Mccarthyizm Gölgesinde Bir Noir Romantik Anlatı: SWEET SMELL OF SUCCESS

Herkese merhabalar. Bu yazımızda siz okuyucularımıza yönetmen Alexander Mackendrick’in 1957 yapımı filmi Sweet Smell of Success’in analizini yapmaya çalışacağız. Filmin okumasında 1950’lerde Amerika’daki sosyo-politik ve ekonomik durum, halkın sosyolojik ve psikolojik nabzı, McCarthyizm ve Soğuk Savaş kavramlarını da deşerek filmin bu olgular arasında nerede durduğunun haritasını çıkartırken medyanın gücü, manipülasyon ve iş etiği kavramlarına da değineceğiz. Yazı yer yer spoiler içereceğinden filmi izlemeyenlerin okumamasını rica eder, keyifli okumalar dileriz. İskoç asıllı Amerikalı yönetmen Mackendrick’in çektiği ilk Amerikan filmi olan Sweet Smell of Success (Başarının Tatlı Kokusu) adeta gazete manşeti büyüklüğünü hatırlatan bir başlıkla siyah beyaz jeneriğini sonlandırarak bizi ilk dakikasından itibaren içerisine almayı rahatlıkla başarıyor. Medya ajanı olarak adlandırılan, Tony Curtis’in başarıyla canlandırdığı Sidney Falco, New York merkezinde oradan oraya koştururken günün gazetesinin çıkmasıyla birlikte soluğu gazete binasında alıyor. Kendisinin patronu ise Burt Lancaster’ın canlandırdığı J.J. Hunsecker.

Tony Curtis, Burt Lancaster

Hunsecker adeta, 40’ların sonlarından 1957’deki ölümüne kadar Amerikan siyasetini belirlemiş önemli isimlerin başında gelen anti-komünist Cumhuriyetçi Senatör Joseph Raymond McCarthy’nin vücut bulmuş hali olarak karşımıza çıkıyor. Aynı McCarthy gibi devamlı olarak bilindik sağ muhafazakar Amerikan Devletinin retorikleriyle konuşan, sürekli olarak hamaset yapan ve kibri ile yüksek egosuyla kendini adeta dev aynasında gören Hunsecker, istediğinde tek bir köşe yazısıyla Başkan değiştirtebilecek bir güce sahip. Filmde Hunsecker ile ilgili bu tarz tanımlar başta Sidney olmak üzere başkaları tarafından da sık sık yapılırken kendisi bu sayede fetiş / kült bir yere, devlet kutsallığı da denilebilecek bir noktaya konumlanıyor. Ancak elbette Hunsecker’ın en yumuşak karnını da çok zaman geçmeden öğreniyoruz; kız kardeşi Susie.

Burt Lancaster

Susie Hunsecker (Susan Harrison) uzun zamandır abisinin tüm baskılarına inat onun hiç istemediği ama kendisinin bir birey olarak çok istediği caz müzisyeni bir genç olan Steve Dallas (Martin Milner) ile ilişki yaşıyor. Filmin derdini tam olarak buradan kurduğunu söyleyebiliriz. Susie Hunsecker ve Steve Dallas ilişkisi filmde adeta dönem Amerika’sının en büyük korkusu olan komünizm ile eşleştirilerek hikayenin merkezine yerleştiriliyor, gazete manşetleri üzerinden medyada, cemiyet hayatında fişlenmelerine, karalanmalarına rağmen ikisini birbirinden koparmak da hayli zor gibi duruyor. İşte bu noktada Sidney Falco’nun meslek etiği diye bir şeyi asla tanımayan, katıksız pragmatik ve makyavelist “iş ahlakı”, karakteri devreye giriyor. Yanında çalışan ve onun için gün geçtikçe üzülen sekreterinin görüşlerine asla değer vermeyen, onu aşağılayan, kendi deyimiyle “sadece iyi davranması için para ödeyenlere iyi davranan”, yine kendi deyimiyle “bundan sonra en iyisinden daha aşağısıyla yetinmeye hiç niyeti olmayan” bir karakter. Sidney Falco’nun özellikle filmin daha başındaki ofis sekansı bize öncelikle kendi karakteriyle ilgili çok bilgi verirken aynı zamanda kamucu yönetimden uzaklaşılarak tamamen neo-liberalizme demir atmış devlet yönetiminin, kolaya kaçmayı, yolsuzluğun önünü açan, ahlaki, insani diyebileceğimiz değerlerin yerine parayı, yükselmeyi koyan Amerika’nın yaratmakta olduğu toplumla alakalı da çok şey söylüyor.

