Yalnızlığın Çözümsüzlüğü Karşısında Duyulan İnsan İhtiyacı: HARD TRUTHS

Modern İngiliz sinemasının büyük ustalarından Mike Leigh’in son filmi Hard Truths (Acı Gerçekler, 2024) bize aslında çok iyi bildiğimiz bir meseleyi usul usul, kendince anlatmayı başaran yılın en iyi filmlerinden biri. Filmekimi’nde izlediğim filmi bu yazımızda siz okuyucularımıza olabildiğince aktarmaya çalışacağız. Hepinize iyi okumalar dileriz. Filmin konusuna kısaca değinelim: Orta yaşlı ev kadını Pansy (Marianne Jean-Baptiste), orta üst sınıf diyebileceğimiz bir Londra banliyösünde eşi Curtley (David Webber) ve sorunlu diyebileceğimiz 22 yaşındaki oğlu Moses (Tuwaine Barrett) ile ‘yaşamaktadır.’ Devamlı olarak dışarıya yönelik öfkesiyle ve mutsuzluğuyla ön planda olan Pansy, kurtuluşu ise kuaförlük yapan kız kardeşi Chantal’de (Michele Austin) bulacaktır.

Yönetmen Mike Leigh özellikle efsanevi filmi Naked (1993) haricinde genel olarak birlikte çalıştığı, en sevilen filmleri Secrets and Lies (1996) ile Another Year’da (2010) başrolleri oynayan Marianne Jean-Baptiste ile Michele Austin’i bu filmde yeniden başrole taşıyor. Abla kardeş olarak izlediğimiz Jean-Baptiste ile Austin ekrandaki uyumlarından aldıkları performanslarıyla adeta bizlere parmak ısırtırken filmin ana motivasyonunu da bir an olsun düşürmüyorlar. Tamamen onların ilişkileri üzerinden ilerleyen ince ve içi dopdolu olan zekice senaryoda elbette Mike Leigh her zamanki usta kalemini konuşturuyor. Mutsuzluk, yanlış kararlar, aile, geç kalmak, arzular – istekler, yaşayamamak, yaşlılık ve ölüm gibi birbiriyle daima iç içe görülebilecek kavramları kusursuzca harmanlarken ortaya aslında çok daha ağır ve yıkıcı bir film çıkabilecekken, son derece sıcak bir drama çıkarmayı da başarıyor.

Marianne Jean-Baptiste

Film Chantal’den ziyade net bir şekilde Pansy üzerinden ilerliyor. Baş karakter olarak aldığımız Pansy’nin somurtarak yaptığı ev işleriyle gözümüzü açtığımız filmde daha en başından direkt olarak mevzuyu anlayabiliyoruz. Ancak bu sonunu anlama, her şeyi tahmin etme olarak görülebilecek bir olumsuz eleştiri değil. Filmin ve Leigh’in ustalığı, derdini seyirciye en baştan vererek ilerledikçe çok bilindik olan bu derdi izletmeyi başarmış olmasında yatıyor. Son derece işlevsiz, tembel bir eşe ve oğula sahip olan Pansy yıllardır evi ve ailesini adeta çekip çevirmişken geçmişinden gelen anne nefretiyle de boğuşuyor. Vefat etmeden önceki uzun yıllar boyunca kendisini değil de kardeşi Chantal’i daha çok sevdiğini, onu kayırdığını düşündüğü annesine derin bir öfke beslemekte olan Pansy, ölüm yıldönümü yaklaştıkça onun stresiyle de uğraşmak zorunda kalıyor.

Michele Austin

22 yaşındaki oğlu Moses ise adeta artık bir vücut uzvuna dönüştüğünü söyleyebileceğimiz, kulağından asla çıkarmadığı kulaklığı ve boş boş yürüyüş yapmalarıyla tam tamına bir vaka olarak karşımıza çıkıyor. Derin bir sevgi açlığı, iletişimsizlik ve asosyallikten sonuna dek muzdarip olan Moses yalnız başına yaptığı yürüyüşlerde bir nevi sevgi veya hiç belli etmese de aşk arayışına çıkıyor. Moses ile Pansy özellikle aradıkları, eksiklikleri, yapamadıkları ve yapabilecekleriyle, bunları seyirciden son derece başarılı bir şekilde gizleyebilmeleriyle (ama hissettirmeleriyle) de çok başarılı yazılmış karakterler olarak karşımıza çıkıyorlar.

Tuwaine Barrett

Pansy’nin eşi Curtley ise aynı oğlu gibi neredeyse hiç konuşmayan, nezaketten, duygusallıktan uzak, sessiz, tembel, oradan oraya Pansy’nin izinden giden bir karakter. Özel günlerde Pansy’nin kız kardeşi Chantal ve onun kızlarıyla yapılan buluşmalar haricinde yaptığı hiçbir şey yok. Nakliye işini sürdürmesinin dışında kendisinin hayata dair hiçbir motivasyonu olmadığını görüyoruz. Pansy özellikle dışarıya yansıttığı tip dolayısıyla yalnızlığa mahkum olmakla cezalandırılmış gibi gözükürken aslında bir jestle de hayata bağlanabilecek kırılganlıkta olduğunu bize gösteriyor. Moses’dan aldığı bir demet çiçekle bile ne kadar mutlu olabildiğini görüyoruz ancak artık hayatı boyunca yüzüne yapışmış olan mutsuzlukla gülmeyi, hatta ağlamayı bile unutmuş olması onun en büyük eksikleri olarak göze çarpıyor. Moses ise sokakta sık sık zorbalığa maruz kalmasının yanı sıra hayata tutunmaya, belki de umut etmeye devam ederken kulaklığını da kulağından çıkarmamaya devam ediyor. Bunu yaparak da halen olduğu yerde durduğunun mesajını veriyor bizlere.

David Webber, Marianne Jean-Baptiste, Tuwaine Barrett

Filmde iki büyük kırılma söz konusu. İlkinin Pansy ile Chantal’in annelerinin mezarını ziyaret etmeleri, ikincisinin ise hemen sonrasında Chantal’in evindeki anma olduğunu söyleyebiliriz. Bu sahnelerde kardeşler birbirleriyle uzun zamandır konuşmadıklarını açıkça yüzlerine söylemekten geri vurmadıkları gibi, söz konusu sahneler Pansy’nin de artık seyirci karşısında sadece bir insan olduğunun, öfke dışında başka insani duygular da barındırdığının ispatı olarak önem kazanıyor. Anma sahnesindeki son derece güçlü, rahatsız edici olmasına karşın seyirciye direkt olarak geçen güçlü ve uzun ağlama sekansı Pansy’nin tam anlamıyla artık uyanışının, kendi iç sesini dinlemenin, hayatı boyunca Curtley ve Moses için susmasının artık bu ağlamayla birlikte sona ereceğinin de bir işaretine dönüşüyor.

Bu uzun ağıtla birlikte Pansy artık kendi hayatına konsantre olmaya başlayarak bazı şeyleri değiştirmek için harekete de geçiyor. Üzerinden eksik etmediği uzun ve kalın kıyafetlerden kurtulmaya başlamasıyla birlikte filmin çoğunluğuna hakim olan boğucu renkler ve doğal ışık da yerini sıcak renklere ve ışıklara bırakıyor. Chantal’in önerilerini dikkate almasıyla, artık Curtley’i tamamen bırakmaya karar vermesi sayesinde yatağında deliksiz uyuduğu tek an aslında bu kararın ne kadar doğru, ama aynı zamanda da ne kadar geç alınmış olduğunun farkına varıyoruz. Buranın öncesinde ise Pansy daha önceki ev temizlik sekanslarında daha önce yapmadığı balkona çıkma eylemini, üstelik çıplak ayakla yaptığı sahnede de artık kendini hapsettiği dört duvardan ilk kez dışarıya adım atmış oluyor. Bunu da modern hayatın gerektirdikleri, mecbur bıraktıkları sebebiyle değil, tamamen kendi hür iradesiyle, kendi isteğiyle yaptığı için artık dönüşümünü tamamlıyor. Curtley’nin bu anlarda geçirdiği bel sakatlığı ise ikisinin bundan sonraki hayatlarını nasıl sürdüreceklerine dair esas soruyu soruyor ancak bu soruyu sorarken elbette seyirciye bırakılan ama sonucun az çok tahmin edildiği ve hiç şüphesiz Pansy’nin yanında duracağımız bir cevap olacağı da aşikar.

Michele Austin

Evde bunlar yaşanırken Moses da kendi yolunu buluyor, sokakta öylesine otururken kendisiyle iletişim kuran genç bir kadınla sohbete dalıyorlar ve ilk defa ev dışında kulaklığını çıkartan Moses’ın geleceğinin de artık ne yönde olumlu gelişeceğini görüyoruz. Özellikle bu sahnede Mike Leigh’in ses kullanmaması, Moses’la kadının sohbetini tamamen sessiz çekmesi dışarıda hayatın akıp gittiği, söylenenlerin değil görülenin bazen çok daha önemli ve açıklayıcı olduğunun da güçlü bir ispatı oluyor. Tüm bunların ışığında Hard Truths, Mike Leigh’den son derece sıcak, samimi ve keskin bir aile dramı. Ama her şeyden önce ipleri eline alıp uyanmanın, yaşamanın ve karar almanın da filmi olarak hatırlanacak güçlü bir eser.

Deniz Kuş

Bir Cevap Yazın