LAST NIGHT in SOHO: Merkeze Giden Yolu Gölgelerle Temizlemek

Çarpık gerçekliğin labirent estetiğiyle aktarıldığı noktada dolaylı olarak içine girdiğimiz labirentin başlangıç noktasından merkeze varmak pek de güç değildir. Her ne kadar başlangıç ile merkez arasındaki mesafe yeterince uzak gibi gözükse de daha önce labirentte yürümüş olanlar bu uzaklığın aslında ne kadar kısa olduğunu bilirler. Kıvrımlar ve dönüşler, söz konusu labirentin en vazgeçilmez varoluş noktalarıdır. İçinde yürünmüş olunan bu labirent nasıl göründüğümüzü yansıttığı için yansımamızla karşılaştığımızda nasıl göründüğümüz en başta gözlerimiz için çok önemlidir. Labirentin içine girmeden önce asıl bildiğimiz görüntümüzü labirentin içine girdiğimiz anda kaybetmişsek o zaman bizi takip eden gölgeleri birer birer yakalayıp labirent yollarını bu hatadan arındırmak gerekir.

Thomasin McKenzie

Edgar Wright’ın hem yazmış hem de yönetmiş olduğu Last Night in Soho (2021), mevcut olan her karanlık noktayı karakterlerin en bireysel anılarına ince ince işlemesiyle elindeki kazmayı alıp hakikat labirentinin sınırlarını derine, daha da derine doğru açıyor. Labirent tek yönlü olup tek yola sahip olduğundan atılan bir adımın geri alınması pek de mümkün değil. Kavşak olmadan hiçbir yola da çıkamadığımız bu noktada başarısız da olsak merkeze giden yolu takip etmek gerekir. Bu noktada Eloise’in (Thomasin McKenzie) Sandie (Anya Taylor-Joy) ile olan yıkıcı paranoyası filmi güçlü kılan en önemli noktalardan. Onların bu labirentteki kutsal yolculuğu motif ve alegori açısından hiçbir yere varmayan evrensel bir sembolün karşılığı.

Anya Taylor-Joy (Credit: Parisa Taghizadeh) – Focus Features

Omega Noktası

İnsanlık halinin metaforu labirentler arasında çoğu yerde belirgindir. Pierre Teilhard de Chardin’in geliştirmiş olduğu Omega Noktası (Point Oméga), adını Grekçe’de alfabenin son harfinden alır. Buna göre kozmolojik olarak tek yöne sahip olan bu noktaya, sonsuzluğa açılan yolun başlangıcı şeklinde bakılır. Last Night in Soho ise sinema ile “canlı” sinema arasında çizmiş olduğu kompozisyonda bahsi geçen Omega Noktası’na oldukça uygun bir şekilde oturuyor. Bunun en önemli göstergesi olarak olayların geçtiği zamanların içe içe girmesini, ayrıca yansıtılan öznelerin aynaya bakan asıl öznelerden farklı olmasını sayabiliriz. Bir benzerin, asıl olanı anlayacak bir maddenin / oluşun mevcudiyeti ötekinin varlığını zirveye çıkaracak olan en önemli alettir. Bu anlamda Eloise’in aracılığının, tartışma götürmez bir şekilde etkin olduğunu söyleyebiliriz.

Anya Taylor-Joy ile Matt Smith (Credit: Parisa Taghizadeh) – Focus Features

Ancak labirent ile yaşam birbirinden oldukça zıt noktalarda durduklarından, Eloise’in Sandie ile olan bağı fiziksel ve zihinsel rekabetin öncülü oluyor. Böylelikle labirentin tasarımcısı olan Eloise, bir noktadan sonra labirenti üretmeyi, onu bir örümceğin ağları gibi işlemeyi bir kenara bırakıyor. Öznenin doğrudan kendisine ait olmayan bu karar, zihni rahatlatıp o farkında olmadan onu bir yolculuğa hazırlıyor. Bir nevi zihnin kendini düşürdüğü bir tuzak gibi işleyen bu süreç, durumun arzu edilirliğini de kabul etmiş oluyor. Edgar Wright, Last Night in Sohoile izleyiciyi şans ve mücadele arasında bir yere koyduğu noktada, insanın labirentlerin doğrudan içinde değil, sanki labirentteymiş gibi yaşadıklarını itiraf ediyor.

