Bu yazımızda efsanevi Fransız yönetmen Robert Bresson’un, Georges Bernanos’un 1937 tarihli romanından esinlenerek 1967’de çektiği Mouchette adlı filmi kısaca ele alacağız. Şimdiden iyi okumalar dileriz. Konusundan kısaca bahsedelim; yaşamakta olduğu Fransa kırsalında her şeyden ve herkesten nem kapacak hale gelmiş, kasabanın adeta nefret objesi olan ergen Mouchette’in (Nadine Nortier) hayatı çokça takılmaya başladığı ormanda tanıştığı alkolik korucu Arsène’le (Jean-Claude Guilbert) tanışmasıyla değişir. Robert Bresson’un Mouchette’i daha ilk sahnesinden itibaren izleyiciyi içine çekmeyi başarıyor. Yaşamakta olduğu dünyanın içinde adeta boğulduğunu, nefes alamadığını söyleyen Mouchette’in kendisini daha ilk karede görüyoruz ve film böylece başlıyor. Okumakta olduğu okulunda uğradığı akran zorbalığı, öğretmeninden ve babasından gördüğü şiddet, ölmek üzere olan annesi, alkolik ve tacizkar Arsène derken Mouchette bir noktadan sonra hayatın anlamını kaybetmeye başlıyor artık.

Kendisini özgür ve mutlu hissettiği yerlerden olan orman ve lunaparkta genellikle toplumsal baskıdan kaçmaya, duymamaya, duyduğunda da karşılık vermemeye çalışıyor. Film boyunca yaşadığı aşağılanma karşısında arada bir fonda duyulan kilise çanı da hayli manidar ve güçlü bir alt metin içeriyor. Bresson’un bu cesur seçimi bazı dinî kurumların toplumsal yozlaşma, ötekileşme ve aşağılama kavramlarıyla yan yana bulunabileceğini ima ederken Mouchette’in hayatının da aslında bu yönde değişmesinin maalesef imkânsız olduğunu anlatıyor.

İçinde yaşamakta olduğu kırsal taşrada yardım için evlerine uğradığı her sakinden işittiği hakaret, taciz ve iftiralar bir noktadan sonra artık Mouchette’in zihnine de işliyor ki artık ayakkabılarını bilinçli bir şekilde çıkartarak, denk geldiği çamur birikintilerine basa basa yürüyerek ve bu çamur izlerini girdiği her eve, binaya bırakarak halk tarafından kendisine yakıştırılan kirliliği onların yüzlerine vurmaktan çekinmiyor. Bunun haricinde okul çıkışlarında kendisinden her daim nefret eden ve akran zorbalığı yapan sözüm ona arkadaşlarına çamur parçaları fırlatarak en azından onlardan intikamını bir şekilde almayı başarıyor.

Tesadüfen tanıştığı Arsène ise Mouchette gibi köyde kendine düşmanlar edinmiş, alkolik bir köy korucusu olarak karşımıza çıkıyor. Başlarda kanadının takıldığı ağaç dalı yüzünden can çekişen kuşu kurtarıp gökyüzüne salması Arsène ile alakalı olarak içimizde sıcak duygular oluşmasına neden oluyor, ne de olsa Mouchette’in o kanadı dala sıkışıp yerde can çekişmekte olan kuştan hiçbir farkı yok aslında. İçinde yaşadığı hayatın kendisine dayattığı müthiş sıkışmışlık hissi Mouchette’in Arsène’den olumlu anlamda bir şeyler ummasına da sebep oluyor. Ancak eninde sonunda Arsène ile ilgili yaşayacağı müthiş hayal kırıklığı artık Mouchette’in içinde en ufak bir umut kırıntısı dahi kalmamasına neden oluyor.

En sonunda Mouchette içinde yaşadığı dünyanın kendisine, kendisi gibilerine izin vermediğinin, vermeyeceğinin bilinciyle gelinliği andıran beyaz bir elbise giyerek kendi sonuna kendi iradesiyle yuvarlanıyor. Yuvarlanışı da uzun sürüyor aslında, birkaç kez denemesi gerekiyor ama en sonunda istediğini alıyor. Kendi sonu bile doğanın önüne çıkardığı zorluklara rağmen oluyor. Buradan da Mouchette’in artık %100’ünü verdiği dünyadan %100 ile reddedildiğini anlıyoruz ve gölette huzur bulabileceğinin verdiği ihtimallerle film sonlanıyor.

Robert Bresson, mümkün mertebe minimal çekimler, senaryo ve anlatı diliyle çok evrensel bir hikâyeyi, günümüzde halen çokça yaşanan bir öyküyü büyük bir ustalıkla anlatıyor. Herhangi bir abartı, süslü bir dil kullanmadan, tamamen gerçek mekanlarda, Mouchette rolüyle adeta devleşen ve ona bürünen Nadine Nortier’nin büyüleyici performansıyla Mouchette hem 60’ların rüzgarını arkasına alan çok evrensel bir büyüme hikayesi, aynı zamanda da o dönemin ergenlerinin ve gençlerinin muzdarip olduğu sıkışmışlığın da güçlü bir panoraması olarak sinema tarihindeki yerini almayı rahatlıkla başarıyor.

