Melodram Klasikleri Serisi 1: ALL THAT HEAVEN ALLOWS

En iyi 1950’li yıllarda yaptığı Hollywood melodramlarıyla bilinen Alman asıllı yönetmen Douglas Sirk’ün 1955 yapımı filmi All That Heaven Allows (Her Şey Senin İçin), başrollerinde Jane Wyman (Cary Scott) ile Rock Hudson’ın (Ron Kirby) yer aldığı bir romantik drama filmi olarak kayıtlara geçiyor. Eğer pandemi sebebiyle iptal edilmeseydi Forum des images’daki ‘Tant qu’il y aura du mélo’ Gösterimleri ve Tür Olarak Melodram başlıklı yazımızda bahsi geçtiği üzere gösterime girecek filmlerden birisiydi All That Heaven Allows. Ancak maalesef pek çok şey gibi bu film gösterimleri de güncel şartlardan ötürü sekteye uğradı.

Bir tür olarak melodramı düşündüğümüzde aklımıza “body genre” kavramı geliyor. Bu kavramı açıklamamız gerekirse, izleyicide vücutsal tepkiler oluşturan film türleri şeklinde kısaca açıklayabiliriz. Bir film türünün body genre kapsamına girebilmesi için hem oyuncunun hem de seyircinin aynı tepkimeyi yaşıyor olması gerekiyor. Dolayısıyla komedi türü bu kapsamda değil, çünkü izleyici gülse de oyuncular çoğunlukla düz bir yüz ifadesine sahip. Eğer izlediğiniz komedi filmlerini düşünecek olursanız, bu ayrıntıyı kolaylıkla yakalayabilirsiniz.

Body genre kapsamına giren üç tür mevcut: melodram, pornografi ve korku sineması. İnsanların bu body genre türlerini neden sevdiği ise açık, yukarıda saydığımız üç tür de “izleyicide” bir çeşit katharsis anı – gerek bedensel gerek duygusal olarak – yaşatıyor. Bu da seyirciye kısa veya görece uzun süreli bir rahatlama, dünyadan kopma şansı tanıyor. İlk defa görenler için bu üç türün bir arada anılması tuhaf gelebilir. “Pornografi bir tür olarak sayılabilir mi?” sorularının çıkagelmesiyse işten bile değil. Ancak sinema, kamera, izleyici ve “oyuncuların” nasıl ve ne şekilde konumlandırıldığı göz önünde bulundurulduğunda böyle bir sınıflandırmanın yapılmış olması hiç de tuhaf değil. Bu konu kesinlikle daha ileri araştırmaları ve akademik yazı okumalarını hak ediyor.

Çok da Klasik Olmayan Bir “Zengin Kadın-Fakir Erkek” Aşkı

Filmimize dönecek olursak, konusu oldukça basit olan bir filmle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Dul, zengin ve orta yaşlı bir kadın, genç ve yakışıklı bahçıvanına âşık olur. Çiftimiz bu ilişkiyi evliliğe çevirmek istemektedir ancak kadının yani Cary Scott’ın çocukları buna karşı çıkar. Tüm bu baskıya ek olarak bir de toplum tarafından dışlanma tehlikesiyle karşı karşıyadır Cary. Bu baskılara dayanamayıp ilişkiyi sonlandırır ancak aradan vakit geçmesine rağmen sevgilisini yani Ron Kirby’yi unutamaz. Çocukları için – ve tabii toplum tarafından dışlanmamak adına – sevgilisinden vazgeçen Cary, zamanla yapayalnız kaldığını fark eder.

Çocukları artık kendi hayatlarını kurmuşlardır ve annelerinin yürek acısını hatırlamazlar bile. Cary’nin kızı Kay (Gloria Talbott) evlenmek üzeredir. Oğlu Ned (William Reynolds) ise Paris’e okumaya gidecektir. Üstelik merhum babalarının hatırasını taşıyor olmasına rağmen annelerinin oturduğu evi satmayı bile önermişlerdir. Bunlara ek olarak Ned yılbaşı hediyesi olarak bir de televizyon almıştır annesine. Bu kapalı televizyonun ekranında kendi üzgün yansımasını görür Cary. Bunları fark edince Cary daha fazla bu şekilde hayatına devam edemeyeceğini anlar ve Ron’a geri döner. Hemen araya girip televizyonun bu filmdeki yerini şöyle açıklayalım: Televizyon filmde boş ve sıkılan ev hanımlarının biricik meşgalesi olarak tasvir edilmiştir. Tam da bu tasvir yüzünden Cary film boyunca bir televizyon almayı reddeder. Ancak oğlunun bencil yaklaşımları, annesine evde eşlik edecek kişi / şey olarak televizyonu uygun görmüştür, Ron’u değil.