Thomasin McKenzie ile Michael Ajao (Credit: Parisa Taghizadeh) © 2021 Focus Features, LLC

Neo-Giallo Doğrusallığında Gezinen Bir Turist

Last Night in Soho’nun Giallo türünün bir hatırlatıcısı olarak karşımıza çıktığı noktada, türün ustası olan Dario Argento aklımızın bir köşesine kendi ağırlığını bırakıyor. Bu anlamda yönetmenin 1971 yapımı The Bird with the Crystal Plumage (L’uccello dalle piume di cristallo), 1975 yapımı Deep Red (Profondo rosso) ve 1977 yapımı Suspiria filmlerinin örnek olarak verebiliriz. Film boyunca özellikle kırmızı rengin hakimiyeti altına girdiğimiz ve bir nevi bu rengin görünmez kanatları altına gizlendiğimiz noktada anlatımın canlılığı kendini sürekli yeniler nitelikte. Kullanılan renklerin birbiriyle her çakışmasında içine girmek üzere davet edildiğimiz labirentin duvarları, Eloise’in nefesiyle kendi nefesini buluyor. BFI Londra Film Festivali’nde Wright’ın belirttiğine göre, Soho’nun mekân olarak filmin tüm sınırlarını eline almasındaki önemli kuvvet noktası, bu yerin hem film endüstrisi hem eğlence sektörü hem de gösteri dünyası açısından bir merkez oluşturmuş olması. Bu anlamda Soho, onun gözünde geçmişinden kaçamayan gölgelerin uğrak mekânı.

Thomasin McKenzie (Credit: Parisa Taghizadeh) – Focus Features

Filmin hikâyesi ele alındığında yönetmenin mekân kullanımı için yapmış olduğu bu özet, filmin içeriğindeki ana anlatıyı da besler nitelikte. İlginç bir bilgidir ki yönetmenin 26 yıl önce taşındığı Londra’da hissettiği duygular, tam anlamıyla Eloise’inkiyle eş noktadadır. Edgar Wright için özellikle gece ikiden sonra karanlıkta bir şeylerin hareket ettiği varsayımı, azımsanmayacak bir veri. Öte yandan film boyunca bizi içine alan tatlı ama aynı zamanda ekşi olan labirent kendini sadece gece vakti ortaya çıkarıyor. O ortaya çıktığında gündüzün kimlikleri bir kenara atılıyor. Her ne kadar gündüzün kimliği geceye hiç bulaşmasa da gece, doyumsuz ve aynı zamanda cayır cayır yanan bir ateş topu olduğundan gündüzün kimliğini de onun elinden almayı başarıyor. Böylelikle gece her yerde var oluyor ve onun yüz hatlarını bize gösteren de her zaman neon ışıkların yansıması oluyor.

Thomasin McKenzie (Credit: Parisa Taghizadeh) – Focus Features

Hiç Yaşanmamış Bir Geçmişe Duyulan Arzu

Kimimiz hatta birçoğumuz için tanıdık gelen bu durum bazen bir şarkı dinlerken bazen bir parfümün kokusunu aldığımızda ya da bir fotoğrafa baktığımızda, filmler izlediğimizde bizi ziyarete gelir. Hiç anlam veremediğimiz ancak sanki bir yerlerde, herhangi bir zaman diliminde yaşadığımızı düşündüğümüz bir an, ruhumuzu ele geçirir. Bu an’a, hatıraya anlam vermek güçtür çünkü geldiği noktadaki özneleri tanımayız, hatta onun ait olduğu zaman dilimindeki normlara bile aşina değilizdir. O bize yabancı olduğu kadar biz de ona yabancıyızdır ve bu karşılıklı yabancılık bizi birbirimize çeken en önemli kuvvettir. Bunun ötesinde bu yabancı olma durumu, çok önemli bir ortak deneyim yaratır. İşin en ilginç kısmı ise bu anlam veremediğimiz hisse kapılıp gittiğimiz için onu deneyimlemiş ve artık ona sahip olmuşuzdur. Bir nevi zihne musallat olan ve kendi kimliğinin arayışında olan bu durum Anemoia olarak adlandırılır. Film boyunca Eloise ile 1960’larda sıkışıp kalmış olmamızın başlangıç noktası budur.

Soldan sağa: Rebecca Harrod, Jessie Mei Li, Synnøve Karlsen ve Kassius Nelson (Credit: Parisa Taghizadeh) – Focus Features

Geçmiş, Gelecekten Çok Daha Canlı

Her zaman anda kalmanın en doyurucu canlılığı taşıdığına inanılır ve ilginçtir ki çoğu kişi anda kalamamaktan yakınır. Anın içinde kalamamak bireysel olarak zorlu bir çekişmenin kanatlarını uçururken geçmişte kalan ise sürekli geleceğe musallat olduğundan, tadı çok daha çekicidir. Edgar Wright da bu noktada Basil Dearden’in yönetmiş olduğu 1959 yapımı Sapphire’dan, Michael Powell’ın Peeping Tom’undan (1960) ve William Wyler’ın The Collector (1965) adlı filminden esinlenmiştir. Kullandığı coşkun renklerin geçmişi oldukça canlı bir şekilde temsil ettiğini açıklayan yönetmen, mesajı bir anlamda felsefi noktaya da taşıyor.

