ROSE – Ataerkil Toplumsal Mutabakat

Markus Schleinzer’in Alexander Brom ile yazdığı ve Schleinzer’in yönettiği Rose (2026), hem başroldeki usta isim Sandra Hüller’in performansı sayesinde hem de 17. yüzyılda geçmesine karşın güncel bir konuya işaret etmesi nedeniyle uluslararası basında çok ilgi gördü ve Berlin, Hong Kong, İstanbul gibi önemli festivallerden ödüllerle (en iyi oyuncu, en iyi senaryo) ayrıldı. Filmde özetle, uzun süren bir savaş (yanlış hatırlamıyorsam 1618-48 arasındaki Otuz Yıl Savaşı) sonrasında soylu bir erkek kılığında, gerekli evraklarla birlikte az çok aşina olduğu bir köye gidip hakkı olan evi ve toprağı almayı başaran Rose’un (Sandra Hüller) 17. yüzyıl Avrupa’sına hakim olan toplumsal kurallarla mücadelesi anlatılıyor. Belgeleri de savaşta şehit olan, söz konusu toprakların gerçek sahibinden almış, incelikli bir toplumsal eleştiri barındıran kendi cümlesiyle söylersek “pantalon giymek daha rahat” olduğu için böyle bir yola başvurmuştur.

Sandra Hüller

Baştan sona siyah beyaz çekilmiş olan yapımın estetik duruşu elbette sadece renk seçimine değil, sinema sanatına bağlı veya ondan bağımsız birçok tercihe ve yaratılan atmosfere de dayanıyor, tüm bu açılardan görüntü yönetmeni Gerald Kerkletz çok iyi bir iş ortaya çıkartmış. Oldukça fazla ekran süresine sahip olan ve hikayede kilit noktada bulunan Suzanna karakterine hayat veren Caro Braun da kesinlikle filmin artılarından. Dönemsel tutarlılıklar, hareket, kıyafet ve konuşmaların döneme uygun olması gibi kronolojik ayrıntılarda bir sorun olmasa da, filmle ilgili eleştireceğimiz tek nokta, Rose’un yargıca neden bu şekilde davrandığını açıklarken kullandığı sözcükler, yüz ifadeleri ve genel davranış ve tutumu. Üstelik bu oldukça minimal bir ayrıntı gibi görünse de, aslında filmin en önemli, dolayısıyla da en zayıf noktası. Bu kısmı açmadan önce dönemsel tutarlılık nedir onun altını çizmeye çalışalım.

Dönemsel Tutarlılık Nedir, Ne Değildir?

King Arthur: Legend of the Sword (2017) filminde karalama kampanyası şeklinde eleştirilen İngiliz aksanı beni hep gülümsetmiştir, aksanın kendisi değil, eleştirilerek “gerçekçi” bulunmaması. Komik, çünkü Kral Arthur gerçek bir kişi değil: 400’lü yıllarda yaşamış bir savaş şefinin (dux bellorum), kral süsü verilerek 800’lü yıllarda başından geçenleri anlatan, 1200’lü yıllarda yazılmış edebiyat metinleri dışında ortada tarihsel bir kişilik yok (bu konudaki yazı için bkz). Günümüzde benzer bir tartışma ortamı Nolan’ın The Odyssey filmi için de alevlendi, “gerçeğe uygun değil” çığlıkları havada uçuşuyor. “Efsane, gerçeğe uygun değil” (!) yani efsane’nin sözlük tanımında yer alan cümle mi eleştiriliyor? Gerçeğe uygunluktan sonra gelen ikinci eleştiri, “yazıldığı döneme uygun değil” eleştirisi. Üstelik bunu Homeros’u İngilizce’ye çeviren Emily Wilson’ın bile dile getirmesi şaşırtıcı. Homeros’un şiirini, Kral Arthur efsanesini veya daha yakın eserleri analım, Molière’in, Corneille’in tiyatro eserlerini yazıldıkları döneme uygun sahnelesek veya filme uyarlasak ne kadar bu dönemden kopuk, düpedüz anlaşılmaz ve tabii ki sıkıcı üretimler ortaya çıkardı kim bilir. Dönemin dilini, insanların jestlerini, esprilerini anlayamayacaktık ki. O zaman filmi 2026’da çekmenin, piyesi 2020’lerde sahnelemenin ne anlamı var? 

Ortaçağ / Rönesans dönemine ait hemen birkaç espri örneği verelim: “Omnis clocha clochabilis, in clocherio clochando”. Espri bu kadar. Fransız yazar Rabelais, bir latince hocasının kurduğu bu latince cümlede (Gargantua, Bölüm 19) yer alan yanlışlar nedeniyle okurun kahkaha atmasını amaçlamış. Başka bir örnek: “Kadının biri işleri yolunda gitsin diye köy papazının avucuna yağ damlatıp duruyormuş.” Bu cümleden sonra da gülmeniz gerek normalde çünkü bir ortaçağ deyiminin yanlış anlaşılması söz konusu. Eski dönemlere ait eserleri “dönemine uygun” çekmek istiyorsanız bol şans. Odysseia’daki “bana zarar veren kişinin adı hiçkimse” kelime oyunu nasıl bugün kulağa pek “efsanevi” gelmiyorsa, saydığım espriler de aynı konumda. Çevirmen Emily Wilson’ın Nolan’ın The Odyssey’ini “fazlasıyla güncel ve sıradan” bulması da şaşırtıcı, çünkü kendisi de, zaten daha önce çok önemli isimler tarafından defalarca çevrilmiş olan bir metni, “taze bir soluğa ihtiyaç vardı” gerekçesiyle yeniden çevirmiş. Demek ki 1900’lerin başında veya 1960’larda yapılan Homeros çevirilerini eski bulmuş. Bu minvalde metni günümüz seyircisi için daha ulaşılır hale getiren Nolan’a kızması, en hafif tabiriyle tutarsız bir hareket. Ayrıca Ilyada ve Odysseia eserlerini yazıldığı döneme uygun bir şekilde deneyimlemek isteyen, bir deftere notlar alarak destanları okusun, sinema bu iş için yanlış istikamet.

Konumuza dönelim. Kronolojik veya dönemsel tutarlılık elbette bir uyarlamada veya bir eserde son derece önemli, dönemsel tutarlılık yoksa zaten eserin türü değişiyor; komedi, parodi veya hiciv türüne kayabilir. Ama diğer durumlarda, tutarlı bir anlatı elbette başat öneme sahip. Ne var ki dönemsel tutarlılığı kullanılan dil olgusuna indirgemek hiç pratik değil, zira bugün anadili Fransızca olanlar dahi, 1600’lerde yaşamış olan Corneille’in Fransızcası karşısında hiç rahat değiller, en iyi ihtimalle %65’ini anlayabiliyorlar. Daha da geri gittiğimizde dil konusunu nasıl çözeceğiz? The Odyssey’de herkes Grekçe konuşunca rahat bir nefes mi alacağız? Kölelerin Grekçe mi yoksa getirildikleri yörenin yerel dillerinden birini mi kullanması daha doğru olur? Film 2700 yıl önce yaşamış insanlar için çekilmiyor ki. Sözü daha fazla uzatmadan şu sonuca varabiliriz: Bir eserde kronolojik ve tarihsel, dönemsel tutarlılık bağlamında ayrıntılara elbette dikkat edilmesi şart, ancak bu detayları “dönemin dili, dönemin jestleri kullanılmalı, efsane ise efsanevi atmosfer kurulmalı” gibi direktifler üzerinden uygulamaya kalkışmak, çözümden çok sorun yaratacaktır. Jestler bugünün insanının anlayacağı, Metz’in deyimiyle ilgili kodların dilyetisine sahip olan seyircinin anlam evrenine yakın şekilde yansıtılmalı. Öte yandan “dönem insanının hayata bakış açısı” söz konusu olduğunda daha dikkatli olmak ve onu kesinlikle günümüze uyarlamamak gerek, bunu Rose üzerinden açıklamaya çalışalım.

Caro Braun, Sandra Hüller

Rose ve Günümüze Taşınan 17. Yüzyıl İnsanı

Eğer okuduysanız yukarıda maruz kaldığınız söylenmeyle karışık dönemsel tutarlılık atıp tutmalarım açısından Rose’da herhangi bir sıkıntı yok, yukarıdaki paragrafın son cümlesinde bahsettiğim kısım hariç. Dolayısıyla Rose coğrafî olarak, tarihsel ve kronolojik bağlamlarda, kıyafetler, genel davranışlar ve jestler, tüm bu açılardan dönemsel açıdan tutarlı. Ne var ki filmin en zayıf noktası dediğimiz kısım, aynı zamanda en hassas, yüze göze bulaştırmamak için en çok dikkat edilmesi gereken noktalardan biri ve kanımca senaristler ve yönetmen bu noktada biraz tökezlemişler. Bahsettiğim kısım, Rose’un foyası ortaya çıktıktan ve yakalandıktan sonra, bir bakıma “toplum düzeninin koruyucusu” konumundaki yargıçla yaptığı birebir konuşma. Bu kısım çok önemliydi çünkü toplumun, Rose’a neden bu kadar kızdığı, onu neden tutukladığı biz seyircilere açıkça söylenecekti. Güzel bir şekilde de açıklandı konu, “toplum olarak bir mutabakat, karşılıklı bir anlaşma içindeyiz ve siz yanıltıcı hareketlerinizle bunu bozdunuz, çiğnediniz” dedi yargıç kısaca. Söz konusu mutabakatın erkek egemen topluma uygun olduğunu, filmde bahsedilen anlaşmada kadınların ikinci sınıf vatandaş gibi görüldüğünü de eklemek önemli, yargıç doğal olarak bu konulara değinmiyor. Bu konular biraz da Sandra Hüller’in karakterine emanet edilmiş gibi görünüyor, kağıt üzerinde güzel bir manevra ancak sinemasal düzlemde tam da burası fazlasıyla ters tepmiş. 

Sandra Hüller

Yargıcın “neden erkek kılığına girdiniz?” minvalindeki sorularına Rose’un çoğunlukla yüzünde muzır bir gülümsemeyle “mantıklı olan buydu” veya “bir de soruyor musun, sebebi açık değil mi?” gibi yorumlanabilecek ifadelerle cevap vermesi dönemsel tutarlılığı bozmasa bile, ona kesinlikle zarar veriyor, çünkü Rose’un cevapları 1600’lerde yaşayan bir insanın değil, 1950’ler ve sonrasında yaşayan birinin verebileceklerine benziyor. Tarihçi Jacques Le Goff’un “Ortaçağ İnsanı” kitabında net bir şekilde görülebileceği gibi, o dönemin rahibinin, askerinin, kadınının nelerle meşgul olduğunun yanısıra, nasıl bir hayat görüşüne sahip olduğu da gözler önüne serilir. Dolayısıyla bugün “kadın çalışmamalı” cümlesi nasıl kabul edilemez bir sav içeriyorsa, eski dönemlerde aynı cümle son derece normal algılanıyordu erkekler tarafından olduğu kadar kadınlar tarafından da. Buradan hareketle tüm dönem filmlerindeki tüm karakterler aynı şekilde davranmalı sonucu asla çıkmıyor elbette, ancak farklılıklar veya geçişler biraz daha yumuşak yapılabilir. 1910 yılında bir kadının erkek kılığında toplumda yükselmeye çalışması, durumu öğrenenleri şoke etmeyebilir ancak benzer bir durum 1600’lerde yaşansa, kadının cadılıkla suçlanarak yakılması bile ihtimal dahilindeyken Rose’un yargıcın sorularına son derece rahat ve modern cevaplar vermesi, inandırıcılığı biraz zedeledi. 

Caro Braun

The Odyssey ve dönemsel tutarlılık söylenmesiyle karışık Rose yazımızı sonlandırırken Sandra Hüller’e selam vermeyi de ihmal etmeyelim. Ne de olsa 2016’da Toni Erdmann filmini görebilmek için şehir değiştirdiğimiz bir oyuncudan bahsediyoruz, o zamanlar bu denli ünlü değildi ama kendisinin emin adımlarla birçok önemli yönetmenin radarına girmesini geçtiğimiz 10 yılda keyifle ve mutlulukla izledik. İster bilimkurgu (Project Hail Mary) ister tarih sahnesinden (The Zone of Interest) filmler olsun her rolde seyircinin ilgisini üzerine kilitlemeyi rahatlıkla başarıyor. Rose’daki performansı da çok iyiydi, eleştirimiz yönetmenle senaristin Rose’un hayata bakışını, filmin sonlarına doğru yanlış tarihlendirmiş olmalarında yatıyor. Bol filmli günler.

H. Necmi Öztürk

Bir Cevap Yazın