Halloween’e Özel Ekim Ayı Korku Filmleri Seçkisi!

Ekim ayındaki ikinci seçkimizle karşınızdayız, bu sefer belli bir türe, korku / gerilim türüne özgü bir seçki yapmak istedik, bunun için de Halloween / Cadılar Bayramı kutlamalarına denk gelen Ekim ayından daha iyi bir zamanlama olamaz diye düşündük. Kökleri antikiteye ve Pagan kültüre (Hasat Bayramı) dayanan Halloween, sonrasında dönüşüm geçirerek Hristiyan alemi tarafından da her yıl 31 Ekim’de kutlanmaya başlamıştır. Aramızdan ayrılan sevdiklerimizi, genel olarak ölüleri anma ve hatırlama günü olarak da nitelenen Halloween, günümüzde bu ve benzer temellerinden sıyrılmış olarak birçok ülkede kutlanan bir etkinlik halini almıştır. Umarız bu aya özel olarak seçtiğimiz 10 adet korku / gerilim filmi arasından merakınızı cezbedecek birkaç yapımla karşılaşırsınız. Bol filmli günler!

The Amityville Horror (H. Necmi Öztürk)

Bazı korku filmlerinde “gerçek olaylardan esinlenilmiştir” ibaresi, gerilimi arttırmak için kullanılır şüphesiz, gerçek olaylara dayansa da, dayanmasa da. 1979 tarihli Amityville Horror içinse “gerçeklere dayanıyor” ibaresi oldukça yetersiz kalıyor çünkü film, “doğaüstü olaylar” kısmı bir yana, New York, Amityville’de 1974 Kasım’ında ve 1975 Aralık’ında yaşananların birebir beyazperdeye aktarılmış hali adeta. Filmin künyesine baktığımızda Jay Anson’ın aynı adlı kitabına dayandığını görüyoruz, ne var ki Anson da neredeyse direkt olarak gazetelerden, yeminli ifadelerden ve polis raporlarından derlediği bilgileri bu kitaba aktarmış.

Bu noktada elbette birebir aktarılan olayların sadece bu evde yaşanan 13 Kasım 1974 cinayetleri ve 1975 Aralık’ında aynı eve yerleşip 28 gün sonra oradan taşınmak zorunda kalan Lutz ailesi olduğunun altını çizelim. ABD’de hala süren “bu evde doğaüstü olaylar yaşandı diyerek bizi kandırıyorlar” tartışması gülünç, çünkü zaten Dünya’nın hiçbir yerinde bu tür olaylar yaşanmıyor, doğaüstü olayların tasvirleri elbette kurgu. Nitekim 1977’de eve taşınan ve 1987’ye kadar karısıyla bu evde yaşayan James Cromarty, “roman ve film nedeniyle eve gelen turistler dışında başımıza hiçbir garip olay gelmedi” beyanında bulunmuş. Ev halen duruyor, 2010’da 950.000 USD’ye satılarak el değiştirmiş, turistlerden korunmak için adresi, evin tanınmasını engellemek için de alamet-i farikası olan yan cephe pencereleri değiştirilmiş.

Evin eski ve yeni hali.

Artık filmden bahsetmeye başlayalım, görüldüğü gibi ABD korku tarihinde bu kadar önemli bir ev söz konusu olunca, neredeyse tüm bu bilgi ve olaylar filmin önüne geçiyor. Filmin yönetmen koltuğunda Stuart Rosenberg oturuyor, oyuncu kadrosu da çok başarılı, James Brolin (Josh Brolin’in babası)George Lutz, en çok Christopher Reeve’li Superman filmlerinden tanıdığımız Margot Kidder ise Kathy Lutz rolünde çok iyi performanslar sergiliyorlar. Peder Delaney rolünde usta oyuncu Rod Steiger’ı da unutmadan tabii.

Bu tür genellemeler yapmak doğru olmasa da korku filmleri “tüm garabetleri bir sonuca bağlayarak seyirciye sunan” ve “anlatıyı havada bırakan” şeklinde ikiye ayrılıyor dersek, Amityville ikinci türe daha yakın. Örneğin Conjuring serisi ilk türe daha yakın çünkü sadece kendi içinde değil, devam filmleriyle de kötülüğün kaynağını seyirciye açıklama eğiliminde. Ringu’lar da aynı şekilde. Ancak Amityville Horror, ölüme, hayaletlere ve şeytani faaliyetlere akıllıca göndermelerde bulunsa da, bunları bir yere bağlamadan sonlanıyor.

