THE WATCHERS: Mülkü Tehlikede Olanın Brechtyen Sahibesi

Kayıp bir mekânın içinde bireylerin duygularının köleleştirildiği ve öz kimliğin bir nevi kopyala-yapıştır eylemiyle bireyin kendisine yabancılaştırılmaya çalışıldığı sömürücü bir ortamı odağına alan Ishana Night Shyamalan’ın ilk uzun metraj filmi The Watchers (Gözcüler, 2024), izleyiciyi tamamen izole bir alanın içerisine çekerek alegori metoduyla seyircinin kendisini birebir izleyen olarak hedef alıyor. Gotik ve korku türünde yazan A. M. Shine’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, bir yere sıkışıp kalmış olma hissiyatını ekstrem koşullarla şekillendirerek söz konusu tecritle mücadelenin çeperini genişletiyor. Bunun yanı sıra fiziksel olarak sıkışma halini boyutlandırarak olası bir mekân değişiminde karakterlerinin içinde bulunduğu her alana bilişsel boşluklar açarak duyusal uyarılma eksikliğini de unutturuyor. Filmin büyük bir çoğunluğunda sürekli olarak içine hapsedilmiş olduğumuz dairesel alan yansıma eyleminin kendisiyle el ele ilerleyerek kapalı alan korkusunu hiçbir şekilde hatırlatmıyor. Bu yöntem üzerinden filmin gerilim oranıyla hiçbir şekilde oynanmıyor. Böylece kapalı alanda kalmak sadece alanın kendisine has olan bir durum olarak tepede asılı kalıyor ve bir yerde tutulu olmanın aksiyonu da derin bir şekilde anlatıya yayılmıyor. Her ne kadar film boyunca kapana kısılan bir küpün içerisinden sadece içeride olanların kendi yansımasını görebildiği ancak gecenin varlıksal boyutuna asla ulaşılamama durumu etkin olarak kendisini gösteriyor olsa da, filmin bu kısmı gerilim unsurundan ziyade bulmaca tarzında bir iz bırakıyor.

Georgina Campbell & Dakota Fanning

Benliğin İdealize Edilmiş Versiyonu

Bir yansıma ve seyir üzerinden yeniden kimlik oluşturma projesi üzerine kurulu olan The Watchers, bir anlamda Jacques Lacan’ın ayna teorisini (mirror stage) anımsatmakta. Bireyin gelişimi üzerinden yapılan 1936 tarihli araştırmaya göre kişinin bebeklik dönemlerinde gelişimini tamamlaması için ayna üzerinde kendi yansımasını takip etmesi önemli bulunmuştur. The Watchers’da da bundan çok farklı bir konsept karşımıza çıkmıyor. Farklı olan tek nokta dışarıda izleyenlerin tam olarak asıl kimliklerinin belli bir mitolojik anlatıya takılı olması. Öte yandan filmin anlatı içeriği, Lacan’ın teorisini oldukça sadık bir şekilde üstleniyor. Yansıma ile özdeşleşen dışarıdakiler diye adlandırabileceklerimiz, bugünün her imgeyi ve bilgiyi içerisine hapsetmeye çalışan belli başlı teknolojilerini andıran yapısıyla ego eklentisini tamamen dışarıya atıp sadece “ben” olanın davet edildiği bir partiyi anımsatıyor. Bu şekilde öz olarak tasvir edilen kurbanların kendisini görürken diğer yandan onların en iyi versiyonu olarak karşımıza çıkması beklenen diğerleri dünya denilen boyuta kendilerini tam olarak sığdıramıyorlar. Buna rağmen küpün dışarısında her karanlık çöktüğünde bir ölüm törenini andıran teatral seyir keyfi oluşturan varlıkların yapısı bir anlamda John Griffin’in şu sıralar yeni sezonunu da beklediğimiz From (2022) serisini anımsatıyor. The Watchers’ın bu anlamda görsel olarak daha minimal bir seyir keyfine hizmet ettiğini de söylemek mümkün.

