DİLAN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ: Neoliberalizmin Kuşattığı Dilan ve Çoğulları

Yönetmenliğini Umut Şilan Oğurlu’nun, senaristliğini Oğurlu ile Mislina Bağrıyanık’ın gerçekleştirdiği, başrolünde Sude Belkıs Akgün’ün yer aldığı Dilan Hakkında Konuşmalıyız (2024), uzun meselelere dokunan kısa bir film. Altı sene önce Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nin Sinema ve Televizyon bölümünden mezun olan ve iki ay sonra otuzuna basacak Dilan “üretememe sorunu” yaşar. Dayısının (Emrah Özdemir) emlak ofisinde part time olarak çalıştığını söyleyen Dilan’ın hayatındaki bu uzun süreci belgesel ekibi takip eder ve Dilan’ın hayatında yer alan çeşitli insanlarla da konuşarak onun geçmişi hakkında bilgiler edinir. Sahte-belgesel türüne oldukça yakın duran bu kısa film özünde Dilan üzerinden, birçok Dilan’ı anlatmaktadır.

Dilan ilk ve belki de son övgüsünü anaokulu karnesine kısa bir not düşen öğretmeninden almıştır. “Kendini ifade eden, lider olmayı seven, başarılı bir öğrencimizdir”. Dilan bu yaşından sonra ne kendini ifade edebilmiş ne lider olabilmiş ne de bir başarıya imza atabilmiştir. Altı yaşından sonra çürümeye başlayan Dilan’ın anı kutusunda yer alan başarı madalyonu bile kendisine ait değildir. Hem somut olarak odasının bir köşesinde hem de soyut olarak zihninin bir tarafında tozlanmış anılarının içerisinde bile kendine ait bir başarı yer almamaktadır. Devşirilmiş başarılar üzerinden sahte anılarla kendine bir başarı hikayesi yazmaya didinip durmuştur. Annesi (Ayşe Lebriz Berkem) bile Dilan’ın akıllı ama tembel bir çocuk olduğuna vurgu yapar. Dilan’ın başarılı olup olmayacağı sorusuna “İnşallah” yanıtı vererek kaderciliğinin altını çizer ve kendi kızına olmayan inancını kadercilikle kapatmaya çalışır.

Sude Belkıs Akgün

Dayısının emlak ofisinin duvarında Dilan’ın sinema ve televizyon lisans diploması asılıdır. Emlak ofisinde asılı duran sinema diploması gibi Dilan da hayatın hiçbir alanına ait olamama durumu içerisindedir. İçinde bulunduğu her mekâna ve olaya bir absürdizm bulaştırır. Hem odasının hem de emlak ofisinin mantar panosuna asılmış “Potansiyelini keşfet”, “Başlamak için iyi hissetmen şart değil ama iyi hissetmen için başlaman şart!” notları neoliberal toplumun birey odaklı aldatıcı başarı hikayelerinin birer billboard’u gibidir. Dilan’ın odasının duvarlarında asılı olan Greta Gerwig’in Frances Ha (2012) ve Agnès Varda’nın Le Bonheur (1965) filmlerinin afişleri de dikkat çeker. Her iki film de kadın yönetmenler tarafından çekilen ve kadınlık deneyimlerini merkezine alan filmlerdir. Frances Ha’da Frances karakteri uzun bir süre üretememe sorunu yaşamasına karşın en sonunda başarılı olmanın yolunu bulur. Le Bonheur’de ise Thérèse karakteri intihar eder ve yerini bir başka kadın doldurur. Dilan’ın gelecekle kurduğu ilişki bu iki filmin kadın karakterleri ile paralellik taşır. Ya Frances gibi en nihayetinde üretebilecek ve başarılı olacak ya da Thérèse gibi yeri başka kadınlar tarafından doldurulacaktır.

Dilan’ın üniversite arkadaşı (Elif Özdemir) üniversite zamanlarında oyunculuk yapıyor olsa da şu anda bir bankada çalışmaktadır. Diğer arkadaşları da sinema sektöründe tutunamayan veya bir yerden başlayamayan kişilerdir. Nuri Bilge Ceylan ve Emin Alper’in gençlik değil olgunluk zamanlarında ilk filmlerini çektiklerini arkadaşlarıyla konuşurken Dilan “onların sayılmayacağını” belirtir. Onlar sayılmamaktadır çünkü Dilan için onların filmleri belirli formüller üzerinden üretilmiştir. Bu formüller de yalnızlık ve var oluş krizi yaşayan “erkekler”dir. Dilan’ın odasında asılı olan film afişlerinden de nasıl bir sinema anlayışı ve üretme amacı içinde olduğu anlaşılır. 1980’lerden itibaren Türkiye sinemasında görülen yalnız, toplumla anlaşamayan erkek dramları yerine kadınlığı ve kadınlık deneyimlerini konu edinen filmler Dilan’ın sinema anlayışını oluşturmaktadır. İçinde yaşadığı hayatı da tam anlamıyla bu anlayışla uyuşur nitelikler taşır.