Susan Harrison, Tony Curtis

Aynı sahnede Sidney’nin kendisini sıkıştırmakta olan insanlarla konuşurken sarf ettiği cümleler, söylediği yalanlar 1950’ler Türkiye’sinden de hayli aşina olduğumuz, 1980’lerde ise zirvesini görecek olan “benim memurum işini bilir”, ‘köşeyi dönme’ gibi tanımlamaların insanlarda nasıl öncelik haline geldiğini görmemiz açısından da oldukça önemli. Falco film boyunca tek bir amaç için oradan oraya koşuşturuyor. Bir süredir gazetede kendisinin yazılarına yer vermeyen, muktedir tek erk J. J. Hunsecker’ın güvenini yeniden kazanmak ve bu sayede yazılarını gazetede yeniden yayınlatabilmek. Ve bu da elbette kız kardeşinin gitarist, müzisyen iş tanımlarının haricinde dönemin normlarına hiç mi hiç uymayan, adeta kızıl / komünist olarak yaftalanan Steve Dallas ile ayrılmasını sağlamaktan geçiyor.

O çocuk bugün dünyanın en büyük ulusunun, altmış milyon vatandaşının tercihlerini ayaklar altına alıp çiğnedi! Eğer biraz ahlak sahibi olsaydın yaptığı terbiyesizliği anlardın. Orada eleştirdiği ben değildim, okuyucularımdı.
Barbara Nichols

J. J. Hunsecker’ın ağzından çıkan bu sözler bize filmin derdini de tam olarak anlatır. Hunsecker ile Sidney’nin bu karşılaşmasından önceki sahnede Steve Dallas aşık olduğu kadının, Susie Hunsecker’ın abisiyle konser hazırlıkları yapılan bir sahnede yüzleşir. Orada aslında yüzleştiği salt bir sinirli ağabey değildir. Steve bizzat erkin, iktidarın, kural koyucu Amerikan Devleti’nin kendisiyle, retoriğiyle karşı karşıya gelir ve onunla cesurca yüzleşir. Orada J. J.’in karşısında cesur bir şekilde konuşması, kendisini ve ilişkilerini savunmaktan çok Hunsecker’ın karakterini hedef alması J. J.’in yukarıdaki serzenişini yapmasına neden olur. Hedef elbette kendisi değil, sistemin kendisidir ve sistemin kendi içinde bir farklılığa, olası bir kırılmaya asla tahammülü yoktur. Aşağıda tekrar değineceğimiz üzere Susie ne kadar gelmekte olan 60’lar gençliğinin habercisi ise, Steve Dallas da aynı farkındalığı ve gerçekçi bakışıyla onun yanında durarak aynı gerçeğe hizmet etmektedir.

Lurene Tuttle, Lawrence Dobkin, Tony Curtis

Bu amaç uğruna her yolu mubah gören Sidney Falco kolları sıvıyor ve işe koyuluyor. Bu esnada tüm yaşananlar da adeta gazetenin sayfalarını çevirir misali karşımızda gerçekleşiyor. Mackendrick’in kusursuz diyebileceğimiz şekilde filmin tamamına yaydığı bu anlatım tarzı, gazete okuyormuş hissiyle birbiri ardına dizilen sahneler ve gerçekleşen olaylar toplumsal “ahlak” diye bir şeyin esamesinin okunmadığı, her şeyin para, güç, iktidar, magazin, etik dışılık olduğu 1950’ler Amerika’sına dair muazzam bir alegorik anlatım oluşmasını sağlıyor. Burada değinilmesi gereken bir nokta daha var. Hunsecker’ın yukarıdaki hararetli serzenişinin devamında Sidney’le aralarında geçen diyalog da son derece elzem. Sidney, Hunsecker tarafından boynunda bir tasma olduğunu ancak eninde sonunda özgürlüğünü kazanmak istediğini deklare eder. Buna karşılık Hunsecker’ın söyledikleri ise son derece önemlidir: “Hapisteki her adamın tek hayali özgürlüktür. Hapistesin Sidney! Kendi korkularının, hırsının ve tutkularının mahkumusun”.

