SILENCE OF THE SEA (Umi no Chinmoku) – Sahte Olmanın Orijinalliği Üzerine

Bu yılın başında, 54. Uluslararası Rotterdam Film Festivali (IFFR) kapsamında Limelight kategorisi altında gösterilen Wakamatsu Setsuro’nun çok katmanlı Silence of the Sea (Umi no Chinmoku, 2025) adlı filmi, durgun suyun üzerine hesaplanarak atılmış bir taşın sekme biçimini hatırlatıyor. Senaryo koltuğunda Sô Kuramoto’nun bulunduğu film, peşinden gittiği tasvir gereği anlatım tekniği düzleminde standart yaklaşımdan uzaklaşıyor. Görsel katmanda gri ve karanlık tonların ardına saklanan filmin dinamiğini, genel olarak karakterler arasında geçişli bir biçimde karşımıza çıkan ilişkiler oluşturuyor. Zaman kavramının koşullu kaçınılmazlığını parçacıklar halinde anlatımın içerisine yüklerken diğer yandan karakterlerin kişisel geçmişlerini anlatım aracı olarak kullanan Silence of the Sea, bir noktaya kadar anlaşılmama halinin yaratmış olduğu karmaşıklığı kendi dinamiğine dönüştürüyor. Renklerin tablodaki birbiriyle uyumsuzluğunun ve kimi zaman bu tablodaki dalgalanmaların aynı zamanda filmin anlatısına da içerik bağlamında destek olmaya çalışması en az senaryoda bahsi geçen Van Gogh sahteciliği kadar dikkat çekici olabiliyor. Filmin başrollerinde Masahiro Motoki (Ryuji Tsuyama), Kyôko Koizumi (Anna Tamura) ve Kiichi Nakai (Suiken) gibi isimler bulunuyor.

Farkın Limitli Zaman Aşımı

Sahte olmanın güzelliğini bir tablo üzerinden anlatarak sahte olanın da düzeltilmeye ihtiyacı olan bir eser olduğunun gerekliliğinin altını çizen Silence of the Sea, bunu bir anlamda karakterlerinin üzerine serpiştirerek yansıma yapıyor. Diğer yandan günümüz toplumsal iletişimin sahteliğine dikkat çekerek sahte olanın kendi içerisinde orijinalliğine göz kırpıyor. Bu şekilde tıpkı hikâyesini anlatabilmek için bir tabloya ihtiyacı olması gibi sahte olanın metaforu üzerinden de canlı bir insan panoraması çiziyor. Senaryoda bir eko yaratan bu özellik, yapısı gereği tercih edilen karanlık tonların arasında belli ara tonlar yakalayarak görünmez kalabiliyor. Sahte olanın sahte olmadan önce yüksek oranda talep gören orijinalinin güzelliğinin yadsınamaz hali aynı zamanda yıkıcı bir darbe de yaratırken karakterler arası gelişen gerginliğin biçimi Silence of the Sea filmini canlı tutan temel etmenlerden biri olarak dikkatimizi çekiyor. Öte yandan tıpkı toplumsal olarak çöküşe geçen bir mekanizma gibi orijinal olanın güzelliğinin unutulması saflığın belli trendlere kapılışına bir örnek olarak gösteriliyor. Filmin genel hatları çizilirken Michelangelo‘nun Pieta‘sından da ilham aldığını belirten filmin yaratıcıları merhamet ve şefkat konularını bu doğrultuda kendi bakış açılarına indirerek ve onları törpüleyerek yansıtmayı tercih etmişler. Bu şekilde karakterler arası içsel bir yolculuğun da haritasını kendisine konu edinen Silence of the Sea, gücünü ayaklarını bastığı temaların sessizliğinden alıyor.

Problematik Ufkun Zeminine Yaslanmak

Nüanslı bir gelişim biçimi olan senaryonun her bir sekans içerisinde kendisini genişletmek yerine daraltması ve bunun sonucu olarak bütüncül olandan ziyade parçalı bir yapıya bürünmesi kimi zaman kompozisyona uzun nefesler aldırıyor. Böylelikle imaj olarak olayların arka plan bilgisini karakterleriyle kısıtlayan Silence of the Sea, bir sanatçının konuşulmayan varlığının halleri üzerinden güzelliğin ne olduğunu sorgulayarak kendi diplerine inmeye çalışıyor. Mecazi olarak kendi yaptığı resmin ikna edici yanlarının özelliklerini ön plana çıkarmaya çalışan Wakamatsu Setsuro, hikâyesinin iskeletini, avucunda tuttuğu karakterler aracılığıyla inşa ediyor. Bu şekilde arzuladığı sanatın kendisine dokunmaya çalışırken diğer yandan toplumsal dinamiğin çatlamış olan yanlarını afişe ediyor. Bu anlamda sosyal olarak toplum içerisinde çatlaklarını gösteren resmin bütünü, güzelliğini eksiklerinden alırken film cevabını aradığı sorunun kendisini unutabiliyor.

Filmdeki sanatsal göndermeler için Keisuke Takada ile çalışan Wakamatsu Setsuro, sanatın narin yanının orijinal hissiyatını bozmamayı tercih etmiş. Filmin çekimlerinin büyük kısmı Hokkaido, Otaru‘da yapılmış. Güzel ve akıcı çizgilerden ziyade resimde belli bir yoğunluğun ve dağınıklığın peşinden giden Silence of the Sea, bu anlamda kendi içerisinde eko yaratabilen bir dinamiğe sahip. İyi veyahut kötü olanı somutlaştırarak işaret etmeyen film, tempolu olduğu kadar kendini tekrar edebilen bir yapıya da sahip. Buna rağmen ciddi ve derin tematik bakış açılarıyla sinemasal bağlamda belli okumalara açık kapı bırakıyor. Filmin isminin poetik ve yumuşak bir tınlamaya sahip olması ise filmin içeriğindeki tam tersi akış ile beraber doğru orantılı bir zıtlık yaratıyor. Yönetmen her ne kadar anlaşılabilir imgelerle izleyicinin karşısına çıkmış olsa da tasvir için kullandığı her dışavurumu kendi içerisinde canlı tutmaya çalışıyor. Filmin klasik imge dağıtma biçimi ve içeriğin bununla uyuşmayan akışı hikâyede doğrudan gösterilmeyeni de bilinçli olarak gizliyor. Kamera diliyle senaryo dilinin el ele dolaşmayı tercih etmediği Silence of the Sea’de, tuvalin her dövüldüğü an anlatının da kendi içerisinde tutarlı olarak dövüldüğüne şahit olabilirsiniz.

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın