2016 yapımı Babamın Kanatları ile adını duyuran yönetmen Kıvanç Sezer’in üçüncü uzun metrajı olan 8×8 (2024), bir adada ev kiralayan huzursuz bir çiftin bir yabancıyla karşılaşmalarıyla birlikte yaşadıkları dönüşümü anlatıyor. Başrollerde Kıvanç Sezer’le ortaklıkları geçmişe dayanan Alican Yücesoy, jenerasyonunun en başarılı genç oyuncularından Ece Yüksel ve özellikle 2017 yapımı KAR filmiyle parlayan, aynı zamanda tiyatro da yapan Halil Babür yer alıyor.

8×8 son derece minimal bir yapım olmasına karşın güçlü simgesel ve imgesel sahneler de barındıran sağlam bir arthouse film olarak dikkat çekiyor. Bir evin içine sığan Kıvanç Sezer’in kamerası, görüntü yönetmeni Hatip Karabudak’ın anlamlı ve yerinde kadrajlarıyla seyirciye vermek istediği her şeyi tam anlamıyla ulaştırmayı başarıyor. Kendilerine son derece yabancılaşmış ve sorunları olan bir çift olarak Eda (Ece Yüksel) ile Sarp (Halil Babür) kesintisiz yağmur içinde adada bir eve tıkıldıklarında önce çevreyi biraz tanımaya çalışıyorlar, her şey normal gözükürken Can (Alican Yücesoy) adlı orta yaşlı erkeğin intihar girişimiyle karşılaştıklarında ise filmin kopacağını düşünüyoruz ancak buradan sonra ilginç bir şekilde film hızlanmayarak biraz dinginleşiyor, yavaşlıyor. Bu olurken Can hakkında birçok karakteristik özellik öğreniyoruz. Modern toplum yaşamından kendisini soyutlamış, vefat etmiş eşinin yasını halen tutmakta olan ama buna rağmen denizden fener balığı tutup hayatını sürdürmeye devam eden bir insan Can.

Sarp ise daha çok Eda’nın anlatımlarıyla tanımamıza fırsat verilen bir karakter. Kendisini belli etmeyi seven, yer yer asabi, Eda’yı kendisine göre çok seven Sarp ilk andan itibaren Can’dan haz etmeyerek onunla arasına çizgi çekiyor. Eda ise tam anlamıyla bu iki kişinin içerisinde en “olmuş” karakter diyebileceğimiz kişi. Geleceğini düşünüyor, Sarp’la ilişkilerini bitirmeye hazırlanan, hayatında neyi isteyip neyi istemediğini bilen, farkındalığı son derece yüksek ve Sarp’a göre olgun bir kadın. Can’ın tutmakta olduğu yas ve içinden çıkamadığı sıkışmışlık Eda’da gördüğü keskinlik ile birleşerek kendisinin hayata bağlanmasına neden olurken Sarp ile iplerin tamamen kopmasının zemini hazırlanıyor.

Film boyunca yağmurun kesilmemesi, tek mekan anlatısı ve özellikle yemek sahnesi sonrasındaki içki ve esrarla gelen insani duygular ise artık taşların dökülmeye başlamasının işaret fişeğine dönüşüyor. Yüksek hızla yağan yoğun yağmurla birlikte karakterlerimiz birer birer kendi içselliklerini masaya yatırırken Can ile Eda’nın gelişen arkadaşlığı, filmin ismine gönderme yapan evdeki satranç tahtasında oynanan oyun ve tek bir kale taşının eksikliği filmdeki metaforun da güçlenmesini sağlıyor. Eksik olan satranç taşı Eda & Sarp ilişkisinin mevcut durumunun metaforuna dönüşürken bu eksikliğin giderilmesi için Eda’nın oyun esnasında boş yere tokasını koyması da kendinin yaptığı fedakarlıkların bir göstergesi olarak okunabilecek bir sahne olarak akılda kalıyor.