Tony Curtis, Jeff Donnell

Hunsecker’ın Sidney Falco’ya bu açıkça yaylım ateşi, vahşi kapitalizm içine hapsolmuş modern insanın, kendisinin dahi farkında olmayabileceği trajedisine işaret eder. Güce, iktidar hırsına, kazanmaya kendini adeta programlamış olan ‘modern’ insan bunları yaparken insanlığından olmuş, adeta hapishanede bir mahkuma dönüşmekten kurtulamamıştır. Film boyunca ve bu sahnede de gördüğümüz ışıltılı cemiyet hayatında dahil olunan kalabalık ve zenginlerin iç içe olduğu lüks akşam yemekleri de sadece birer yanılsamadan ibarettir aslında.

Burt Lancaster

Steve Dallas’a atılan marihuana iftirası tıpkı 1960’larda yeşerecek olan Çiçek Çocuklara, anarşiye ve yükselişe geçecek olan sol sivil siyasetin nasıl durdurulmaya çalışılacağının emarelerini bize gösteriyor. Ceket cebine marihuana atılan Dallas’ın başta Sidney ve Hunsecker olmak üzere polis, cemiyet çevresi tarafından şeytanlaştırılması da farklı olana iktidarın tahammülsüzlüğünün bir başka evresi olarak karşımızda duruyor. Susie Hunsecker ise bütün bu yaşananları büyük bir metanetle izliyor görünümünde iken aslında içinde muazzam bir öfke, isyan biriktiriyor. Bu yönüyle Susie karakterinin gelmekte olan 60’lar gençliğini sembolize ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Abisi J. J.’in yalanlarına, Sidney’nin entrikalarına inanmayan Susie, artık devletin yalan retoriğini çözmüş, hamasetten bıkmış, kendi yolunu çizmek isteyen, özgürlüğünü arayan yeni bir gençliğin yanan meşalesi olarak filmdeki yerini alıyor.

Barbara Nichols, Tony Curtis

Yönetmen Alexander Mackendrick, burada geçmişte yapmış olduğu reklam yönetmenliği deneyimlerinden ve elbette daha öncesinde üniversite profesörü kariyerinden oldukça yararlanıyor. Onun dönemin halkına dair yaptığı çıkarımlar ve haklı okumalar, filmin senaryosunun da usta bir yazar (Ernest Lehman) ve bir oyun yazarıyla (Clifford Odets) ortak yazılmış olması, gerçekçiliğin derinliklerinde rahatlıkla dolaşabilmemizi ve her sahnede koltuğun ucunda, heyecan ve merak içinde kalmamızı sağlıyor. Aslında bu elbette dönemin yönetiminin halk üzerindeki yönetme şekliyle de birebir alakalı bir durum: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ile girilen nükleer ve uzay yarışı, dünyanın BATI & DOĞU olmak üzere bloklara ayrılmış olması, Soğuk Savaş’ın zirvesi olan 1950’ler ve elbette insanları, halkları ve toplumları yalanla, entrikalarla, manipülasyonlarla yönlendirerek aralarına sürekli fesat tohumları ekmek. Mackendrick’in filmi bu sinema diliyle çok büyük şeyler yapıyor aslında. Basit gibi görünen romantik bir ilişki üzerinden dönemin toplumunun ve devletinin adeta seceresini çıkartırken bunu sektörleri ve cemiyet hayatının durumu üzerinden, başarılı bir ifşa diliyle yapmayı da başarıyor ve kesinlikle film her yönüyle tarihin doğru tarafında duruyor.

Susan Harrison

Aksiyon olarak görülebilecek tek bir sahnenin yer almadığı, tek bir silahın patlamadığı veya birisinin ölmediği film adeta “böl, parçala, yönet” doktrininin sinemasal karşılığı olarak, tamamen etik, ahlak, normlar, medya, neo-liberalizm gibi kavramlar üzerinden dilini sağlamlaştırıyor. Sweet Smell of Success vizyona girdiğinde ve ilk dönemlerinde fazla olumlanmadığı halde, sonradan belli bir hayran kitlesi edindi ve günümüzde Amerikan Noir Sinemasının incileri arasındaki yerini aldı. Bunu yaparken 1957’de Joseph McCarthy’nin de ölümüyle birlikte film adeta metaforik şekilde onun cenazesini kaldırarak yepyeni bir dönemin sarsılmaz, keskin habercisi haline geldi.

Deniz Kuş

Bir Cevap Yazın