Filmde karşımıza ilk çıkan gönderme tabii ki Peder Delaney’nin maruz kaldığı sinekler. Çürüyen bedenlere yapılan gönderme, ölüler ile yaşayanlar arasında köprü görevi gören sinekler aracılığıyla yapılmış. Ardından eve giren her din adamı veya rahibenin nefes almakta güçlük çekmesi, açıkça bu evde istenmediği belirtiliyor seyirciye. Duvara asılı duran Haç’ın ters dönmesi, üzerinde kilit bile olmayan kapıların kendi kendine kilitlenmesi, evdeki garip çocuğun hayali arkadaşıyla boşluğa bakarak konuşması, kendi kendine hareket eden sallanan sandalyeler, yanıp sönen ışıklar, açılıveren kapılar, hayaletin bulunduğu ortamın kötü kokması, tüm bu klişeler Amityville’de çok güzel kullanılmış. Bunların neredeyse hepsini günümüzde çekilen korku filmlerinde bile görmek mümkün. Bu açıdan da bir “kaynak film” olarak değerlendirilebilir Amityville.

Sonuç olarak Amityville Horror, gündelik yaşam içine yedirilmiş fantastik öğeler üzerinden, gore’a ve jump-scare’lere başvurmadan ilerleyen, seyirciyi yavaş yavaş içine alarak gerilime sürükleyen bir seyir arayanlar için biçilmiş kaftan. Akıldan çıkması pek kolay olmayan, temelini çocuksu melodilerden alan (ve hala birçok korku filminde taklit edilen) müziğini de unutmayalım tabii. Şimdiden iyi seyirler.

The Babadook (Burcu Meltem Tohum)

Hiçbir “basit” görünümlü korku öğesi, korku filmlerinin yaratık panteonunda, The Babadook kadar dikkat çekici olmamıştı. Aslında Babadook’da diğer korku filmlerindeki yaratıklara (Nosferatu – 1922, A Nightmare on Elm Street – 1984, Jeeper Creepers – 2001) benzeyen görsel özellikler bulabiliriz. Ancak o, yine de kendisine benzetilen tüm yaratıkların bir karışımı, bir nevi meta-yaratık. Bir hayal ürünü mü yoksa fiziksel gerçekliği var mı diye film boyunca dikkatlerimizi üzerine toplamamızı sağlayan Babadook, varoluşunun gizemli ve duygusal katmanlarında, bir bakıma maskesinin altında, çok başka bir dünyayı bizimle paylaşıyor.

Babadook’un tasarım aşamasında F. W. Murnau’nun Nosferatu filmindeki karakterden esinlenen Jennifer Kent, korku sinemasında kendine özgü, yaratıcı bir aura doğuruyor. Hüzün duygusunun korku duygusu ile el ele tutuştuğu ve birbirleri arasındaki bağın çok derin bir şekilde çizildiği Babadook, aynı zamanda kütüphanede terk edilmiş bir özlemin de yansıması. Film bütün gerilim unsurlarını karakterlerin yaşadığı halüsinasyonlar üzerinden alır. Bu yüzden bazı anlarda gerçeklikle gerçek olmayanın neresinde durduğumuzu karıştırabiliriz. Kederin üstesinden gelmenin ve keder kavramının yeniden tanım bulmasının bu halüsinasyonlar aracılığıyla gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Ayrıca filmde annelik konusuna dair de mesajlar bulunmakta. Bir kadının anne olduğu süre boyunca yeri geldiğinde kendi içinde hesaplaştığı olaylar yeri geldiğinde ise bizzat dışarıdan aldığı darbelerin belki de sadece görünen kısmı, Babadook.

Karakterler üzerindeki korkuların, hissiyatların ve zihinsel sorunların bir dışavurumu olan Babadook, burada bir nevi araç olarak kullanılıyor gibi görülebilir ancak bir korku figürünü bu türden bir dışavurumla işleyen çok az sayıda yapım olduğunu düşünecek olursak korku-gerilim türünde Babadook’un deneyimlenmesi, kesinlikle bu türe yönelik önemli bir bakış açısı kazandıracak.