Dakota Fanning & Olwen Fouéré

İmgenin Siparişi

Tam anlamıyla görsel olanı belli bir teknolojik hafıza yöntemiyle kendi suretine yüklemeye çalışan bir sistemin içerisine kurulu olan ormanın tam ortasında hayali olan, sembolik olan ile buluşup kendi gerçekliğini inşa etmeye çalışıyor. Bunu yaparken en başından beri hali hazırda elinde olan mekânın uzamsal olasılıklarını da kullanan filmin görsel tasarımı, imgeselliğin hayali sürecini filmin kompozisyonunda olabildiğince beslemeye çalışıyor. Bu şekilde henüz ilk sekanslarda karşımıza çıkan Mina’nın (Dakota Fanning) eline pelesenk olan kafesteki kuş, filmin anlatımını sembolik olarak karşılar nitelikte bir aksesuar olarak kullanılıyor. Filmin akışına göre parçalanmış bedensel duyumların devinimsel yanıyla çelişen ve idealize edilmiş bir bütünlük yaratmaya çalışan basit bir yansımanın filmi gerilim açısından beslediği kuşku götürmez. Öte yandan uzun süredir bu türde klasik orman anlatısının yenilikçi bir içerik anlayışıyla birleşmiş olması, filmin kalitesini zaman zaman yükseltebiliyor. Yansımada yer alan görsele hiçbir zaman tam anlamıyla kusursuzca ulaşılamayacak olması filmi aksiyon anlamında da destekleyen bir kaldırıcı kuvvet olarak yer alıyor.

Dakota Fanning

Buna göre filmin her ne kadar ismi birçok ipucu veriyor olsa da Jacques Lacan’ın bahsi geçen ayna teorisine gönderme yapıyor olması pek de eldeki tahminler arasında yer almıyor. Yine filmin tanıtım yöntemleri akla birçok açıdan kapana kısılmaya dair belli gerilim filmlerini getirse de, Ishana Shyamalan’ın The Watchers ile kesinlikle farklı dinamikler yakaladığı aşikâr. Buna ek olarak kendisinin Apple TV’nin sevilen dizileri arasında yer alan Servant (2022-2023) serisinden yaklaşık 20 bölümün çekim aşamasında senaryo koltuğunda ve prodüksiyon ekibi arasında olduğunu düşünecek olursak The Watchers’ın özellikle bu türü sevenler için doyurucu bir seyir yaratacağına kuşku yok.  

Olwen Fouéré, Oliver Finnegan, Dakota Fanning, Georgina Campbell.

Yeniden Karşılaşma, Yabancılaşma ve Yanlış Tanıma

Film boyunca Olwen Fouéré’nin Madeline karakteri ile tekinsiz bir havayı solumamıza izin veriyor olması filmin atmosferini etkileyen bir başka unsur olarak karşımıza çıkıyor. İçsel deneyimi hiçbir zaman gerçekleştiremeyen ve sadece dışarıdan izleyenler bağlamında Fouéré’nin hayat vermiş olduğu karakter, anlatıda bir joker niteliğinde demekle yetinelim. Orman içerisinde mekân olarak duvar yerine her sathın aynalarla kaplı olduğu bir ortamda ve gecenin kölesi olarak varlık gösteren bu yerde Oliver Finnegan’ın canlandırmış olduğu Daniel karakterinin de türün tekinsiz özelliklerini yansıttığını söyleyebiliriz. Filmin set tasarımının ve kompozisyonunun zaman zaman Dark’ı (2017–2020) anımsattığını da ekleyelim.

Dakota Fanning

Yansıma üzerinden kademeli olarak kendi içerisinde evrilen bir geçiş anlatımına sahip olan filmin genel akışı egonun oluşumu ve benliğin kendine / çevresine yabancılaşması üzerinden günümüz teknolojilerine de eleştirel bir bakış getiriyor. Bir anlamda görünmez ve yan hikâye olarak görseller, imgeler üzerinden sadece imajların hâkim olduğu sosyal medya düzenine de göz kırpan filmin kompozisyonu dışsal bir nesne olarak görüntünün hilekâr yapısını maske olarak kullanıyor ancak maskenin taşıyıcısı olan bedeni hiçbir zaman müteşekkir kılmıyor. Bu şekilde görsel olanın kültürel formlarına girmeden dış imajlar ve beklentiler üzerinden değerlenen görüntünün gerilimini, ana yemek gelmeden önce sunulan küçük bir şölen gibi göz kapaklarımız içerisine yerleştiriyor.

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın