Noémie Merlant’ın hem yönetmeni, hem senaristi hem de başrollerinden birisi olduğu Les Femmes au Balcon (Balkondaki Kadınlar, 2024) kendin pişir kendin ye tarzında bir film olarak karşımıza çıkıyor ve bu sebeple filmi tamamen Merlant’ın dokusundan ve penceresinden izliyoruz. Korku ve komedi türlerini birleştirerek bir alttür yaratan Merlant’ın filmi satirik bir feminist anlatısı aynı zamanda. Marsilya’da yazın ortaya çıkan ciddi bir sıcak hava dalgası nedeniyle toplu bir izolasyon söz konusudur. Film kocasından fiziksel şiddet gören Denise (Nadège Beausson-Diagne) ile açılır. Buna daha fazla katlanamayan Denise kocasını öldürür. Tam da bu sırada balkonunda karşı apartmanında sürekli olarak gözlediği erkeğin verdiği cılız ilhamla kitabını yazmaya çalışan Nicole (Sanda Codreanu) vardır. Denise, Nicole’ün evine uğrayıp ne kadar rahatladığını ve kırılan zincirlerinin sevinciyle gülümsemesini saklayamadığından bahseder. Güçlü bir açılış sekansıyla başlayan filmde Denise karakterini bundan sonra görmeyiz, sadece diğer karakterler tarafından bahsedildiğinde duyarız. Merlant her ne kadar senaryoyu Céline Sciamma (ve Pauline Munier) ile beraber kaleme almış olsa da, bu güçlü başlangıcı sürdüremeyip anlatıda derin bir boşluk bırakmış.

Nicole’ün karşı apartmanındaki erkeği fantezi nesnesi haline getirip sürekli olarak onu düşlemesi, onu gözetlemesi ve hatta onu gözetlerken mastürbasyon yapması erkeklerin kadınlara yönelttikleri eril bakışa (male gaze) bir balta indirir. Tersyüz ettiği bu durumla erkek izleyiciyi de rahatsız etmeyi amaçlar Merlant. Nicole oldukça çekingen, cinsel açıdan açlık hisseden ancak bu açlığı gidermek için de herhangi bir şey yapmayan diğer iki kız arkadaşına oranla -toplumun genel bakışına göre- daha az feminen bir kadındır. Bu sırada cinselliği ve bedeniyle barışık, özgüven sahibi Ruby (Souheila Yacoub) görünür. Cam-girl olan Ruby isteklerini saklamayan, normların dışında konumlandırılabilecek bir karakterdir. Memeleri ortalıktayken balkona çıkabilir. Transparan kıyafetlerle sokaklarda dolaşabilir. Ne olursa olsun parıltılı ve aşırı makyajından vazgeçmez. Erkek izleyici için son derece nesneleştirilebilecek olan Ruby’de tüm bu nesneleştirme ve seksüel çekim hissetme sürecini baltalayacak bir şey vardır: Koltuk altı kılları. 2016’da sosyal medyada Fransız feminist kadınlar tarafından başlatılan “#LesPrincessesOntDesPoils” (Prenseslerin Kılları Vardır) hashtag’i toplumda bir stigma olan kadınların vücut kıllarına bakışla savaşan bir akım haline gelir. 2016’dan beri Fransız kadınları vücut kıllarını sergilemekten korkmadıkları fotoğraflar paylaşırlar. Ruby’nin koltuk altı kılları da bu akımın bir temsilidir.

İlk olarak Marilyn Monroe kostümüyle görülen Élise (Noémie Merlant) ise özgürlüğü kocası Paul (Christophe Montenez) tarafından alınmış ve kafese konmuş bir oyuncu olarak hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Diğer iki kız arkadaşına göre çok daha histerik, kırılgan ve savunmasız olan Élise, erkek bakışına göre en feminen olan karakterdir. Merlant yine bu bakışı yakıp kırar ve Élise’e çokça insani olan fakat erkek bakışına göre asla tahammül edilemeyen ve onaylanmayan bir özellik ekler: Gaz çıkarması. Hem seyirci olan erkeği hem de filmin anlatısında yer alan erkekleri şaşırtan bu özellik ile Élise’e yönelik olan tüm seksüel çekimler yerle bir edilir. Nicole’ün gözetlediği erkek komşuları Magnani (Lucas Bravo) ile toplu bir flört havasına giren kızlar en sonunda onun evinde bir araya gelirler. Magnani’nin gözüne kestirdiği kişi Ruby olur. Erişmesi çok daha kolay, rızasına bakılmaksızın her şeyin yapılabileceği, cam-girl olması nedeniyle her şeye evet deme zorunluluğu üstüne atılan Ruby’nin fotoğraflarını çekmek isteyen Magnani kendi sonunu kendi belirler. Ruby’ye tecavüz etmeye çalıştığında Ruby kendini savunarak Magnani’yi öldürür. Adaleti devletle sağlayamayacaklarını bilen bu üç kadın kendi adaletlerini kendileri yaratır.

