STRANGE DARLING – Bildiğin Düşman Tanımadığın Dosttan İyidir

İlk uzun metraj filmini 2016’da çeken genç yönetmen JT Mollner’in yazıp yönettiği Strange Darling (Sevgilim Kaç, 2023) kesinlikle çok şey vadeden, ciddi anlamda şaşırtan ve senenin en büyük sürprizlerinden biri olması beklenen gerçek bir gerilim. Adını bilmediğimiz genç, seksi The Lady (Willa Fitzgerald) ile The Demon (Kyle Gallner) adlı kadın ve erkeğin tek gecelik birlikteliklerinin öncesi ve sonrasına odaklanan film bunu yaparken oldukça fazla konuya değinerek bize tadından yenmez bir macera sunuyor. JT Mollner’in Strange Darling’i ilk sahnesinden itibaren bizi içine kolaylıkla çeken bir film dersek hiç abartmış olmayız. Son derece basit bir tanışmanın nerelere gidebileceğinin çok keskin bir kanıtı olan film birbirinden farklı bölümlerden oluşuyor. Oldukça manidar seçilmiş olan bölüm isimlerinin hepsinin aslında çok insani çağrışımları var, bunu yaparken bize sorular da soruyorlar, sorduruyorlar. Filmin ortalarında öğreneceğimiz üzere gerçek suç hikayelerine oldukça meraklı olan The Lady aslında filmin başında tamamen bir kurban olarak karşımıza çıkıyor, üstü başı soyulmuş, tecavüze uğramış olma ihtimalini güçlendiren işaretlere sahip, sadece yardım isteyen bir genç kadın. Ancak yönetmen Mollner bizi Lady’nin karanlık yönüyle çok geçmeden tanıştırıyor. Bu gerçekleştiğinde klasik Hollywood anlatıları ters yüz ediliyor.

Kötü adamdan, katilden bin bir uğraş kurtulması tüm seyirci tarafından adeta kalpten istenen güzel ve çekici sarışın kadın bu filmde acımasız bir avcıya dönüşüyor. Aslında öyle olduğunu biz izleye izleye öğreniyoruz. İlk başta The Lady’i de, kendisine çektiği genç polis The Demon’ı da son derece masumane insanlar olarak tanıyoruz. Araba içinde gülüşerek sohbet edip içkilerini içiyorlar ancak Lady kadar Demon’ın da bilmediğimiz tarafları var. Polis olduğunu sonradan öğreniyoruz ve belli ki polis olmaktan, kanun adamı olmaktan, bir nevi ceberut erkek devlet olmaktan son derece sıkılmış olan The Demon da artık biraz insanlığının doğal isteklerine boyun eğerek bir nevi çılgınlık yapmak istiyor.

Willa Fitzgerald

The Lady ise seri cinayetlerini sürdürmek isterken The Demon’ı işkence edip zevk alarak öldürmenin planlarını yapıyor. Yolda karşılaşılan insanlar ise sadece arada kaynayan zavallılara dönüşüyorlar. The Lady’nin filmin bir yerinde dediği üzere “yolda insanlar değil, şeytanlar görüyorlar”. Kendisi tamamen cehennemde yaşadığını düşünen bir femme fatale villain olarak The Lady adeta önüne geleni gözünü kırpmadan öldürüyor, bazı insanları da ilginç şekilde affediyor. The Demon ile aralarındaki dur durak bilmeyen kovalamaca devam ederken film yol filmine de evriliyor aslında. 80’leri andıran neon ışıkları, pastelimsi kırmızı, mavi renk paletleriyle çekiciliğini son derece arttırırken aynı zamanda son derece özenle çekilmiş şarkılarıyla, şarkıların sözleriyle de seyirciyi kendinden koparmamayı başarıyor Strange Darling.

Kyle Gallner

“Bildiğin düşman tanımadığın dosttan iyidir” mottosuyla ilerleyen Strange Darling içerisinde oldukça soru da sorduran bir film. Genel olarak toplumsal normların kırılganlığı, merhamet, vicdan, ahlak gibi kavramları hayli inandırıcı şekilde deşerken kadın ve erkeğin toplumdaki, dünyadaki yerini de araştırıyor aslında ve ikisinin genel kodlarıyla da oynuyor, soru soruyor ve en önemlisi de sorguluyor. Sona geldiğimizde ise Strange Darling meselenin kadın – erkek değil sadece insanlıkla alakalı olduğunu söylüyor bizlere. The Lady’e inanıp onu kelepçelerden kurtaran kadın polis memuru, cinayet mahallinde kendisini uyaran çok kıdemli erkek polis memurunun olası mizojinisini sorgularken hiçbir şeyin göründüğü gibi olamayabileceği gerçeğini de, daha da önemlisi klişesini de atlıyor. The Lady’e olan merhametli davranışı kendi hayatını kurtarmaya yeterken suçladığı ortağının hayatına mal oluyor. Tüm bunlar yaşanırken elbette Christopher Robin Bell’in adeta rol çalan kurgusu, yıllarca oyunculuğuyla tanıdığımız, yıllardır hapsolduğu Scientology’den 2010’lu yıllarda kurtulan Giovanni Ribisi’nin keskin sinematografisi ve Craig Deleon’un hayran bırakan müziklerine de değinmeden geçemeyeceğimizi söylemek zorundayız.

Willa Fitzgerald

Robin Bell’in kurgusu filmin aslında çok da karmaşık olmayan, yer yer tahmin de edilebilecek senaryosunu öyle iyi kesip biçiyor ki bu gibi eksi olabilecek şeyler artıya dönüşüyor. Filmin bu şaşırtmaları kesinlikle sırıtmıyor tam tersine ilerledikçe seyirciyi kendisine bağlamayı başarıyor. Ayrıca epizodik anlatım kullanımı sayesinde kesilen filmin o noktasına duyulan müthiş merak devamlı olarak canlı kalıyor. Çünkü bölümler de sayısal anlamda küçükten büyüğe veya büyükten küçüğe değil tamamen karışık şekilde ilerliyor. Burada hedeflenen, seyirciyi devamlı olarak ayık ve merakta tutma amacı son derece kusursuz işlerken aynı zamanda sahnelerin, olayların bağlantılarının da güçlü şekilde birbirlerine bağlanabilmelerini, arada bir geçmişe dönülerek karakterlerin motivasyonlarını, içlerini, vicdanlarını ve insanlıklarını da tartabilmemize olanak sağlıyor.

Barbara Hershey & Ed Begley Jr.

The Lady’nin film boyunca aşktan, aşkın duygusundan dem vurması, “aşk acıtır, aşk yaralar” cümlelerini çokça tekrar etmesi onun hayatının adeta bu arayış içerisinde heba olduğunu, her seferinde belli hayal kırıklıklarına uğradığını söylemesi ve üst satırlarda değindiğimiz üzere her seferinde karşısına “insan değil, şeytanların” çıkmış olması bir nevi onun kendi motivasyonunu oluşturuyor. The Lady dışında, hatta The Demon’ın da eklenebileceği diğer tüm insanlar tamamen hayatın sıradanlığı, aniliği, ciddiliği ve zamanın tespitsizliğinin kurbanı oluyorlar. Yaşamın devam ediyor oluşunun asla kesin olmadığının gerçekliğini çok sert biçimde yaşıyorlar. En sonunda The Lady de tanımadığı bir ‘dosttan’ ettiğini buluyor ve ekran kararıyor.

Deniz Kuş

Bir Cevap Yazın