Çok Yüzlü Bir Varlık Olarak Gerçek: İNSAN FAKTÖRÜ

Bu ay yine İKSV’nin online seçkisi vasıtasıyla bir filmi daha inceleme ve ona sitemizde yer verme fırsatını bulduk. Ronny Trocker’in hem yazıp hem de yönettiği İnsan Faktörü (Human Factors, 2021) bütünüyle distopik bir evrende geçmese de karanlık bir evren sunuyor diyebiliriz. Film, bir ailenin hafta sonu için geldikleri yazlıklarında açılıyor. Başlangıçta kamera yazlığın içerisine yerleştirildiğinden biz sanki hâlihazırda yazlığın bir parçasıymışız ve bu ailenin birkaç gününe gizli bir biçimde tanık oluyormuşuz havası veriliyor. Zira biz evin içerisinden dışarıdaki aileyi gözlüyoruz ve onlar evin içerisine girdiklerinde biz zaten oradaydık. Bu da filme tekinsiz bir hava verme konusunda daha en başından başarılı oluyor. İkinci olarak, filmde başrolde Mark Waschke’yı görüyoruz. Kendisini büyük çapta izleyici kitlesi toplamış Dark dizisinden (2017-2020) tanıyoruz. Diziyi izlemiş olanlarınız için bunun ne anlama geldiği aşikâr: Kendisi bildiğimiz bir önceki rolü sebebiyle filmdeki tekinsiz havayı kuvvetlendiriyor. Waschke’nin Dark dizisinde canlandırdığı karakterin özellikle en başlarda fazlasıyla ürkütücü olduğu konusunda pek çok izleyicinin hemfikir olacağını düşünüyoruz.

Film kronolojik olarak ilerleyen bir film değil. Hatta aynı olayı tekrar tekrar izleme olanağına erişiyoruz, lâkin başkalarının gözünden. Her seferinde aynı olay filmdeki başka bir karakterin gözünden aktarılıyor, bu da filmdeki hikâyeye bir derinlik katarken, hikâyeyi farklı boyutlarıyla inceleme olanağı getiriyor. Filmdeki anlatı esasen çok da alışılmışın dışında bir hikâye değil: Nina (Sabine Timoteo) ve Jan (Mark Waschke) uzun süredir evlidirler ve iki çocukları vardır. Filmlerden hep tanık olduğumuz üzere bu evlilik de dışarıdan göründüğü gibi mükemmel olmaktan uzaktır. Her iki bireyin de kendi hırsları, hayal kırıklıkları, pişmanlıkları ve arzuları olmakla birlikte aralarındaki mesafe ve yabancılaşma sorunu ortaktır.

İmkânsız Uzlaşı

Filmdeki o olaylı hafta sonuna gelene kadarki süreçte olan biten flashback tarzıyla gösterilmiyor. Genellikle filmlerde zaman çizelgesindeki bu tarz yolculuklar daha göze batar bir şekilde yapılır – kolay anlaşılması ve anlatıda kopukluk yaratmaması açısından – ancak İnsan Faktörü’nde anlatı o kadar da belirgin değil. O hafta sonunda çiftin arasının neden bozuk olduğunu henüz nispeten daha iyi anlaştıkları bir döneme giderek anlıyoruz ancak: Aynı firmada işleri birlikte yürüten Nina ve Jan ikilisinden Nina pek de mutlu değildir zira kendisi ikinci plana atılmakta, kendisinde sorulmadan işle alakalı kararlar alınmaktadır. Lâkin karşılık olarak Nina’yı bir de Jan’ın gözünden görürüz. Bu bakış açısına göre Nina iş yerinde başkalarıyla çok eğlenmekte, güler yüzünü onlara göstermekte ve Jan’ı dışlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında evlilik veya birlikteliklerde bir duruma aynı noktadan bakabilmenin imkânsızlığına ve bir olayın veya durumun her daim iki tarafı olduğuna atıfta bulunuluyor.

Ailenin genel olarak sorunlu bir ilişkisinin bulunduğuna sembolik bir açıdan da değiniliyor: Hep birlikte kahvaltı yapılan masanın yanındaki camdan, dışarıdan hızla geçen tren görülebiliyor. Ailenin evi bir tren yolunun yanına inşa edilmiş. Bu durum ister istemez akıllara Woody Allen’ın Annie Hall (1977) filmini getiriyor. Orada da Alvy (Woody Allen) karakterinin çocukluğunu izlerken ailenin evinin bir lunapark treninin altında olduğuna ve o tren her geçtiğinde ailenin evinin sallandığına ve hiç kimsenin artık bununla ilgili bir tepki vermediğine şahit olmuştuk. Orada da bu “lunapark treni” metaforu ailenin sallantılı iç yaşamına, stabiliteden uzaklığına ve de kaygı verici oluşuna işaret etmekteydi. İnsan Faktörü için de aynı şeyi söylesek yanılmış olmayız diye düşünüyoruz: Trenin yanına kurulan ev ve tren her geçtiğinde sesi duyulan çatal bıçak, ailenin sallantılı zeminine ve her an çökebilecek yapısına atıfta bulunuyor olabilir.

Bazen İçerideki Tehdit Bir Yabancı Kılığına Girer ve O Şekilde Gösterir Kendini

Filmdeki travmatik hafta sonuna geri dönecek olursak: Jan markete gittiğinde eve yabancı kişiler girer ve Nina onların merdivenden inişlerini duyar. Bunun üzerine çok korkar hatta bir yere çarptığı için burnu kanamaya başlar (ne var ki bu kanamayı hikâyeyi diğer “anlatıcıların” gözünden gördüğümüzde fark etmeyiz). O esnada Jan hâlen dışarıdadır zira eşinden gizli olarak bir iş anlaşması yapmaktadır. İlk başta Jan’ın eşini aldattığını düşünmek en kolay olanıdır. Belki de bu şekilde yönetmen de bizim algılarımız veya önyargılarımızın ne kadar hatalı olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Yine de ortada bir güvensizlik ve yalan söyleme durumu olduğu açıktır. Akabinde Jan’ın kişisel telefonunun kayıp olduğu anlaşılır, ancak kimin onu çaldığını ancak hikâyenin diğer kısımlarında öğreniriz. Bu açıdan film tamamlanmayı bekleyen bir yapboz gibi dursa ve tüm film boyunca bu şekilde devam ederek izleyiciyi filme bağlasa da varılacak tek bir nihai sonuç yoktur. Bu sebeple filmin sonunun kendi adıma bir çeşit düş kırıklığı yarattığını söyleyebilirim.

Yalnızca tüm parçalar bir araya geldiğinde manalı bir bütün elde edilen bu hikâyeler silsilesi, her bakış açısını bilmenin ve bir konunun bütününü görmenin imkânsız olduğuna ışık tutuyor olabilir. Yine de filmin sonunun tüm film boyunca anlatmak için uğraşılan şeye bir katkısının bulunmadığını ve filmden götürüleri olduğunu düşünüyorum. Buna ek olarak İnsan Faktörü içerdiği aile draması, karı-koca ve çocuk çekişmesi nedeniyle yine bir başka Alman yönetmen olan Michael Haneke’nin Caché’sini (Saklı, 2005) andırıyor olabilir. Lâkin şunu söylemek gerekir ki Caché’de karı-koca ve çocuk-ebeveyn arasındaki çatışma ve gerginlik çok başarılı bir biçimde, katman katman örülmüştü ve oldukça kapalı -ancak bir o kadar da açık- biçimde makro seviyede de, Fransa-Cezayir arası sorunlar işlenmişti. Bu açıdan bakıldığında İnsan Faktörü’nün hem hikâyesi hem de işleniş tarzı oldukça eksik kalıyor. Buna ek olarak iki filmin verdiği gerginlik seviyeleri arasında bir karşılaştırma yapmak oldukça manasız olur. Zira Caché izleyiciye unutması zor bir gerilim yaşatıyor. Son olarak Caché’de de aile içi huzursuzluğa sebep olan faktör dışarıdan gelen birinin gönderdiği mesajlar ve kasetlerdi. Ancak o kasetlerin ve de kameranın gerçekten var olduğunu kim iddia edebilir? Bu faktörler aile içi gerilimi hat safhaya çıkarsa da onlar yalnızca birer tetikleyiciydi. Hâlihazırda sağlam temeli olmayan ilişkiler dışarıdan gelen bir katkıyla nasıl dağılıyor, film bunu gösteriyordu. İnsan Faktörü’nde de aynı durum geçerli diyebiliriz. Nitekim bunun o kadar da başarılı aktarıldığını düşünmemekteyim.

Filmin temel amacının aile yapısının teknoloji çağından ne derece kötü etkilendiğini göstermek olduğu yönetmen tarafından dile getirilmiş. Lâkin filmi izlerken aklınıza gelen temel şey kesinlikle teknoloji çağı ve de etkilerine dair bir hipotez olmuyor. Dolayısıyla verilmek istenen anlam verilememiş diyebiliriz. Filmin çekilme amacı bu olmuş olsa bile, izleyiciye doğru ve de yeterli şekilde iletilmemiş. Mesela Jan ile eşi Nina arasındaki gerginliğin temeli olan güvensizlik ve de yalanların sebebi teknoloji olabilir mi? Birlikte çalıştıkları şirketin reklam kampanyalarıyla ve dolayısıyla da günümüz teknolojisiyle çok yakın bir ilgisi var. Lâkin 60 yıl geriye gitsek ve Jan ile Nina başka bir konu üzerinde birlikte çalışıyor olsalar ilişkilerinde yine aynı güvensizlik ve de temelde eksiklikler olmayacak mıydı? Burada işin içerisinde bizce karakter giriyor, teknoloji çağı değil. Buna ek olarak teknoloji ve etkisine yapılan bir diğer değinmede; ailenin küçük oğlu Max (Wanja Valentin Kube) babasının kişisel telefonunu kısa süreliğine de olsa çalıyor, bir süre sonra da geri veriyor. Burada Max’ın niyeti kesinlikle belli edilmiyor, dolayısıyla bu bir oyun mu yoksa başka bir şey mi bilemiyoruz. Sonuç olarak ortada altı doldurulmamış bir mesaj var diyebiliriz. Filmde pek çok şeyden azar azar esintiler mevcut, ancak bizce bu durum harmoniye sahip bir bütün oluşturmuyor. Yine de ilginç bir seyir deneyimi sunuyor diyebiliriz İnsan Faktörü için.  

Ece Mercan Yüksel

Bir Cevap Yazın