THE THIRD DAY – Bölüm 2: Kayıp Cennet

Saturday – The Son” olarak adlandırılan ikinci bölümde gözlerimizi Sam’in (Jude Law) sessiz çığlıklarına açıyoruz. The Third Day, ilk bölümüyle akıllara korku – gerilim türüne dair bazı klişeleri getirmişti. Osea Adası’nın yapısı ve sunuşu dolayısıyla sürükleyici bir atmosfer beklerken ilk bölümün sonu “adada her şey bir halüsinasyondan mı ibaret?” diye düşündürdü. Bunun en ilginç tarafı ilk bölümün kapanışının, ikinci bölümde “tam cevap” niteliğinde hiçbir bağlama oturtulmamış olması. Dizi bir bakıma, izleyiciyi sürekli karanlıkta yakalamaca oynar halde bırakmaya eğilim göstermekte. “Alternatif” olsun ya da olmasın, dizinin ikinci bölümü her şeye rağmen paranoya, halüsinasyon ve folklorik korku – gerilim (folk horror) modellerinin birebir kopyası olmaktan çok uzak.

İlk bölümden beri Sam’in arayışta olduğu benlik sorunsalı, dizinin anlatımında ebediyet kavramının taşınmasında kilit konumda. Karakterin bizzat yaşadığı olgu temelli deneyimler ise tekrar duyulmayı bekleyen, kesintiye uğramış birer çığlık gibi. Bu anlamda dizinin ikinci bölümü, Sam’in kayıp cennet arayışı etrafında ilk ve son basamaklarından hızlıca geçilmiş bir merdiven işlevi görür.

Enkaz Altında Bir Umut Arayışı

Tuhaflıklarıyla beraber mantık çerçevesinde bir yere oturtulması güç olan ikinci bölüm, ilk bölüme oranla daha sürükleyici bir seyir deneyimi sunuyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri de baştan beri mevcut olan tekinsizliğin daha derin bir şekilde işlenmesi. Sam’i kendi rüyalarında hep çırılçıplak bir halde alevler içindeyken ve vücudu deşilmiş bir halde görüyoruz. Aynı sahneler ikinci bölümde de karşımıza çıkarak sürekli olarak Sam’in kendi içinde çözemediği bir sorununun varlığını hatırlatıyor. Bu noktaya kadar Sam’in sorununun her zaman kaybettiği çocuğu ile ilgili olduğunu düşünüyoruz ancak bunun kesin bir karşılığı ikinci bölümde de bizimle paylaşılmıyor.

Karakterin kişisel acı ve travmasından sık sık beslenen The Third Day’de belki de seyircinin özdeşleşebileceği yegâne şey, Sam ile aynı belirsizlik içinde kalması. Dizinin ilk bölümünün sonu sanki Sam, bir rüyanın içindeymiş ve dizinin son 15-20 dakikasında yaşananlar hiç yaşanılmamış gibi gösterilmişti. Elbette bu son tartışmaya açık ancak bunu değerlendirmek için de elimizde “ya rüyaydı ya da değildi” gibi sadece iki olasılık var. Ancak ikinci bölümle birlikte anlıyoruz ki Sam, bir önceki (rüyadaymışçasına kusursuz ve eğlenceli olan) geceyi bizzat yaşamıştı. Yine de üzerinde bir şaşkınlık, hayata hiç gözlerini açmak istemeyeceği bir mahmurluk vardı. Bu bağlamda Dennis Kelly ve Felix Barrett’ın seyircinin algısıyla oynamayı sevdiklerini söyleyebiliriz.

Gerçeklikle Rüya Arasında Sıkışıp Kalmak

Dizinin ikinci ayağında, ilk bölümde izleyicilerin gözüne sokulan yakın çekimler biraz daha azalmış nitelikte. Hatta mekânın renklerini daha baskın yapma çabası ve tuz ögesinin kullanımı da seyrekleşmiş durumda. Ancak bu bölümü çekim açısı çerçevesinde eşsiz kılan şey bölümün 40. dakikasından sonuna değin yapılan çekim harikası: Adanın mitik anlatılara dayanan kutlamalarını betimleyen karelerle, “kişinin kurban edilmeye hazırlanması” töreniyle ilgili karelerin içe içe yedirilerek sunulması, izleyiciye harika bir görsel deneyim yaşatıyor. Osea, en başından beri gerçek dünyadan izole bir şekilde çiziliyor. Adada telefonun çekmemesi bunun en büyük işareti. Bu açıdan da adanın, gerçeklikle rüya arasında sıkışıp kaldığını söylemek yanlış olmaz. Bu durumun en ilginç yanı ise; Sam bu izole hayattan uzaklaşmaya çalıştıkça, ada daha da izole hale gelmektedir.

The Third Day gibi çizilmiş, alt tabanı gerilim ve gizemle dolu anlatılarda mekân her zaman ana karakterin hem kendisiyle hem de çevresiyle olan mücadelesinden beslenir. Bu doğrultuda Osea Adası kesinlikle, Sam’in kendince “kurtuluş” çabalarındaki eylemlerinden besleniyor. Ancak burada The Third Day benzeri diğer yapımlardan farklı olan unsur, Sam’in bunu gümüş tepside sunması.