Ruby’nin hikayesindeki tecavüzün tasvirinin olduğu tek bir sahne bile olmaması, kadının beyanına inanıp inanmamak arasında etik bir sorgulamaya sokar izleyiciyi. Ancak en sonunda Nicole’e gerçeği itiraf eden Magnani’nin hayaleti ile bu beyana inanılması da bir başka içsel sorgulamaya yönlendirecektir. Kadınlara karşı işlenen suçlarda fail erkeğin itirafı mı kadının beyanını hakikat olarak yapılandırır? Kadınların başına gelen ve failin erkek olduğu her türlü suçta, başvurulan ve güvenilen yine erkeğin söylemi midir? Nicole’ün her ne kadar arkadaşı Ruby’nin yanında olduğu görülse de, hala suçlu olan Magnani’ye yönelik derin saplantısı devam etmektedir. Ruby’nin iğdiş ettiği erkekliğini dahi buzdolabında saklar, sonrasında ise erkekliğin iktidarının ve fantezi nesnesi olmuş olan Magnani’nin bu konumdan çıkarılmaması için cesedine kesilmiş penisini diker. Kadın tarafından yıkılan ve cezalandırılan yıkıcı erillik bir başka kadın tarafından her ne kadar artık eski konumunda olmayacağı bilinse de tekrar yapılandırılır.

Ruby’nin tecavüz tasviri yerine uzun uzun gözler önüne serilen, Élise’in kocası Paul tarafından tecavüze uğradığı sekanslardır. Toplum bir kadının herhangi bir bağının bulunmadığı bir erkek tarafından tecavüze uğramasını yıllar geçtikçe “normal” sınırına yaklaştırmasından dolayı evlilik içi gerçekleşen tecavüze tecavüz gerçeği olarak bakmamaktadır. Evlilikle beraber kadın bir mal olarak erkeğin himayesi altına girdiğinden dolayı erkek ona dilediği her şeyi yapabilme gücüne sahiptir ve kadın da erkeğin her dileğini gerçekleştirmek zorundadır. Evlilikle beraber kadın kişisel hak ve özgürlüklerini bırakıp erkeğin denetimi altında ve arzusunun gidericisi rolünde var olmalıdır. Tüm bu düşünceler küresel bir düşünce sisteminin ürünüdür ve ne ulus ne ırk ne din tanır. Bu gerçekliğe dikkat çekmek için Merlant evlilik içi cinsel şiddeti uzun uzadıya hatta zorla seyirciye izlettirir.

Nicole, Ruby ve Élise’in Magnani’nin cesedini parçalamaları ile beraber kendi kadınlıkları daha bütünlüklü bir hale gelir. Nicole aradığı ilhamı tüm suçlu ve öldürülmüş erkeklerin hayaletleriyle yaptığı münakaşalarda, Ruby özgürlüğünü bağışlamamakta, Élise gücünü istemediği çocuğunu aldırıp kocasından ayrılmakta bulur. Erkeklikler parçalandıkça ve yıkıldıkça kadınların kendileri ve güvende olma alanları eşsüremli olarak inşa edilir. Denise tek başına bir kadın olarak kendi adaletini yaratamayıp devletin adaletsizliğinin eline düşer ancak diğerleri kız kardeşlik dayanışmasıyla kendi adaletlerini kendileri yaratır ve özgürlüklerini kendileri kendi ellerine alırlar. Erkekliğin parçalarını denize atan sadece onlar değildir. Her kadın kendi hikayesindeki fail ve suçlu olan erkekliği parçalayıp kanını sonsuzluğa döktüğünde yağmur yağmaya, denizler dalgalanmaya ve ağırlık verici sıcak hava dalgaları kaybolup yerini tatlı esintilere bırakır ve kadınlar bu esintiyi arkalarına alıp bağırları açık yürürler.