Dead Ringers (Berfin Tutucu)

Body-horror alt janrının ustası David Cronenberg‘in hem tensel hem de tinsel olarak deforme olmuş karakterlerini izlediğimiz Dead Ringers filmi ikiz jinekolog kardeşleri anlatıyor. Her konuda birbirleri ile senkronize olmuş ikizlerin hayatları ve birliktelikleri alt üst olmaya, hayatlarına bir kadının girmesi ve ikizlerden birinin ona aşık olması ile başlar. Bu senkronize oluş bir yerden sonra ikiliyi double bind durumuna sokar ve ikizlerden birisi diğerini artık işgalci ve gaspçı olarak görmeye başlar. Kimlik ve beden kavramlarının iç içe geçmesiyle beraber uncanny (tekinsiz) ruh hali baş gösterir.

Body-horror alt janrının biçim değiştirerek psikolojik korku formuna girdiği filmde birbirinden ayrılamayan ve birbirine senkronize olmuş ikizlerin ilişkisi son derece rahatsız edici bir hal alır. Bunun yanında mutant bir rahim ve onun incelenmesinde kullanılan özel üretim aletlerin yol açtığı deformasyonlar da body-horror janrını Cronenberg‘in es geçmediğini gösterir. Siyam ikizleri olarak da görülen bu kardeşlerin birbirlerinden ayrılmak değil aksine birbirlerine daha çok benzemeye çalışmak gibi amaçları vardır. Bu da öz kimliklerine zarar veren bir durum haline gelir. Bu görünmez eterik bağın kesilmemesi yeni doğan bir bebeğin annesiyle olan göbek kordonun kesilmemesi ile aynı etkiyi yaratır. İkisi de zehirlenerek hayatlarını kaybetmeye başlarlar. Dead Ringers filmi de bu bakımdan son derece rahatsız edici ve aynı zamanda hüzünlü bir film.

Hausu (Burcu Meltem Tohum)

Geleneksel korku filmlerinin temalarını kullanarak korku türüne kendine göre yeni tanımlamalar getiren Hausu, Gotik geleneksel hayaletleriyle, çıldırtıcı derecede özgürce çizilmiş bir hikaye sunuyor. Nobuhiko Ôbayashi‘nin ilk uzun metrajlı filmi olan Hausu, neredeyse ölmek üzere olan bir türün fantazmagorik ve olabildiğince alegorik unsurlarla süslenmiş halidir ve Japon sinemasında kalıcı izler bırakmıştır.

Yönetmenin deneysel kısa filmi Emotion (1966), zamanında eleştirmenler tarafından şiddetli yorumlarla karşı karşıya kalmış olsa da Hausu, Emotion’dan çok daha etkili ve dikkat çekici formlara sahip. Dönemin görsel imkansızlıklarına rağmen yenilikçi fikirlerin yolunu hiçbir zaman kapatmayan Ôbayashi, sinema anlayışıyla da korku ve gerilim türündeki filmlere farklı bir bakış getirmiş oldu. Hausu, başlar başlamaz doygun renklerinin ağır ve gösterişli havasıyla anlatımında ironi yöntemini kullanmış olsa da çoğu “sabırsız” izleyici için filmin daha en başından itibaren sıkıcı gelmesi muhtemeldir. Tıpkı Hausu gibi travmatik bir anlatımı olan Dario Argento’nun Suspiria‘sının (1977) da görsel olarak renk katmanları barındırdığını söyleyebiliriz. Ancak Hausu, bunu tüm film boyunca uygular, abartır ve bile isteye izleyicinin gözlerinin içine sokar. Bu anlamda filmin deneysel bir korku-gerilim alt yapısı sunduğunu söyleyebiliriz.

Japon gotik anlatımını Batı modellemesinin içine yediren Hausu, bir anlamda “İtalyan Korku Ustası” ve “Macabre Ustası” sayılan Mario Bava‘nın gotik estetiğini de andırıyor. Bu estetiğin Luis Buñuel‘in gerçeküstücülüğü ile birleştiğini düşünürseniz ortaya nasıl bir film çıkmış olabileceğini daha rahat hayal edebilirsiniz. Animasyon ve video tekniklerinin filmde sıklıkla kullanılması bilindik anlamda korku ve gerilim öğelerinin filmin tüm anlatımına yayılmasını zorlaştırsa da korku-gerilim türüne bu farklı bakışı, Ôbayashi‘nin gözünden deneyimleyebilirsiniz.

