THE SWEET EAST: Lewis Carroll’ın Alice’i Dünya’ya Ayak Bastığında

Bir güneş lekesi gibi yanağınızda iz bırakabilecek ve izleri tüm bir kış sezonu hissedilmeye değer olan bir yaraya merhaba der gibi geçtiğimiz L’Étrange Festival’de dikkatimizi çeken Sean Price Williams’ın The Sweet East (Tatlı Doğu Yakası, 2023) filmi tam anlamıyla bir yolculuk filminin tüm olasılıklarını keşfediyor. Bunu yaparken hem düşsel hem de fiziksel olarak fantezi ve gerçeklik arasındaki dengeyi her zaman koruyor. Sinemanın farklı dallarında uzun yıllar çalışmış deneyimli sinemacının ilk uzun metraj filmi olan The Sweet East, Alice Harikalar Diyarı temasının işlevselliğini kullanıp içerik olarak farklı bir yol çizerek başı ve sonu belirsiz bir yolculuğun kişisel haritasını çıkarıyor. Ana karakter Lillian’ın (Talia Ryder) peşinden mekânsal olarak savrulduğumuz bir alan içerisinde seyirci olarak kimi zaman hedefi olmadan salt bir şekilde dolaşan içi temiz bir zihni deneyimlerken kimi zaman ise çeşitli düşüncelerin sığmayıp dışarıya taştığı bir kitle olarak alanların içerisine nüfuz ediyoruz. Karanlık gerçekler bu filmde eğer suyun üzerinde yüzen birer yansıma ise yönetmen bu yansımaların üzerine birbirinden renkli çiçekler fırlatıyor. Bu şekilde bildiğimiz ve anlam verdiğimiz bağlamda bir Alice serüveni sadece üzerine cici kız kıyafetleri giymiyor, aynı zamanda üzerine geçirmiş olduğu her bir nesnenin bilincine de varıyor.

Talia Ryder

Olmayan Bir Tür: Düş Kuranlar

Film, alt yapısı gereği toplumsal hiciv göndermeleri ile beslenmiş ancak genel hatlara bakıldığında film boyunca ciddi bir koşuşturma halinde olan Lillian’ın, izleyiciyi ciddiyete davet ettiği anların sayısı ise oldukça az. 29. L’Étrange Festival’in seçkileri arasında dikkatimizi çeken The Sweet East’in kendisine has bir dokusu var. Bu doku daha çok kısa ancak dönemin belli anlarına izini bırakmış olan bazı video kliplerini anımsatıyor. Öte yandan yönetmenin, şarkıcı Sabrina Carpenter’ın son video çalışmalarına da imza attığını göze alacak olursak onun ilk uzun metraj çalışmasının renk tonlarını az çok tahmin etmek mümkün. Her şeyin bir okul gezisine ait dinamiklerle başladığı filmin kompozisyonu sadece Lillian’ın izin verdiği ölçüde izleyiciyi kendi karesi içerisine alıyor. Bu türden, hedefin tam ortasına konan kameranın yeri kimi zaman dördüncü duvarı yıkıyor kimi zaman ise kendi akışını tamamen bir tiyatro oyunu sahnesine çeviriyor. Bu şekilde fark ettirmeden oluşan anlatım biçimi tür olarak macerayı seçerken kendi prangalarını, atlamak üzere çıktığı köprüden aşağıya fırlatıyor.