Acı ve Ayrılık Olmadan Melodram Olmaz

Cary, Ron’a geri dönmeye karar verdi demiştik. Ancak bunun bir melodram filmi olduğunu unutmamak gerek: Bu geri dönüş tabii ki sorunsuz gerçekleşmeyecektir. Cary, Ron’a gider ancak kapıyı çalamadan geri döner. Avdan dönmekte olan Ron, Cary’yi görür, ancak Cary onu görmez, arabasına biner ve gider. Ona yetişmeye ve bağırmaya çalışan Ron’un karda ayağı kayar ve aşağı düşer. Ron beyin sarsıntısı geçirir, Cary de ona bakmaya gider. “Beyin sarsıntısı” geçirmiş olan Ron, Cary yanına gelip onunla konuşunca sanki hafif bir migren atağından uyanırmışçasına başını tutarak uyanır ve artık ilelebet birliktedirler.

Filmin olay örgüsü görüldüğü üzere çok sade ve anlaşılır. Ancak Douglas Sirk’ün melodram filmlerinin gücü de genellikle buradan geliyor. İzleyiciye kolay takip edilebilir bir olaylar zinciri sunmak, izleyicinin filmin içine girmesini ve ana karakter Cary’nin dertlerine, aşkına ve dışlanmasına ortak olmasını sağlıyor. Bu eşleşmeyi sağlamak ve ana karakterin derdine izleyiciyi ortak etmek de melodramın en önemli özelliklerinden.

Yine de bu filmde katharsisler o kadar da kuvvetli değil diyebiliriz. Mesela bir başka önemli film olan Gone With The Wind’de (Rüzgâr Gibi Geçti, 1939) duygular çok yoğun ve filmde gerçek bir dram yaşanıyor. Diğer melodram filmlerini örnek gösterecek olursak eğer, hepsinde gerçek, ağdalı ve hatta abartıya kaçan bir üzüntü ve acı teması var. Lâkin All That Heaven Allows’da neyse ki durum böyle değil. Acı uzun sürmüyor ve katlanılabilir bir seviyede kalıyor her zaman. Bu da izleyici için temiz – gözyaşı olmadan – bir seyir deneyimi sunuyor.

20. Yüzyıl Amerikan Sinemasının Önemli Bir Ögesi: Sosyal Baskı ve Dışlanma

Yapımın görsel özelliklerine geçecek olursak, filmin daha en başından beri bizi masalsı bir havanın karşıladığını söyleyebiliriz. Kullanılan renk paleti, sonbahar havasından kışa geçiş, karın ve orman hayvanlarının çiftimize eşlik edişi gibi ögeler filmi gerçekten de bir “kış masalı”na dönüştürmüş. Bu gibi özellikleriyle film tam anlamıyla bir “soğuk havada izlenecek, keyifli vakit geçirtecek film klasikleri” listesi içinde yer almayı hak ediyor.

Sosyal çekinceler sebebiyle Cary aşkına karşı koysa da izleyici olarak kendisini hiçbir zaman yargılamıyoruz çünkü onun “arkadaşlarıyla” veya çocuklarıyla yaptığı konuşmalarda yaşadığı dışlanmayı adeta biz de yaşıyoruz. Sosyal ilişkiler üzerine az çok okumuş bireylerin de bilebileceği üzere, sosyal çevreden dışlanma kişiye fiziksel düzeyde bile hissedilebilecek derecede büyük acı verebilir. Ne de olsa toplumun bir parçası olmaya odaklanmış bir gelişim sürecimiz var insanlar olarak. Cary en sonunda her şeye belli bir mantık çerçevesinden yaklaşabilen ve bu sosyal ilişki kurallarını iyi bilen kızı tarafından bile dışlanınca Cary de biz de bu ilişkinin bitmesinden başka bir çare göremiyoruz.

Neyse ki az önce aktardığımız üzere, All That Heaven Allows bizlere başa çıkılamayacak bir acı sunmuyor ve filmimiz mutlu sonla bitiyor. Çocuklar hatalarını anlıyorlar, annenin hayatını yaşamasına izin veriyorlar ve Ron da Cary’yi açık kollarla kabul ediyor. Cary’nin arkadaş grubu ve yaptıkları dedikodular biraz can sıksa da film genel olarak çok güzel bir hafta sonu sineması seçeneği olarak karşımıza çıkıyor bizce. Havalar da İstanbul’da soğumaya başlamışken, gündemden ve yoğunluktan başınızı kaldırıp biraz uzaklaşmak istiyorsanız All That Heaven Allows tam size göre. Keyifli seyirler diliyoruz şimdiden!

Ece Mercan Yüksel

Cover art from Criterion Collection

Bir Cevap Yazın