Ju-on (Ece Mercan Yüksel)

2002 yapımı Ju-On (Garez) Japonya kökenli en korku dolu filmlerden biri. Buffy the Vampire Slayer’dan tanıdığımız Sarah Michelle Gellar’ın başrolünde yer aldığı Amerikan re-make’i ise 2004 yapımı ve yine aynı şekilde The Grudge (Garez) adına sahip. Aralarında çeşitli benzerlikler bulunsa da Amerikan yapımı biraz daha filmin yıldızına odaklı ve çok daha lineer bir anlatıma sahip. Buna ek olarak hem Japon hem de Amerikan versiyonunun yönetmen koltuğunda aynı isim bulunmakta: Takashi Shimizu. Amerikan versiyonunun senaryosu başkası tarafından yazılmış olsa da Shimizu, Ju-On’un yani Japon versiyonunun senaryosunu kendisi yazmış. Ayrıca Ju-On ile Japon korku sinemasının uluslararası alanda tekrar ün kazandığını da söylemeden geçmeyelim. Japon versiyonunda lineer olmayan, oldukça dağınık bir anlatım kullanılan hikâyede hayaletlerle dolu bir ev anlatılıyor. Biz bu mini tanıtım yazısında asıl olan, yani Japon versiyonunu ele alacağız.

Seneler önce müstakil bir evde trajik olaylar yaşanır. Bunun üzerine ev korkunç ve hayaletli bir yer haline gelir ve bu hayaletler, eve giren herkese musallat olur. Hikâye aslında oldukça basit ancak Japonların bu konuyu anlatım şekli ve korku ögelerinin kullanılışı insanı fazlasıyla ürpertiyor. Öyle ki bu filmi öğlen saatlerinde izliyor olsanız bile korkmanız kaçınılmaz. Hikâyede ana korku ögesi olan karakterin çıkardığı sesler ve özellikle hareket ediş şekli izleyenin senelerce aklından çıkmayacak türden.

İşin içinde yine aynı şeklide korkunç bir çocuk karakterin bulunmasıysa her şeyi daha da tekinsiz hale getiriyor. Bunlara ek olarak etrafa korku salan karakterlerin zamanında çok kötü şeylere tanık oldukları için bu hâle gelmiş olması onları daha “insan” kılıyor. Yine de bu durum filmin korkutuculuğunu hiç azaltmıyor, aksine filmde “canavar” karakterlerin bir zamanlar gerçek birer insan olmaları, filmi genel itibariyle daha da ürkütücü kılıyor. Film bu açıdan herhangi bir canavar filminden çok daha rahatsız edici bir hava yayma özelliğine sahip.

The People Under The Stairs (H. Necmi Öztürk)

Bazı filmler için “tuhaf” nitelemesi bile hafif kalır ya, işte People Under The Stairs de bu filmlerden. Elm Sokağı’nda Kabus serisini, Tepenin Gözleri filmlerini ve Çığlık serisini borçlu olduğumuz korku üstadı Wes Craven’ın en garip filmlerinden olan 1991 tarihli People Under The Stairs, yönetmenin okuduğu bir gazete haberine dayanıyor aslında ama sadece fikir düzeyinde, geri kalan tüm ayrıntılar Craven’ın rüyalarından, çılgın zihninden besleniyor.

Haberde evlerine iki Afrikalı Amerikalı’nın girmeye çalıştığını ırkçı bir tutumla polise ihbar eden yaşlı bir beyaz çiftten bahsediliyor. Polis araştırmak için bu “saygın beyaz aile”nin evine girdiğindeyse bodrumda, kilit altında yaşamaya zorlanan ve hayatlarında oradan hiç çıkmamış, konuşmayı bile sökememiş iki çocuk bulunuyor. Bu ironi de Craven’ı etkilemiş olacak ki, üzerine bu filmin öyküsünü inşa etmiş. Wes Craven’ın neredeyse tüm filmlerinin senaryolarını kendisinin yazdığını da hatırlatalım.

Bir başka korku üstadı John Carpenter’ın They Live’ine (1988) benzer bir şekilde son derece normal bir film gibi başlıyor People… da. Korku veya gerilim atmosferi yaratacak hiçbir şey göze çarpmıyor. Aşağı mahallede sıradan, güzel bir gün. Ving Rhames’in canlandırdığı Leroy,  Spenser (Jeremy Roberts) ve 10-12 yaşlarındaki Fool (Brandon Quintin Adams), kendilerini kirayı ödemedikleri için evden atmakla tehdit eden ev sahiplerinin evini soymak için bir operasyon düzenlerler. Evi soyulmak istenen çift, kötü insanlar olarak sunuldukları, soyguncuların da üzerlerinde silah olmaması nedeniyle, masum bir hareket gibi görünür bu acemi soygun girişimi.

Ancak eve girip de ev sahipleri ile, özellikle de yaptıklarıyla karşılaşınca Fool ile Leroy’un akılları başlarından gidecektir. Bu noktada “çılgın” ev sahiplerini, Twin Peaks’in vazgeçilmez karakter oyuncuları Everett McGill ve Wendy Robie tarafından canlandırıldıklarının da altını çizmemiz gerek, zira başka oyuncular bu rollerin altından bu kadar güzel kalkabilirler miydi, emin olmak çok zor. Film hakkında daha fazla ipucu vermeden önerimizi noktalayalım, çünkü özellikle ilk izleyişte büyük bir etki bırakan filmlerden People Under The Stairs; bu sürpriz etkisini bozmak istemeyiz.

Possession (Burcu Meltem Tohum)

Şeytanın vücut bulmuş halini örneklemeye çalışsak karşımıza büyük ihtimalle bu türün en çarpıcı filmi olan Possession çıkacaktır. “Sahip olmak” duygusunu soyut halden somut hale döndürerek en canlı şekilde gösteren Zulawski’nin, bu filmini tam da eşinden ayrıldığı zaman diliminde ele aldığını biliyoruz.

Bu da filmdeki karanlık, travmatik, kabus dolu seks sahnelerinin nedenini bir bağlamda açığa kavuşturuyor. Karakterler arasındaki ilişkilerin oldukça histerik bir yapıda ilerlediği Possession, Berlin’in batı yakasında vuku buluyor. Yönetmen mekân ve anlatıda, “sahiplik” duygusunun ikili yapısını elindeki her malzemeyle doğrudan kullanıyor. Çekimler için Berlin’i seçmesi bile bunun en iyi göstergesi.

Possession için doğrudan korku filmi demek çok güç ancak anlatısının yüksek gerilimi nedeniyle korku türüne yaraşır bir dil kullanıyor. Filmdeki efektler konusunda E.T., King Kong ve Alien’dan tanıdığımız Carlo Rambaldi ile çalışan Zulawski, korku sinemasının en rahatsız edici görsellerini ortaya çıkartmış. Filmin doruğunu oluşturan nokta ise cinselliğin Hokusai‘nin The Dream of the Fisherman’s Wife’ındaki gibi Japon hentai tarzı kullanılarak aktarılmış olması. Görsel olarak bulabildiği bütün rahatsız edici araçları kullanan Zulawski aynı zamanda filmdeki ses seviyesini de bir üst noktaya taşıyarak “normal” bir izleyicinin bile dikkatini çekmek için kollarını sıvamış.

İnsanların birbiriyle olan zehirli ilişkilerine de gerçekçi anlamda parmak basan Zulawski, Possession ile bir sevgiliden, eşten, dosttan ayrılmanın içsel olarak insanın ruhuna ne derecede zarar verdiğine işaret ederken, yarattığı yıkımın bire bir resmini çiziyor. Filmdeki sinematografi, ilk izleyişte emek harcayan dikkatli seyircileri, filmi ikinci kez izlemeye davet edecek düzeyde.

