AD ASTRA: Uzayın Derinliklerinde, Yıldızların Altında Bir Freud Vakası

Ders 1: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh

Ülkemizde 20 Eylül’de vizyona giren Ad Astra her ne kadar bilim kurgu türünde değerlendirilen bir film olsa da, yapımın temelinde kişinin kendini arama buhranları, yönetmenin bakışıyla erkek olmanın getirdiği yükümlükler, baba – oğul arasındaki ilişki ve akabinde dinsel mevzulara da parmak basan çok yönlü meseleler yatmaktadır. Aslında bu noktada, bir anlamda bilim kurgu türünü paravan gibi kullanarak herkesin zaman zaman tıkanıklık yaşadığı ve çözüm bulmakta zorlandığı sorunlara eğiliyor. Öte yandan bilim kurgu türünün arkasına sığınsa bile, parmak bastığı çözümsüz problemler hepimizin aşina olduğu, deneyimlediği sorunsallar.

Antik felsefeden günümüze dek tartışılan “kişinin kendisini gerçekleştirmesi” meselesi, Ad Astra’da bir bakıma “babayı öldürmek” ile eş anlamlı bir çerçeveye yerleştirilmiş. Brad Pitt tarafından canlandırılan Roy karakteri, ergenlik döneminde kendisini ve annesini terk eden baba Clifford McBride’ın (Tommy Lee Jones) geride bıraktığı anılardan beslenmeye çalışır ancak ailede örnek alabileceği en önemli erkek figür olarak babasının, kendisinin büyüme zamanlarında yanında yer almaması onda büyük, hayatı boyunca dolduramayacağı bir boşluk yaratmıştır.

Her ne kadar filmde Roy’un “babasını öldürmek” için bu Freudvari uzay yolculuğuna çıkmış olduğunu tam olarak söyleyemesek de, babasının ölümünün ardından kendisini hayatta yapmak istediği esas şeylere yöneltmesi ve bir noktada rahatlayıp, derin nefes alması onu geçmişte takılıp kalmasına neden olan anılarından koparmıştır. Babası ölürken Roy bir bakıma kendisiyle yüzleşmiştir; aslında bu yüzleşme onun küçüklükten beri istediği ve aradığı bir şey olmasına rağmen kendisi de bu olay gerçekleşene kadar bunun ne kadar önemli olduğunu kavrayamamıştır.

Ders 2: Galaksinin Derinliklerinde, Evrenin Başlangıcında Bir Uranos Sorunsalı

Ad Astra’yı çok da yakın dönem bilim kurgu filmleriyle karşılaştırmamak lazım; zira onun hikayesi antik dönem mitolojisine dayanıyor. Filmin başlarında gizli özne olarak hep bir yerlerde duran “baba sorunsalı”, Roy’un uzay yolculuğuna çıkması için bir bahane adeta. Yalnızlık ve kişinin kendisiyle baş başa kalma durumu klostrofobik mekanlarla birleşince filmin aktarmak istediği felsefi sorunlar ve sorular Roy’un ağzından, zihninden çok berrak bir şekilde bize ulaşıyor.

Ders 3: Icarus’un Düşüşü

Filmin hem yönetmenliğini hem de senaristliğini üstlenen James Gray anlaşılan o ki Antik Yunan Mitolojisi’nden çokça etkilenmiş. Aslında yönetmenin, Hollywood’un hikâyesizliğini hikayeleştirerek son zamanlarda çıkardığı işlere bakacak olursak birinin de galaksiler arası seyahat ve uzay macerası gibi kavramları süslemesine şaşırmamak gerek. Gray, Ad Astra filminde bunu çok iyi bir şekilde işlemiş. Roy’un babasının artık hayattan tamamen kopup kendisini deyim yerindeyse yıldızlar diyarına atması için oğlundan sürekli kendisini bırakmasını istemesi, net bir şekilde Icarus’un düşüşünü anımsatır.

Yönetmen filmin diyaloglarını didaktik bir yapıda kurmuş, hatta çoğu zaman monolog halinde geçen konuşmalar izleyicinin kafasında da soru işaretleri bırakacak tarzda bir yol çizmiş. Ad Astra için belki de söylenebilecek en önemli konulardan biri bu filmin Stanley Kubrick’in 1968 yapımı 2001: A Space Odyssey ile karşılaştırılmaması gerektiğidir çünkü ikisinin güç aldığı ana hikâyeler çok farklı kolları temsil etmekte. Ad Astra’nın diğer bilim kurgu filmlerine göre duygusallık tabanı daha kuvvetli, bu açıdan bakınca aslında yönetmenin bir bilim – kurgu filmi için ne kadar zıt tabanlar oluşturduğunu ve aslında Roy karakterini izleyici karşısında nasıl bir anti – karakter haline soktuğunu görebiliriz.

Duygusallığın Kıyameti

Bilim – kurgu türündeki filmlerde “kapalı ortam”ın bize verdiği o karanlık havaya her zaman alışığız ancak bu karanlık atmosfere bir de Max Richter gibi bir dehanın tınıları nüfuz edince ister istemez siz de o yıldızların arasına kendinizi bırakmak istiyor, bunun için adeta can atıyorsunuz.

Sonuç olarak Ad Astra ile anlıyoruz ki insan bazen hayatının anlamını hemen kapının ardında değil de dünyanın dışında arar: Roy şanslıydı çünkü o kendi hayatının anlamını neyse ki dünyadan başka gezegenlerde dolaşırken bulabildi. Peki, bu da yeterli olmasaydı? Yani hayatın anlamı artık gezegenler arasında dolaşsak bile bulamayacağımız bir noktada mı? O zaman başka Ad Astra’lara yelken açmamız gerekebilir.

Filmde Öne Çıkan Noktalar Üzerine

  1. İnsanların sadece Dünya değil, daha iyi bir yaşam alanı yaratmak için gittikleri her yeri, hangi gezegen olursa olsun daha da kötü hale sokarak aslında dünyadan başka dünyalar yaratmaya eğilimli olmalarına yapılan gönderme, insanoğlunun doyumsuzluğuna işaret ediyor.
  2. Gezegenler arası seyahatin normalleştiği Ad Astra evreninde bile hala her şeyin para ve meta üzerine kurulu olması, insanoğlunun alışveriş mantığının bir adım ileri gidemediğini gösteriyor.
  3. Ve en önemlisi filmin adının Ad Astra olmasından dolayı James Gray’i ayrıca sevdik. Filmi değerlendirme açısından çok iyi bulmasak da filmin adı Vergilius’un Aeneis adlı eserine gönderme yaptığı için Gray’in antik dünyaya olan bu incelikli göndermeler dizisi bizi çok etkiledi. Ad Astra bu anlamda üstü kapalı bir mitoloji dersi gibi.

Burcu Meltem Tohum

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s