Saturday – The Son bölümü tam anlamıyla gerçeküstü bir deneyim sunuyor. Gerçek olandan gerçeküstüne geçme aşaması ise Sam üzerinden, bir nesne aracılığıyla gerçekleşiyor: Hap. Sam, ilk bölümden beri Jess’den (Katherine Waterston) aldığı haplar doğrultusunda Osea Adası’nda gerçekliğin yolundan defalarca kez sapıyor. Bu bağlamda rahatlıkla Jacques Rivette’in 1974 yapımı Céline et Julie vont en bateau adlı filmini hatırlayabiliriz. Rivette de anlatıda gerçeklik perdesini hapa benzeyen şekerler yardımıyla aralayıp duruyordu. Cristobal Tapia de Veer’in elinden çıkan müzikler, ikinci bölümde de anlatının dram dozunu arttırıyor. Öyle ki her anı daha kasvetli hissetmemizi sağlıyor.

Dizinin biçimsel ilerleyişi, üçüncü bölümün Sam’in Osea Adası’ndaki son gününü kapsayacağına işaret ediyor. Sinopsis sayesinde bu bilgiye sahip olmamız ise ikinci bölümü soluksuz izlememiz için geçerli sebeplerden biri. Bölüm boyunca anlatının bir sonuca bağlanması için kendinize direniyorsunuz ancak dizinin ikinci bölümü de en az ilk bölümü kadar cevap vermekten ziyade daha çok soru sorduruyor. Dizinin sonraki üç bölümünü (4,5,6) anlatacak olan Helen’e (Naomie Harris) odaklanmadan önce Sam’in ada ve kendisiyle olan sorunsalını çözmek diziyi takip eden herkesin arzusu doğal olarak. Hem daha belirgin olan psikolojik unsurları hem de yeni karakterleri araya sokmasıyla “Saturday – The Son”, tüm ayrıntılarıyla çözülmek istenirse yorucu bir bölüm.

Osea’daki Başka Osea’lar

İlk bölümde Sam’in bir rüya içinde olduğunu düşünmüştük ancak iki bölüm üst üste bölümlerin son 15-20 dakikasında “uyuşturucu madde ve eğlence” anlarına tanık oluyoruz. Bu da aklımıza “adanın tamamı uyuşturucu mu kullanıyor yoksa hepsi kendi rüyaları içinde mi?” gibi sorular sorduruyor. İkinci bölümde bu soruyu daha çok sormaya başlıyoruz çünkü gerçeklikle bağlantısı olmayan teatral öğeler ve sahneler bu bölümde daha çok yoğunlaşmış durumda. Özellikle Bayan Martin’in (Emily Watson) Sam’i sürüklediği Büyük Ev’e gidiş sekansı bu anlamda akıllara kazınır nitelikteydi.

Osea bir gizem adası olarak her bölümde aklımızı daha çok çelerken bu bölümde bir de karavan ile karşılaşıyoruz. Bu karavan Sam’in düşlerinde sürekli olarak kendini yanarken gördüğü mekânı anımsatıyor. Karavanın en ilginç yanı ise Sam’in orada karşılaştığı bir sığınmacının Sam’in daha önce bu adada olduğunu iddia etmesiydi. Bu bağlamda dizinin ikinci bölümü sorunsalların birbiriyle iyice boğuştuğu bir bölüm olarak karşımıza çıkıyor çünkü sadece karavan değil aynı zamanda ada halkının Sam’e yaptığı saldırıların da asılsız olup olmadığı masaya yatırılıyor.

Maskeli Adamlar ve Korku Devlerine Göndermeler

Saturday – The Son” bölümünde teatral çekim açılarının yanı sıra bir de maskeli adamların olduğu sahnelerin oldukça dikkat çekici olduğunu söylemek gerek. Bu maskeli adamlar, Bryan Bertino’nun 2008 yılı yapımı The Strangers filmindeki karakterleri andırıyor. Dennis Kelly ve Felix Barrett bu noktadan sonra işi daha da yokuşa sürerek maskelerin altındaki adamların kimliğini ve ne amaçla Sam’i öldürmeye çalıştıklarını hiçbir zaman açığa vurmuyor.

Bir “Lost” Göndermesi Daha

Maskeli adamlar silsilesinden sonra Sam, Epona’nın babasıyla karşılaştığında ikilinin arasında geçen bir diyalogda “Karanlık”tan yüce bir şekilde bahsedilir. “Karanlık” ifadesi genel olarak sinema dünyasında zaten her zaman sıkıntılı bir kullanımdır; korkuyu, yüksek heyecanı ve bunlarla bağlantılı daha birçok duygu durumunu doğurur. Lost dizisinde “Karanlık” ifadesine uyan bir gönderme hakimdi. The Third Day’in bu noktada yine Lost dizisine gönderme yapmış olması dikkatlerden kaçmıyor. Karakterlerin birbirlerine söylemiş oldukları yalanlarla sansasyonel bir havası da olan “Saturday – The Son” adlı bölüm, umarız aynı sorunsal çevresinde geride bıraktığı soruları bir sonraki bölümde tekrar karşımıza çıkartmaz.

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın