olarak kalıyor, ne de Tôko

Hidetoshi Nishijima & Misaki Watari

Kendi Hayatında İzleyici Koltuğunda Olanlar

Filme dair ilginç detaylardan bir tanesi oyuncuların isminin geçtiği jeneriğin filmin yaklaşık kırkıncı dakikasında girmiş olması. Kırkıncı dakikaya baktığımızdaysa filmin bu dakikasının Bay Kafuku’nun Çehov’un oyununu yöneteceği Hiroşima Sanat ve Kültür Tiyatrosu’na doğru yola çıktığı dakikaya tekabül ettiğini görüyoruz. Bu yolculuk Bay Kafuku’nun kendisi olmaya, bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmeye ve hayatıyla yüzleşmeye adım atabildiği yolculuk olma özelliğini taşıyor. Dolayısıyla filmin asıl hikâyesi de burada başlıyor diyebiliriz. Zira ilk kırk dakikada gördüklerimiz Bay Kafuku’nun pasif rol oynadığı ve hayatındaki çoğu şeyin direksiyonunu eline alamadığı -manidar bir biçimde arabasının da- dakikalar. İlk kırk dakikada Bay Kafuku’nun eşi Oto’yla tanışıyor, ilişkilerinin dinamiklerine dair pek çok şey öğreniyoruz. Bay Kafuku eşi Oto’nun onu aldattığının farkında ancak bu konuda hiçbir şey yapmıyor ve eşini kaybetmemek için ona bunları bildiğini de belli etmiyor. 

Masaki Okada & Hidetoshi Nishijima

Eşini başka bir adamla birlikte olurken izliyor ve sanki bu hayat üzerinde hiçbir etkisi veya söz hakkı yokmuş gibi sessizce kapıyı çekip çıkıyor, eve gelip bu sahneyle karşılaştığı belli olmasın diye. Bay Kafuku’nun pasifize olmuş karakteri burada özellikle göze batıyor zira izlemek -tıpkı biz seyircilerin de yaptığı gibi- pasif bir eylem. Akabinde kendisinin gözünde bir sorun çıkıyor ve bir süre arabasını kullanamıyor. Az önce sözünü ettiğimiz, direksiyon hakimiyetini kaybetme konusu da burada belirginleşiyor. Belki de Bay Kafuku hayatında pasif bir rol oynayarak kontrol altında tuttuğunu sandığı her şeyin dizginlerini, arabasını kullanması için bir şoför geldiğinde direksiyonu zorla da olsa ona teslim etmeyi başararak salıvermeyi öğrenmiştir. Kontrolünü kaybetmenin çok da kötü bir şey olmadığını öğrenen Bay Kafuku yaşadığı katarsis sonrasında hayattaki en önemli şeyin önüne bakabilmek olduğunu anlamıştır. 

Misaki Watari

Filmin özellikle çarpıcı olan anlarına Bay Kafuku’nun arabasında Vanya Dayı’dan replikleri dinlediği sahneleri örnek gösterebiliriz. Bu repliklerin, daha doğrusu oyunun içinden Vanya Dayı karakterinin repliklerinin çıkarılmış halinin Bay Kafuku’nun eşi Oto tarafından seslendirilmesi ve Bay Kafuku’nun bunlara Vanya Dayı olarak cevap vermesi çok manidar. Zira diyaloglara dikkat edecek olursak bunlar Bay Kafuku’nun eşiyle arasında olup bitenler üzerine bir yüzleşme niteliği taşıyor. Filmde neredeyse tüm karakterler anlatı boyunca bir şekilde kendileriyle yüzleşiyor diyebiliriz. 

Sonia Yuan & Masaki Okada

Kötü bir üne sahip Kōji Takatsuki (Masaki Okada) her ne kadar itici bir karakter olsa da Bay Kafuku’yla arabada sohbet ettiklerinde ve Takatsuki ona içini açtığında onda da sevilecek veya anlaşılacak bir şeyler görüyoruz kolaylıkla. Bu da izleyiciye her karakterin duyulabilecek bir hikâyesi, bariyerlerini kaldırdığında dinlenebilecek bir ruhu olduğunu düşündürüyor. Filmdeki diğer karakterlerin aksine oldukça aktif bir karakter Takatsuki, hatta belki de fazla aktif ki kişisel hayatında şiddet de dahil pek çok sorun bulunuyor. Ancak bu sorunlara rağmen Takatsuki, Bay Kafuku’nun eşi Oto için beslediği “asil” hislerle ve dürüstlüğüyle hem Tôko’nun hem de Bay Kafuku’nun güvenini kazanıyor. Bu açıdan baktığımızda, birbirinden tamamen bağımsız iki insanın aynı kişiyi bambaşka şekillerde sevebileceğini görüyoruz. Bu durum, sevgilerden birini geçersiz kılmıyor elbette. 

Hidetoshi Nishijima & Misaki Watari

“İnsan Olma” Yolculuğunda Birbirinin Elini Tutabilmek

Drive My Car’ın hikâyesi izleyicinin gözleri önünde kendiliğinden çözülürken, film görsel olarak çok daha yalın ve sakin bir düstur belliyor. Filmin görsel açıdan özellikle öne çıkan tek noktası belki de “graphic match cut” yani “şekilsel eşleşmeli kesme” kullanılan yer. Bu kurgulama türünün Türkçe çevirisi elbette ki durumu yeterince açıklamadığından biz filmden bir örnekle açıklayalım: Filmde arabanın dönmekte olan tekerleklerinin bir sonraki sahnede müzik veya ses kaydı dinlemek için kullanılan kasetlerin makaralarına dönüştüğünü görüyoruz. Dolayısıyla “şekilsel eşleşmeli kesme”yi birbirine görsel olarak benzeyen iki ögenin kullanıldığı bir kurgulama tekniği olarak tanımlayabiliriz. Bu teknik, sahneler arası yumuşak bir geçişi sağlamakla kalmayıp, kasetteki kayıt ilerledikçe arabanın da kendi yolunda ilerlediğini hatırlatıyor. Zira oyun, yolculuk ve karakterlerin öyküleri bir bütün. Bunun dışında Drive My Car için yumuşak ve göze batmayan, dinlendirici tonlara, bol bol araba içi çekimlere ve yolculuk çekimlerine sahip bir görsellik sunuyor diyebiliriz. 

Yaklaşık üç saat süren film, izleyicisini asla yormuyor. Filmdeki hiçbir şey fazlalık gibi gelmemekle beraber, filmin akışı tıpkı Tôko’nun araba sürüşü gibi “yumuşacık”. Dolayısıyla filmin sizi nereye götürdüğünü yol boyunca fark etmiyor, daha doğrusu önemsemiyorsunuz. Zira yolculuk vardığınız yerin kendisinden daha önemli. Buna ek olarak film, insan ilişkilerinin nasıl her duyguyu aynı anda içerebileceğini ve insan olmanın kompleks olmak demek olduğunu gösteriyor. Tôko müthiş araba kullanışını annesine borçlu olduğunu söylerken ve ona teşekkür ederken, aslında bu hikâyenin altında ciddi bir şiddet öyküsünün olduğunu öğreniyoruz. Güç “dengesinin” ekstrem bir biçimde kurulduğu bu anne-kız ilişkisinde öfke, korku, içerleme, yalnızlık ve sevgi ihtiyacı aynı anda var. Öyle ki Tôko annesinin karakter bölünmesi sonucu ortaya çıkmış ikincil karakterini en değerli varlığı sayıyor. Yine de bu sevgiye ve arkadaşlığa duyulan ihtiyaç, Tôko’nun annesinin ölümüne engel olmaya çalışmasına yetecek kadar kuvvetli değil, zira içerleme çok güçlü. Yine de bu, Tôko’nun suçluluk duygusunu perdelemiyor. Aynı şey Bay Kafuku için de geçerli. Birer insan olarak bu duyguların hepsini hisseden bu ikili ortak paydada buluşup sarıldıklarında içlerinde bir şeyler tamamlanıyor sanki. 

En İyi Film, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Uluslararası Film ve En İyi Yönetmen dallarında Oscar’a aday olan Drive My Car bizleri konuşmasak da, kelimelere dökemesek de birbirimizin yüz ifadelerinden kalplerimizdekileri anlamaya, en azından duymaya çalışmaya itiyor belki de. Tiyatro oyunundaki en etkileyici performanslardan birini gerçekleştiren kişinin (Park Yu-rim‘in canlandırdığı Lee Yoon-a) işaret diliyle yani neredeyse hiç ses çıkarmadan iletişim kuran bir kadın olması bize “duymaya” dair pek çok şey anlatıyor. Nitekim Tôko’yu ve Bay Kafuku’yu birbirine bağlayan şey yolculukları esnasında saatlerce konuşmaları değil, birbirlerini arka planda başka sesler varken dahi duyabilmeleriydi. Birbirimizi duyabilmek dileğiyle…

Ece Mercan Yüksel

Park Yu-rim & Hidetoshi Nishijima

İlgili okuma: Wheel of Fortune and Fantasy (Ece Mercan Yüksel)

Bir Cevap Yazın