Film yakın zamanda incelemesini yaptığım, Mubi’de mevcut olan, genç Amerikalı genç bağımsız film yönetmeni Kit Zauhar’ın yazıp yönettiği This Closeness (eleştiri yazısı için tıklayın) ile de hayli benzerlikler taşıyor. This Closeness’ta da yine ilişkilerinde buhranlı bir dönemde olan bir çiftin tuttukları evde karşılaştıkları garip, modern hayattan kendisini soyutlamış, içine kapanık ve sorunlu gibi görünen ev sahibinin arkadaşıyla karşılaşmaları sonrasında yaşanan gerginlikler ve karakterlerin birlikte vakit geçirdikçe yaşadıkları dönüşümlerini izlemiştik. Burada da buna oldukça benzeyen bir hikayeyle karşı karşıya olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Havanın kapalılığı ve yağmur hem sırların, yaşanmışlıkların ortaya dökülmesini hem de adanın şehre uzaklığıyla kara bulutların birleşimiyle birlikte oluşan Araf ortamı karakterlerin hayatlarındaki mevcut durumun arafa dönüşmesini sağlıyor.

Bir başka filmden daha örnek verecek olursak Julian Schnabel’in 2011 yapımı filmi Loneliest Planet (Yalnız Gezegen) adlı filmi ile de küçük bağlantılar kurulabilir. Orada yine bir çiftin nişanları sonrasında çıktıkları tatil, tanıştıkları ‘garip’ rehberle birlikte sıradışı bir yolculuğa dönüşüyor ve bu hem ilişkilerini sorgulamalarına hem de kadınlığa, erkekliğe dair bizlerin de derin bir yolculuğa çıkmamızı sağlıyordu. Ancak filmin 8×8 ile en büyük benzerliği mekan ve hava kullanımı olarak öne çıkıyor. Loneliest Planet’ta adeta dünya dışı bir gezegendeymiş havası veren güçlü sinematografi, Kıvanç Sezer’in filminde de göze çarpar şekilde filmin dilinde son derece ön planda. Adanın ve evin kullanılış şekli bunu bize her fırsatta hatırlatıyor.

Finale doğru ilerlerken özellikle oyun sekansında karakterlerin birbirleri hakkında tahminlerde bulundukları anlarda ekrandan yüzlerine vuran farklı renklerdeki neon ışıklar birbirlerinin çeşitliliklerini, farklılıklarını dışa vuruyor. Aynı zamanda filmin içerisinde çok kısa anlarda da olsa her bir karakterin kadraja yakınlaşarak bir süre karşıya bakmaları da yüzleşmelerinin tamamlanmasının önemli bir adımı olarak göze çarpıyor. Net bir şekilde olumlu bir yönetmen tercihi olarak görülebilecek bu hamle, hiçbir karakterle ilgili herhangi bir soru işareti kalmaması bağlamında finalin daha da anlamlı olmasını sağlıyor.

Çıkan kavga, Eda’nın yaptığı ve Can’ın yeniden uyanışı onun hayatındaki yepyeni bölümün başlangıcını simgelerken evin derli toplu şekilde Eda ve Sarp tarafından terk edilmesi de ikisinin yeniden birleşmesinin tamamlanması olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda tüm bunlar olduğunda sabah ilk kez güneşin açması artık karakterlerin araf dönemlerinin bittiğini, içlerindeki karanlığın da onları terk etmiş olduğunun müjdecisi oluyor. Tüm bunların ötesinde Kıvanç Sezer’in 8×8’i derli topluluğu, minimal, simgesel ve imgesel anlatımı, çok abartılı olmayan yerinde oyuncu performansları, son derece oturaklı ve anlamlı sinematografisiyle yönetmenin filmografisinin firesiz devam etmesini sağlarken aynı zamanda ülkemiz sinemasına çok güzel, incelikli bir katkı da yapmış oluyor.

