Bu sene kapılarını tüm dünyaya 28 Ağustos – 7 Eylül 2024 tarihleri arasında açan 81. Uluslararası Venedik Film Festivali’ni ikinci kez akredite basın olarak takip etmekten dolayı son derece mutluyuz ancak büyük coşkuyla beklediğimiz filmlerin hayal kırıklığı yaratması olgusunun önüne geçmek pek mümkün değil. Bazen en iyi filmler henüz izlemediklerimiz olabiliyor, izlediğimizde de büyü bozuluyor sanki. Dolayısıyla “Pablo Larraín başrollerinde Angelina Jolie ile Haluk Bilginer’in yer aldığı bir filmde Maria Callas’ı ele alacak” dendiğinde, zihnimizdeki biyografi film arşivinden en iyilerini (Viva Zapata, Amadeus, Dünyanın Tüm Sabahları, vs.) bir araya getirip beklentimizi göklere çıkartabiliyoruz, yanlış bir yöntem olsa da. Filmde Angelina Jolie ile üstat Haluk Bilginer’in performansları (Bilginer’in adı kapanış jeneriğinde tek başına tam ekran görününce salonda coşkuyla alkışladık) bulundukları her karede yaydıkları aura kesinlikle eşsiz, bu ikiliyi izlemek de büyük keyif, böyle başarılı isimlerin oyunculuklarını değerlendirmek elbette bize düşmez ama yine de baştan söylemek istedik.

Bu filmde benim sorunum daha çok yönetmen Pablo Larraín’in ve senarist Steven Knight’ın konuya yaklaşımlarıyla oldu, başlıktaki “yönsüz” sıfatını da o nedenle kullandım zira film, Dünya opera sahnesinin zirvesinde yer alan bir sanatçı olan Maria Callas’ı övmek ve onun büyüklüğünün altını çizmek için yola çıkmış izlenimi verse de, bundan emin olmak hayli zor. Övgü ile yergi arasındaki çizgi yapımın birçok noktasında silikleşirken, Larraín’in önceki filmlerini de düşününce (Maria, yönetmenin 20. Yüzyılın İkon Kadınları üçlemesinin son ayağı) akıllara neredeyse “yoksa ortada mizojinist bir yaklaşım mı var?” sorusu bile gelebiliyor. Yönetmenin 2016 yapımı Jackie’sinde Jacqueline Kennedy’yi (Natalie Portman), 2021 yapımı Spencer’ında da (okumak için tıklayın) Lady Diana’yı (Kristen Stewart) hayatlarındaki travmatik durumlarla mücadele ederken izledik. Angelina Jolie de, son derece başarılı bir şekilde, Maria Callas’ın “son günlerini” canlandırdığı için beyazperdede kendi kendine konuşan, sürekli olarak aldığı haplardan dolayı halüsinasyonlar gören, neredeyse mantıklı düşünmekten uzaklaşmış, dahası sesini kaybetmiş bir Maria Callas izliyoruz. Bu üç önemli / başarılı kadını da, neden sadece hayatlarının en zor, karmaşık, travmatik veya son dönemlerinde resmetmek istedi Larraín? Bence bu makul bir soru.

Yönetmenin muhtemel cevabı “onların en insani hallerini göstermek istedim” olabilir, “onlar da bizler gibi birer insan” der belki Larraín, filmin adını da sanatçının marka haline gelen “Callas” soyadı yerine “Maria” olarak uygun gördüğüne göre. İşte ben de diyorum ki, göstermesek mi o hallerini acaba? Ne de olsa Maria Callas, Mozart, Van Gogh, Darwin, Shakespeare, Baudelaire ve daha nice büyük ismin, “bizler gibi birer insan” olduğu sonucuna nasıl ulaşıyoruz ki? Ben ulaşamıyorum. Bunun yanında bir sanatçının “son günleri” kavramının da o sanatçıyı iyi yansıttığı düşüncesinde değilim. Fransız edebiyatının en önemli yazarlarından Maupassant son günlerini akıl hastanesinde geçirdi, başka bir Fransız yazar Gérard de Nerval kendini sokak lambasına asarak intihar etti, o halde bu iki yazarın hayatlarının son haftaları filme aktarılsa, yazarlar hakkında ne öğrenebiliriz ki? Pablo Larraín biyografi türüne sadık kalmaya çalışarak Maria Callas’ın hayatının farklı dönemlerini de yansıtmış, az da olsa bu bölümler belki de filmin en dokunaklı kısımları olabilir, ne var ki anlatıcı rolünde her zaman “gerçekle hayali ayırt edemeyen” son dönem Callas’ı bulunduğu için, bu anekdotal bölümler de hayatının sonuna yaklaşan Callas’ın zihninden dışarı sızan bölük pörçük anılar halinde beyazperdeye yansıyor, bir sinemacının tutarlı zihninin ürünü olmaktan hayli uzaklar.