The Shining (Ece Mercan Yüksel)

Kara Kule Serisi (The Dark Tower), O (It, 1986), Yeşil Yol (The Green Mile, 1996) ve daha birçok korku / gerilim hikayesiyle tanınan Stephen King’in 1977 tarihli romanı The Shining (Medyum) baz alınarak çekilen aynı adlı film -lâkin kitabın ve filmin aynı olan adı Türkçe’ye farklı şekillerde çevrilmiş- yönetmen Stanley Kubrick’in en çok bilinen ve tartışılan eserlerinden. Ürettiği pek çok eserle senelerdir okurlarının kütüphanelerini dolduran King’in pek çok kitabı sinemaya ya da televizyona uyarlandı. Yönetmen veya oyuncular kim olursa olsun, hikâyenin King’in zihninden çıkma olduğu her yapımda hissediliyor. Bu yapımlardan bir tanesi de elbette ki bir sinema efsanesi olan Kubrick’in elinden çıkan Cinnet.

1980 yapımı film, çekimlerinin inanılmaz uzun sürmesiyle de biliniyor. Lakin bu durum bir Kubrick filmi için olağandışı değil, zira kendisinin mükemmeliyetçiliği ve de detaycılığı herkes tarafından bilinmekte. 2001: Bir Uzay Destanı (2001: A Space Odyssey, 1968), Otomatik Portakal (Clockwork Orange, 1971) ve Gözleri Tamamen Kapalı (Eyes Wide Shut, 1999) gibi çok bilinen filmleri de bulunan Kubrick, filmlerinde vermek istediği havayı yakalayabilmek adına sette oyuncularının psikolojileriyle oynamasıyla da biliniyor. Yine de kendisinin arkasından kötü bir şekilde konuşan bir oyuncu varsa da biz duymadık; aksine, herkes onunla çalışma imkanına erişebildiği için fazlasıyla mutlu olmuş.

Filmde asıl isteği yazar olmak olan Jack Torrance (Jack Nicholson); eşi Wendy (Shelley Duvall) ve oğulları Danny (Danny Lloyd) ile birlikte kış boyunca bir otele göz kulak olmak için şehirden ayrılır. Lakin bu otel Jack’in içerisindeki tüm kötücül duyguları uyandırır. Doğaüstü bir şekilde diğer insanların göremediği bazı şeyleri görebilen Danny ise annesiyle birlikte hayatta kalmaya çalışır.

Filmle alakalı pek çok ayrıntıyı bu kısa yazıya sığdırmak tabii ki imkânsız, zira film sayfalarca uzunlukta bir analizi hak ediyor. Lakin filmde Jack Nicholson’ın mükemmel oyunculuğu, Kubrick’in filmin her sahnesinde hissedilen mükemmeliyetçiliği ve sinematik dehası filmi korku türünü sevmeyen birisi için bile bir başyapıt haline getiriyor. Cinnet’i yalnızca bir korku veya gerilim filmi olarak nitelendirmek kesinlikle haksızlık olur, zira Cinnet her sinemaseverin en az birkaç kez deneyimlemesi gereken bir sinema güzelliği.

Vıy (H. Necmi Öztürk)

Alfabetik olarak sıraladığımız için korku listemizin sonlarında yer alan 1967 tarihli Vıy, sadece SSCB döneminde çekilen bir doğaüstü film olmasıyla değil, aynı zamanda Gogol’ün öyküsünü beyazperdeye aktarmadaki başarısıyla da ilgiyi fazlasıyla hak ediyor. Daha önce aynı öykü, İtalyan yönetmen Mario Bava tarafından Black Sunday adıyla 1960 yılında beyazperdeye aktarılmıştı ancak o filmin atmosferi son derece modern kalıyor Vıy’ın ilkel anlatımı yanında.

Burada “ilkel” sıfatını iyi anlamda kullandığımı belirtmeliyim, çünkü bazı korku mitleri gerçekten de ilk anlatıldıkları, ilk ele alındıkları dönemdeki motiflerle günümüze taşındığında, etkisi daha büyük oluyor, tabii bu yine kişisel yorumum. Örneğin Murnau’nun Nosferatu’su seyahat ederken yanında, ilk kez gömüldüğü toprakla dolu tabutlar taşımak zorundaydı, aksi takdirde yeni mekânında eski gücüne kavuşamazdı. Bu motifin günümüz filmlerinde hiç karşımıza çıkmaması bir yana, her filmde vampir söylenine yeni motifler eklenmeye çalışılıyor, bu tür motiflerin belli bir mitolojiye eklemlenmesinin onyıllar, yüzyıllar aldığı unutularak.

Yönetmen koltuğunu Konstantin Ershov ile Georgiy Kropachyov’un paylaştığı Vıy, adını Gogol’ün hikayesindeki bir yaratıktan alıyor. O kadar uzun süreden beri vardır ve o kadar uzun süredir uyuyordur ki, filmdeki cadı onu çağırdığında, göz kapaklarını kaldırmak için yardıma ihtiyaç duyar. Bu motifin filmde birebir kullanılması da yine ilkel motiflere saygı gösterildiğinin bir göstergesi.

Senaryo açısından son derece basit bir kurgu etrafında ilerleyen film, sona yaklaşıldığında bir döngü içine girer: Khoma (Leonid Kuravlyov), üç gece üst üste sabaha dek, vefat eden Pannochka’nın (Natalya Varley) bedeni önünde nöbet tutmakla görevlendirilir, bunun sebebi, kötü ruhları uzak tutmaktır. Ne var ki, bunun için artık çok geçtir. Döneminin çok ilerisinde, akıllıca kotarılmış görsel efektlere de sahip olan filmi tüm korku severlere şiddetle öneriyoruz. Bol filmli günler.

The VVitch: A New-England Folktale (Berfin Tutucu)

Amerikalı yönetmen ve senarist Robert Eggers‘ın yükselişine işaret eden The Lighthouse (2019) filminden önce çektiği The Witch, modern bir İngiliz halk hikayesinin beyazperdeye yansıması. Paranormal korku türünün Witches & Occult ve Mythological ile Folk (Tale) alt janrlarına uyum sağlayan yapım, yönetmenin ilk filmi olmasına rağmen sanatsal yetkinlik açısından The Lighthouse kadar olmasa da başarılı bir başlangıç denilebilecek bir yapım.

Filmin çeşitli halk anlatılarından derlendiği düşünüldüğünde akla gelen ilk anlatı ve olay şudur; 1692 yılında Salem, Massachusetts’te üç kadının cadı oldukları iddiası ile öldürülmeleri olayına sebep olan genç kızın çavdar mahmuzu (claviceps purpurea) yüzünden halüsinasyonlar gördüğü kabul edilmektedir. Çavdar ve benzeri tahıllarda parazit olarak yaşayan bu mantar türünün tüketilmesi delirium ve sanrı gibi psikiyatrik sorunlara da yol açabilir. Filmde de ailenin bu mantardan tükettiği göze çarpar. Fakat Eggers‘ın bilimsel bir açıklamadan çok doğaüstü bakışlarla bu filmi kurguladığı barizdir.

Korku filmleri elementlerinden biri olan vicious animals (saldırgan hayvanlar) elementini kullanmayı seven yönetmen bu filminde bu elementi keçi Black Phillip ile somutlaştırır. Şeytani bir varlık görünümünde karşımıza çıkan Black Phillip‘in keçi olarak seçilmesinin sebebi ise Orta Çağ dönemine kadar uzanır. Orta Çağ’da pür ruha sahip olanların kuzu, lanetli ruha sahip olanların keçi ile sembolize edilmesi ise daha da eskiye dayanır: Pan eski zamanlarda paganların çoban tanrısıydı ve mağarada yapılan ayinlerde ona tapınılırdı. İsa zamanında insanlar o mağaradan “Hades’in Kapıları” (Gates of Hades) olarak bahsederler. Böylece Pan veya Faun şeytan ile ilişkilendirilir. Bundan dolayıdır ki filmde Lucifer, keçi Black Phillip kılığında amaçlarını yerine getirmeye çabalamaktadır.

The VVitch aynı zamanda feminist altyapılı denebilecek bir film. Cadılık kavramı kadının bağımsızlığını, cinselliğini simgelerken karakterin babasına yanı dini otorite ile dini patriarkal düzene karşı çıkışı ve sonunda göğe yükselmesi, kadının doğasını kazanmış olduğunu gösterir. Cadının, genç kızın diyonizyen püriten ailesinin ise apollonier tarafta oyunlarına devam ettiği bir film The VVitch. Bu bakımdan da son derece tüyler ürpertici ve kara büyü tadında bir gösteri.

Dial M for Movie

Bir Cevap Yazın