Sude Belkıs Akgün, Nur Sürer

Üretememe sorununa bir çare bulmak amacıyla hem dahiliyeye hem de psikiyatriye başvuran Dilan içinde bulunduğu durumu rasyonel nedenlerle bağdaştırma çabasındadır. Oysa ki Dilan yaşadığı dönemin ve toplumun neoliberalleştirilmiş bireyidir. Neoliberalizm kadınları “girişimci bireyler” olarak konumlandırarak kendi başarı hikayesini yazan, bireysel rekabetle yükselen, öz-girişimci bir figür olarak niteler. Bu anlayışa göre kadının kurtuluşu kişisel çabaları ve piyasalar içindeki başarıları yoluyla gerçekleşebilmektedir. Eşitsizlik sistemin bir sorunu olmaktan çıkarılır ve bireysel bir “yetersizlik” olarak görülür. Ancak çoğu zaman başarılı olmak sınıf, cinsiyet, ırk, coğrafya ve aileden gelen kaynaklar gibi faktörlerle belirlenmektedir. Bireyler arası veya toplumsal dayanışma değil bireysel güçlenme ön plandadır. Neoliberalizm feminist değerleri de birer reklam kampanyasına dönüştürür. “Güçlü kadın”, “kadın gücü”, “tuttuğunu koparan kadın” gibi kavramlarla gerçek eşitliği değil marka değerleri yaratmayı amaçlar. Neoliberalizmde başarı azınlık bir kesim için geçerlidir, geri kalan kesim başarısızlık ve yetersizlik psikolojisiyle yalnızlaşır. Adorno’nun egemen ideolojiler tarafından belirlenen ve toplumu şeyleştiren kültür endüstrisi de 21. Yüzyılda neoliberal ideolojiye hizmet edip bireysel başarı aldatmalarını kitle iletişim araçları ile topluma empoze etmektedir.

Milenyum ve Z kuşağı neoliberal düzen içine doğmuşlardır. Bu iki kuşağın hissettikleri güvensizlik ve yalnız bırakılış sisteme değil bireylere yüklenen sorumluluklardan ileri gelmektedir (Görmez, 2021: 520) [1]. Neoliberalizm için özne ve vatandaş yoktur, sistem içinde aktif ve pasif olan bireyler vardır (Miller ve Rose’dan akt. Görmez, 2021: 520). Neoliberalizmin sunduğu başarı hikayeleri gerçek eşitsizlikleri gizleyen ve başarısızlığı bireysel yetersizlik ve kusur gibi gösteren bir yanılsamadan ibarettir. Bireyleri sürekli olarak “hayallerini gerçekleştir”, “en iyisi ol” baskısıyla tüketirken kolektif değişim ve dayanışma imkanlarını da bastırır.

Filmde de geçen Chuck Palahniuk’un Fight Club (1996) eserinde yer alan “Biz televizyon izleyerek; milyoner, sinema tanrısı ya da rock yıldızı olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız. Hepimiz heba oluyoruz. Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafetler peşindeyiz. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız! Bir amacımız ya da yerimiz yok. Ne büyük savaş yaşadık ne de büyük buhranı. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. En büyük buhranımız; hayatlarımız.” alıntısıyla neoliberal düzende üretim odaklı değil tüketim odaklı bir toplumun varlığının altı çizilir. Bauman’ın da belirttiği gibi tüketim kolektif bir eylem gibi gözükmesine rağmen yapısal olarak yalnız bir eylemdir (Bauman’dan akt. Görmez, 2021: 519). Daha çok kazanmak, daha çok çalışmak ve daha çok harcamak neoliberal bireyin kendini metalaştırması ile mümkün olabilmektedir.

Ayşe Lebriz Berkem

Filmin sonunda Dilan’a asıl sorunun ne olduğu sorulduğunda “Sanki zihnim bir hapishane, anahtarlar elimde ama kilidi açamıyorum.” cevabını verir. İleri kapitalizmin neoliberal ideolojisi tam olarak bireyin kurtuluşunun bireyin kendi elinde olduğunu bu şekilde tanımlamaktadır. Başarısızlık bir hapishanedir ancak buradan çıkışın anahtarı bireyin kendi elindedir. Bu hapishaneden çıkamaması da bireyin yine kendi başarısızlığı ve yetersizliği ile ilgilidir. Ancak bu sistem içinde sıkışıp kalmış ortanca kuşak ne bir şeyin öncüsü ne de bir şeyin ardılı konumundadır. Ortanca ve geçiş kuşağı olmasına rağmen bu kuşağın bireyleri neye geçileceğini ve nasıl geçileceğini ön görememektedir. Anahtarlar sistem tarafından elimize verilmiştir ancak kilit sistematik olarak sürekli değiştirilmektedir. Kilidin sürekli değiştirildiğinden bihaber olan bizler elimizdeki anahtarın kilide uygun olmamasını düşünmek yerine kilidi açmakta başarısız oluşumuza odaklanırız. En sonunda ise bu arada kalmışlığı yaşayıp bitirirken belki de hepimiz bir ağızdan Dilan ile aynı şeyi söylemekteyizdir; “Çok saçma oldu. Tekrar deneyebilir miyim?

Berfin Tutucu


[1] Görmez, A. B. (2021). Neoliberal özne olarak Z kuşağı. Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 23(2), 509-530.

Bir Cevap Yazın