THE MASTERMIND: Bir Toplumsal Depresyonun Habercisi Olarak Cazı Puro Gibi Kullanmak

Görünüşte en basit anlamıyla aynı tema etrafında dönen bir soygun zincirini konu alan Kelly Reichardt’ın The Mastermind (2025) filmi her ne kadar belirli bir tarihsel çerçevede anlatısını 1970’lerle çizse de klasik herhangi bir dönemin toplumsal çöküşüyle beraber görünmez depresyonunun uğultularına kulak veriyor. Bunu yaparken karakterlerinin seslerini gölgelemek için kompozisyonunun içerisine cazı araç olarak yerleştirerek sosyolojik alt tonlar da ekliyor. Hırsızlık olayına konu olan sanat eserlerinin hiçbiri kendi yankılarını taşıyamazken müziğin tüm film boyunca kullanımı anlatımın ağırlığını kucağında sakince taşıyor. Bu şekilde The Mastermind, izleyiciye hiçbir zaman alıştığı bir soygun hikâyesi vermiyor. Senaryo koltuğunda da Kelly Reichardt’ın bulunduğu The Mastermind’ın başrollerinde Josh O’Connor (James Blaine Mooney), Alana Haim (Terri Mooney) ve Bill Camp (Bill Mooney) gibi isimler yer alıyor. Film ilk sahnelerinden itibaren soygun/hırsızlık kavramlarını ana karakteri üzerinde (James) soyut bağlamda birer hastalık olarak kullanıyor. Bu şekilde sahneler birbirlerini kovaladıkça hastalığın bu karakter üzerinde yaratmış olduğu karanlık atmosferin onun mizacına işleyişine ve buna bağlı olarak bedeninin ve zihninin buna tepkimesine tanık oluyoruz. Bu da filmin hikâyesinin oluşturulmasına bir antitez havası katıyor. Buna bağlı olarak gelişen sekansların hiçbiri izleyiciye sunulan eylem ve dışavurumlar çerçevesinde gösterildikleri anlamlarda hayatla buluşmuyorlar. Bu anlamda Reichardt, The Mastermind ile birlikte ters ve görünmez bir anlatı biçimi geliştirmiş.

Josh O’Connor

Sanatın Gösterişsiz Çekiciliği

Filmin müziklerinin kompozisyonun akışıyla buluşmasında büyük rol oynayan Rob Mazurek, senaryo iskeletinin önemli unsurlardan birini oluşturan zaman ve mekân tasarısının üzerine çakıl taşlarını itinayla bırakıyor. Bu şekilde ağırlığı avuçlarında tutuyor ve izleyici eğer ortada bir gerilim hakimse onu sadece Mazurek’in ortaya çıkartmış olduğu tınılar sayesinde şekillendirebiliyor. Buna rağmen konu bağlamında aksiyona bu denli meyilli ancak hiçbir şekilde aksiyon konusunda izleyiciyi bağımlı kılmayan dönüşlere sahip olan The Mastermind, kişisel bir kaçış haline gelen James’in kaçışını kendisine kimlik ediniyor. Genellikle soğuk veya donuk pastel renkleri görsel renk katmanı olarak kullanan Reichardt, bu şekilde elindeki hiçbir elementi gösterişli bir pozisyona taşımıyor. Vurgusuz tonların filmin ana anlatımını bilinçli bir şekilde bu denli sarıp sarmalaması dramatik yapıyı daha canlı kılarken, buna rağmen yer yer hikâyenin güçlü yapısını yavaşlatıyor. Tıpkı çalınan tabloların renkleri gibi karelerin tonları da zamanla kendi içerisinde kuruyor. Zaten hali hazırda ön plana çıkan renkleri tamamen kapı dışarı eden Reichardt, film bitene kadar var olan renklerin solması için de özel bir çaba sarf ediyor. The Mastermind’ın kendi içindeki ağırlığı da tam anlamıyla bu türden teknik desteklerin çabasıyla ortaya çıkıyor. Tempo da buna bağlı olarak yavaş ilerliyor. Öte yandan olayların karakterlerin içine doğru derinlemesine bir seyahate çıkması da bu eş tempoda kendi ritmini bulabiliyor. Bu da onu kalıplara sıkışmış, kendi konseptine benzer filmlerden ayırıyor.