Ayo Edebiri (sağda)

Kişiye Özel Motivasyonu Mümkün Kılmak

Her sekansta her zaman ziyaret edilebilecek başka yerlerin olduğu fikrine görsel kompozisyonla izleyiciyi hazırlayan The Sweet East, mutlak bir özgürlük rüzgarını her bir karakterinin üzerine doğru estiriyor. Bu dışavurumun sadece içerik ve anlatı akışına saplanıp kalmaması, bunun yanı sıra görsel düzlemde de kendisini açığa vurması yönetmenin bağımsız Amerikan Sineması’na yaptığı katkıların (kendisi 100’ün üzerinde filmde görüntü yönetmeni olarak çalışmış) sağlam bir simgesi olarak karşımıza çıkıyor. Sean Price Williams’ın daha önce Abel Ferrara, Alex Ross Perry ve Safdie Kardeşler ile birlikte çalışmış olduğu bilgisi, izleyiciye yönetmenin sinemasal duruşu hakkında bazı ipuçları verebilir. Görsel üslubunu biçimsel olarak yumuşak, içerik bakımından ise hayli yoğun bir anlatı iskeletiyle birleştirerek geniş bir anlatı kompozisyonu yaratan yönetmen Williams, The Sweet East’in anlatı akışı boyunca her sekansında aynı rengin farklı tonlarına geçiş yaparak bir anlamda ana karakterin ruh halini kostümler dışında filmin renk paletine de uyguluyor. Zaman zaman filmin görsel kompozisyonunun grenli görüntüler eşliğinde karşımıza çıkmasının bir diğer nedeni de, görsel anlatımın bu palete bağımlı olmasıdır. Bu şekilde filmin her bir karesi tıpkı içeriğinin akışındaki asi yapı gibi, birkaç kez kompozisyonunun önüne geçerek göz kırpar.

Talia Ryder

Düş Görmeye ve İnsan Gibi Olmaya Hak Tanınmayanlar

Hem somut hem de soyut olarak filmin sekanslarından dökülen Amerikan yapısının kendisine özgü dışavurumu bir hayalet gibi filmin her yanında dolaşırken, başrol oyuncusu Talia Ryder’a eşlik eden diğer isimler de dikkatimizi çekiyor. Bunlar arasında Jacob Elordi (Ian), Ayo Edebiri (Molly), Simon Rex (Lawrence) ve Jack Irv (Troy) sayılabilir. Her bir karakterin kendi başının üzerinde dolaşan grimsi bulut parçaları filmin genel ritmine bir nihilizm aurası kazandırıyor. Bu şekilde aradan geçen bir sekansın bir önceki için herhangi bir telafisi olmuyor. Sadece kendi içerisinde sentez oluşturduğu kadar, kendi hakikatini de savunan The Sweet East, hem fiziksel dünyada hem de bir fantezide gezgin olmanın en tehlikeli yollarından geçerek kendi rehberini yaratıyor. Son derece özgürlükçü ve radikal tercih yansımasıyla tüm kompozisyon boyunca akışın her bir detayına sadece kendisi hâkim olan Lillian, Amerika’nın sınırlarını kendisine mutlak bir çit olarak örüp sonra bu çitlerden atlamaya çalışıyor.

Simon Rex, Talia Ryder

Anlatıcı bakımından tarafsız bir ışık gibi etrafa kıvılcımlarını saçan senaryonun pratik olarak hedef aldığı herhangi bir özne yapısı olmasa da anlatım yapısının hiciv yanı hissedilmeyecek ölçüde değil. Filmin senaryosuna imza atan Nick Pinkerton, fanusun içerisinde Lillian için özenle yaratmış olduğu bireysel ve özgün, özgürlükçü yapıyı yeri geldiğinde Lillian’dan yoksun bırakarak bir nevi çaktırmadan hicvettiği özne ve nesneyi önceliyor ancak doğrudan herhangi bir duruma işaret etmiyor. Bu da filmin akışını takip etmek açısından merak uyandırıcı bir alan açıyor. Sean Price Williams’ın bir anlamda alışılmış manadaki masal biçiminde sunmuş olduğu The Sweet East, Amerika’nın sözlük anlamını sıcak havada, atmosferde dans eden bir yelpaze gibi kullanıp onu toplu olarak görülen bir ortak rüyada, Freud-vari bir tutumla yorumluyor.

Burcu Meltem Tohum

Filmin alternatif afişleri

Bir Cevap Yazın