Diana Rigg (Credit: Parisa Taghizadeh) © 2021 Focus Features, LLC

Last Night in Soho, sinemanın tüm araçlarını oldukça düzenli ve etkileyici bir şekilde formüle eden bir yapım. Onun yaratmış olduğu görsel şölen tıpkı Eloise’in başına gelen rüya ile kâbus arasında sıkışıp kalmış bir hatıra gibi bizi hapsediyor. Wright’ın bu filmle birlikte ortaya attığı, bir nevi hepimizin farkında olduğu ancak unutmayı tercih ettiğimiz önemli bir nokta var o da “güzel geçmiş günler” diye bir şeyin olmadığı. En iyi zamanlar olarak adlandırabileceğimiz günlerin dahi kötü hatta çok kötü yanları vardır. Bu noktada bizi, onları geçmiş güzel günler olarak adlandırılmaya iten güç, geçip bitmiş, sonlanmış olmaları. Yine de bitmiş olmaları onlardan tamamen kurtulduğumuz anlamına gelmiyor.

Matt Smith ile Anya Taylor-Joy (Credit: Parisa Taghizadeh) – Focus Features

Last Night in Soho bunun en iyi temsillerinden biri. Her şeyin başlangıçta kusursuz göründüğü ve günümüzden daha da çekici gözüken geçmişin bu aldatıcı güzelliğini, kendi güzelliğini kazanmak için ne bedeller ödediğini ve kendinden sürekli bir şeyler verdiğini unutmamak gerekir. Anamorfik görüntülerle (birbirine dik iki eksen boyunca eşitsiz büyüten görseller) geçmişi, rüya olanın araçlarıyla oldukça dengeli bir şekilde inşa ediyor. Gerçek hayatın içinde denk gelmeyeceğimiz bu gerçek dışı görsel taban dışavurumcu özellikler taşımasıyla da filmi zenginleştiriyor. Böylelikle geçmiş, günün şimdiki zamanda olanını oldukça tahrik edici düzeye ulaştırıyor.

Anya Taylor-Joy ile Matt Smith (Credit: Parisa Taghizadeh) – Focus Features

Bedensel Formda Gömülü Kalmış Bir Enerji

Anya Taylor-Joy’un canlandırmış olduğu Sandie karakteri tam anlamıyla 1960’ların ruhunu görünümüne işlerken, karakterin görsel olarak sadece bir beden formunda kalmış olması onun enerjisini Eloise’in her bir hücresinde hissettiriyor. Her ne olursa olsun Sandie’nin bu durumu Eloise’in tazeliğine ulaşma arzusunda. Böylelikle Sandie filmin ruhunu taşırken, Eloise ise tam anlamıyla protagonist görevinde. Edgar Wright’ın Sight & Sound dergisinin Kasım ayında belirttiğine göre Sandie karakteri için her zaman Brigitte Bardot’yu düşünmüş. Özellikle karakterin görsel inşasında bunun çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Matt Smith (Credit: Parisa Taghizadeh) – Focus Features

Doctor Who serisinden tanıdığımız ve oldukça karakteristik yüz hatları olan Matt Smith’in canlandırmış olduğu Jack karakteri, başlangıç noktasından sonuna değin yarattığı gizemli karakteri ile izleyiciyi her zaman çözülmesi güç ipuçlarıyla bir köşeye fırlatıyor. Anlatının sonuna değin adına ve kimliğine dair herhangi bir fikrimizin olmadığı, Terence Stamp’ın canlandırmış olduğu Jack karakteri ile aynı düzeyde akılları karıştırıyor. Yaratılmış olan karakterlerin her biri kendi içinde sarhoşluk düzeyinde bilinmezliklerle boğuşurken hikâyenin örgüsü buna bağlı olarak ipuçlarını doğrusal bir şekilde dağıtıyor.

Matt Smith ile Anya Taylor-Joy (Credit: Parisa Taghizadeh) © 2021 Focus Features, LLC

Tematik Bir Evrim

Last Night in Soho’nun ilham aldığı filmlerin türüne bakınca her birinin belli oranda ortak noktaları olsa da türler arasındaki çeşitliliğin yadırganamayacak düzeyde belirgin olduğunu görüyoruz. Bu da filmi sadece biçimsel değil aynı zamanda tematik olarak da bir evrimin içine doğru sürüklüyor. Anlatının hem derinindeki hem de yüzeyindeki yolları birer birer atlamak, ulaşacağımız merkeze kadar çeşitli duygulara ev sahipliği yapıyor. Ara sıra önümüze çıkan, bir nevi sirkte bulunan çemberlerin muntazamlığındaki etaplarda kovalanırken attığımız taklalar bizi hayal edemeyeceğimiz noktalara götürüyor. Uğradığımız her yerden geçmişin gölgelerini sadece geçmiş ile değil kendi gölgemizin şimdiki haliyle de temizlememiz gerekiyor. Üzerimize düşen gençlik ışığı bu gölgelerin yanında oldukça sönük dururken geçmişin gölgelerini kendi sönüklüklerinden kurtarmak hiç de kolay değil. Soho, gecenin derinliklerinde yeni gündüzün mekânı olurken burada yaşamak için en önemli kural buradayken tam olarak neye benzediğini unutmaktan geçiyor.

Burcu Meltem Tohum

LAST NIGHT in SOHO filmine ilham veren 20 film!

Bir Cevap Yazın