Alana Haim

Durgun Sularda Yüzen Bir Soygun

Soygunun eylemsel olarak kendisini karakterler aracılığıyla gerçekleştirmesi ve bunun hemen akabinde karakterlere içsel bir bunalım yaşatması filmin sekanslarını en duru kılan etmenler arasında. Bu şekilde başlangıçta karakterler kendi içerisinde bir dağılım ve parçalanma yaşarken daha sonra bunun yansıması karakterlerin çevresindekilere de başlangıçta bahsettiğimiz gibi hafif bir hastalık biçiminde yayılıyor. Yönetmenin önceki filmlerinde (Wendy and Lucy, Certain Women, First Cow, Showing Up) olduğu gibi yine kendi başına oluşturmuş olduğu senaryo, bu sefer olabildiğince sadeleştirilmiş bir boyutta. Sahip olma, mekânlarla içe içe geçme ve onlarla bağ kurma üzerinden sanat eserini hedef gösteren The Mastermind, her karesi ayrı modellemede birer mola içeriyor. Buna benzer klasik izleyici için negatif sayılabilecek yanlarına rağmen soygun filmi türüne farklı ve klişelerden sıyrılmış bir perde indiriyor. Karakterlerini çizerken klasik Jean-Pierre Melville filmlerindeki kahramanların çizimlerine benzeyen tonda bir yolu takip ediyor. Buna bağlı olarak bir karakterin çöküşü, hikâyenin dolaylı çöküşünü de takip ediyor ve bu yöndeki beklentileri de besliyor. Aynı zamanda bir dönem yapısını da en ince ayrıntısına kadar doku olarak görsel düzlemde yansıtmaya çalışan 1964 doğumlu Reichardt, 70’leri bir nostalji tonunda değil ancak tam anlamıyla belirsiz/donmuş bir zamanın kırılma hali olarak tasvir ediyor. Bu da insanların, yaşama biçimlerinin, hayata bakışlarının başka bir boyuta geçişini resmediyor ve onları bu halin kaçınılmaz yapısının yerine gelebilecek olan günümüzün acımasız ellerine bırakıyor.

Josh O’Connor

Dönüşüm Zamanında Kendinin Benzersizi Olmak

Tam da Vietnam Savaşı’nın siyah kanatlarını çırpıp görsel anlamda tüm akışı uğursuz bir nostalji tozuyla yıkaması ve bununla bağlantılı olarak devletin kendisinin artık güvensizlik şapkasını başına geçirmesiyle The Mastermind, planlanmış basit bir soygun halini tam anlamıyla paravan olarak kullanıyor. Anlatının asıl derdi dönemin bu atmosferinin hızla değişmesi ve alışılmış başarı kavramlarının ya da klasikleşmiş Amerikan Rüyası’nın baltalanmasıyla toplum içinde kendini gösteren sosyo-ekonomik çatırdamalar. Hatanın birine ait olması veyahut onun bir şekilde etiketlenmiş olup olmaması eylemin kendisini hiçbir zaman o çıplak görüntüsü altında korumuyor. Buna rağmen bahsi geçen bu sıyrılmış yansımalar filmin her yanını sarmıyor, sadece sekanslar ilerledikçe tadımlık işaretler veriyor. İzleyiciden en nihayetinde bazı parçaların birleştirilip makro bir anlam çıkarması bekleniyor. Bu nedenle filmin başlangıçtan beri gerek kullandığı müzik tınıları gerekse tercih ettiği renkler bu denli ruhsuz olmasaydı, toplumsal çatırdamalar ve çalkantıların aktarılmasında seçilen teknik dil, etkin bir rol oynayamazdı. Günümüzle de benzer tonlarda bilinçli bir şekilde kurulmuş olan bu tip bağlantılar belli bir dönemsel miti alevlerinden tekrar doğuruyor.

Hope Davis

Otoriteyi Çamurla Boğarken İdealleri Yorgun Düşürmek

Kolektif bir hayalin balon gibi oradan oraya seyahat ettiği ancak 1970’ler tarafından patlatıldığı, buna rağmen belli inançların hâlâ devam etmesi ve bireyselliğin kemikleşmeye başlayacağı 80’lerin kapı eşiğinde beklemesiyle tam anlamıyla bozulmaya çoktan hazır bir dönemin haritasını çizen The Mastermind, arada kalma halini en iyi soygun eylemiyle gösteriyor. Bu şekilde soyguna uğramış olan bir sanat eseri tam anlamıyla bahsi geçen dönemin kendisini temsil ediyor. Bir nesne olarak, bir mekândan veyahut bir kolektif sahiplenmeden bireysel bir ele düşmesiyle zamanın kendisine ayna tutuyor. Bu şekilde film, en basit haliyle kompozisyonunun aksiyona bağlı eylemselliğiyle değil ancak anlatının içerik biçimiyle izleyici ile güçlü bir iletişim hattı çiziyor. Öte yandan her zaman iyi ya da kötü haliyle satılmaya çalışılan Amerikan Rüyası’nın bizzat içinde olup sistemin kendisini de besleyenler, belli bir “tutunamayan” yapısına sahip. Bir gerçekliğin önünün bu denli sessizlik ile paketlenmesi, içinde bulunduğumuz döneme yapılan büyük bir jest ama aynı zamanda geçmişe gönderilen, adressiz bir mektup.

Burcu Meltem Tohum

Dial M for Movie’deki diğer Reichardt yazısı: Meek’s Cutoff

Bir Cevap Yazın