Senaryoya ayrıca değinmek gerek zira biraz aşağıda alıntıladığım, gerçekten bu şekilde yazıldığına inanmakta güçlük çektiğim birçok replik içeriyor. Üstelik senaryo, sinema sanatında olmasa da sinema endüstrisinde oldukça başarılı bir isme, Steven Knight’a ait. Kendisi birçok filmin senaryosuna imza atmış ve dört film yönetmiş olmasının yanı sıra, aynı zamanda da Kim Milyoner Olmak İster? yarışma programının yaratıcılarından da biri. Ne var ki Maria’daki bazı replikler insana “doğru mu duydum ben?” dedirtebiliyor, mesela hayali muhabir Mandrax’ın (Kodi Smit-McPhee), bir café’nin önünden geçerken Callas’a şu soruyu yöneltince aldığı cevap gibi:
- Kahve ister misiniz?
- Kahve mi? Hayır, cesaret istiyorum ben.
Bu denli kötü replikler seyir sırasında dikkatleri alt üst edebiliyor gerçekten de. Filmin en başında da Callas, yardımcısı Ferruccio’ya (Pierfrancesco Favino) “beline dikkat et ve arada bir isteklerimi yerine getirmeyi reddet” dediğinde, Ferruccio cevap olarak “çok dikkatli olduğum için bir dediğinizi iki etmiyorum” diyor ama Callas yavaşça sahneden çıkmış oluyor zaten, dolayısıyla bunu kime söylüyor belli değil, dördüncü duvar yerli yerinde, dahası mantıksal olarak da tuhaf bir cümle, filmin anlatı iskeleti bağlamında da çok erken verilen bir bilgi (filmin ikinci dakikasında bile değiliz) ve bu yüzden de yapmacık duruyor.

Son olarak müziğin doğal olarak film boyunca birçok sahnede rol çalmasından da bahsetmek gerek, normalde bu iyi bir özellik olsa da, Larraín’in Maria’sında ne yazık ki sinemasal dışavurumun, görsel zenginliğin eksikliğine işaret ediyor. Dediğim gibi duygulandığımız birkaç bölüm oldu filmde ancak gözlerimizin dolmasının sebebi sinema değildi, doğrudan Maria Callas’ın sesi sayesinde, daha da doğrusu Giuseppe Verdi ve Giacomo Puccini gibi dev bestecilerin eserleri sayesinde ruh halimiz değişti. Bu bestecilerin dehasını ve aryalarının ağırlığını taşıyabilecek seviyede bir sahne var mıydı filmde, olumlu cevap vermek çok zor. Pablo Larraín filmin bir noktasında dördüncü duvarı da kırmaya çalışıyor (“You’re expected to fu.king sing!” sahnesi) ama bu girişim de Maria Callas gibi bir Diva’nın konu edinildiği bir yapımda çok çocukça ve ciddiyetsiz duruyor. Kodi Smit-McPhee tarafından canlandırılan muhabirin varlığı da aynı şekilde filme ağırlık değil, güncellik, sıradanlık ve popüler bir kofluk katıyor. Larraín’in Maria’sı Dünyanın en önemli ve başarılı sanatçılarından biri olan Maria Callas’ın son günlerini resmetmiş olabilir ancak Callas’ın dehasını ve üstün yeteneğini beyazperdeye yansıtmaktan sanki kasten uzak durmuş gibi.

