OZU Sineması (1) – Tokyo Monogatari

Japon yönetmen Yasujiro Ozu’nun (1903-1963) filmlerine ayırmayı planladığımız eleştiri dizisine, izledikten sonra bazı eleştirmenlerin ve hatta yönetmenlerin “bu film neden bu kadar iyi?” sorusu peşinde, işi her bir sekansın uzunluk sürelerini hesaplayıp ortaya bir şablon çıkıp çıkmayacağını araştırmaya kadar vardırmalarına neden olan, 1953 yapımı Tokyo Story / Tokyo Hikayesi (Tokyo Monogatari) ile başlamayı uygun gördük. Ozu’nun aile dramlarının belki de en iyisi olan film, Hirayama ailesinin gündelik yaşantısının birkaç haftalık dönemine odaklanıyor ancak bu sayede bütün bir Japon toplumunun, Japon aile yapısının ve topluma hakim olan gelenek ve göreneklerin işleyişini gözler önüne seriyor. Neredeyse sosyolojik bir monografi var karşımızda. Dönemin ruhunu (zeitgeist), İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’sının durumunu bir aile özelinde son derece gerçekçi bir şekilde yansıtan Ozu, politik bir duruş sergilemekten uzak durarak bireylere odaklanır, ancak buna rağmen film boyunca kesinlikle bireysel değil, toplumcu bir betimleme yapar.

Arka sıra: Setsuko Hara, Haruko Sugimura, Sô Yamamura, Kuniko Miyake.
Ön sıra: Mitsuhiro Môri, Chieko Higashiyama, Chishû Ryû, Zen Murase.

İkinci Dünya Savaşı 2 Eylül 1945’te (Japonya’nın da yenilgisiyle) sonlanır sonlanmaz, müttefik kuvvetler Japonya’ya yaklaşık bir milyon askerle konuşlanarak, 28 Nisan 1952’ye dek, yani yaklaşık yedi yıl sürecek olan bir işgal dönemini başlatırlar. Tokyo Story tam da 1953’te, söz konusu işgalin bitimini takip eden yılda çekildiği için aslında ortam, bu süreçte Japonya halkının çektiği acılara değinmek bakımından siyasi bir film çekmeye oldukça uygundu, ancak geçmişinde birçok kez asker olarak da görev almasına rağmen Ozu, yaşanan bu acıların kendilerinden ziyade, geride bıraktığı, insanların üzerlerine sinen yorgunluğa, yıpranmışlığa ve kırılmış olan şevklerine, çektikleri varoluşsal sıkıntılara odaklanmayı tercih etmiş. Az önce saydığımız tüm bu soyut kavramları müthiş bir ustalıkla iki saatlik bir sürede izleyiciye aktarabilmesi ise, şüphesiz Ozu sinemasının tüm dünyada bu kadar çok sevilmesinin en büyük nedenlerinden biri.

Toda Kardeşler ve Tokyo Hikayesi: Dönüşen Bir Toplum

Tokyo Hikayesi’ni Ozu’nun 1941 yılında tamamladığı Brothers and Sisters of the Toda Family (Toda Kardeşler) adlı filmle karşılaştırmak birinin İkinci Dünya Savaşı öncesinde (Pasifik Savaşı 7 Aralık 1941’de başlar), diğerinin ise savaş sonrasında çekilmiş olması açısından önem arz ediyor, hatta Tokyo Hikayesi’ni, Toda Kardeşler’in yeniden çevrimi olarak gören sinema tarihçileri de mevcut. Çekimleri 1941 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın Pasifik ayağı henüz patlak vermeden önce tamamlanan Toda Kardeşler’de Ozu, nesiller arasındaki anlaşmazlığı ve kopukluğu biraz daha geri plana atmıştı, gerçekçi bir yapıt ortaya koymak istediği için bir bakıma böyle yapmak zorundaydı da. Toda Ailesi’nde küçük çocuklardan sadece biri “yaramaz” davranışlar sergiliyor, ara nesil denebilecek 20-30 yaş arasındakiler de genellikle ebeveynlerine sadıklar, ebeveynler ve onların anne babaları ise çocuklarına dönük olarak daha katı, özgüvenleri yüksek bir tutum sergilerler ve “çocuklarıma istediğimi yapma ve söyleme hakkım var” gibi bir yanılgı içindedirler.

İkinci Dünya Savaşı ve müttefik işgaliyle geçen 12 yılın (1941-1952) ardından Yasujiro Ozu kamerasını tekrar Japon toplumuna çevirdiğindeyse, aileler özelinde daha farklı bir tablo görmektedir. Nasıl 1950’lerde Fransa’da ortaya çıkan Nouveau Roman akımının kökeninde savaş döneminin tüm insanlığa yaşattığı şok, dengesizlik ve insan hayatının değersizleşmesi yatıyorsa, Ozu’nun Tokyo Story’sinde de tarihsel ve toplumsal olaylardan yoğun bir şekilde etkilenme göze çarpmaktadır. Hirayama Ailesi’ndeki küçük çocuklar anne ve babalarına karşı, anne babalar da kendi ebeveynlerine karşı saygı beslemezler. Toplumdaki dengesizlik ve “yaşama” eyleminin yerini “hayatta kalma” mücadelesinin alması nedeniyle nesiller arasındaki kopukluk iyice artar, bireysellik ve bencillik kisvesi altında herkes kendi başının çaresine bakmaya çalışmaktadır. “Aile babası” kavramı hala varlığını sürdürür gibidir ancak babanın da ailesine mümkün olan en iyi şartları sağlamaktaki özgüven eksikliği ve bu “rolünü” pek benimsemek istememesi yer yer Tokyo Story’de kendine yer bulur.

Setsuko Hara & Chishu Ryu

Kısacası savaş sonrası Japonya’sında geçen film aile kurumunun zayıflamasını ve parçalanmasını beyazperdeye yansıtsa da, Ozu’nun asıl başarısı bu durumu hiçbir aile üyesini suçlamadan, seyircinin hiçbir nesilden özellikle nefret etmesine sebep olmadan aktarabilmesinde yatıyor. Shige Kaneko karakterini canlandıran Haruko Sugimura “bizimkileri şehirde gezdirmek yerine kaplıcalara gönderirsek bize daha ucuza gelir” derken kendince haklıdır, aile babası Shukichi Hirayama’yı canlandıran Chishu Ryu, karısına dönerek “Tokyo’da geceyi geçirecek yerimiz kalmadı desene” diyerek çocuklarına gücenmekte de haklıdır, Setsuko Hara’nın canlandırdığı Noriko Hirayama’nın öz eleştirileri de aynı şekilde seyircinin içini acıtır, dolayısıyla Ozu’nun kamerası olayları ve aileleri, toplumu o kadar nesnel bir şekilde resmeder ki, tarihsel olaylar, savaş ve diyalektik materyalizm gibi mekanizmalar dışında kimseyi suçlayamaz hale geliriz. Kötü olan insanlar değil, Dünya’nın kendisidir, ne var ki kaynağı neresi olursa olsun, çekilen acılar hep aynı kalır.

Setsuko Hara & Kyôko Kagawa

Çekim Açıları ve Şiirsel Estetik

Tokyo Hikayesi’ni ilk kez izlediğinizde bile kameranın yerleştirildiği konumu fark etmemek hayli zor. Japon toplumu geleneksel olarak 1950’lerde daha çok yer sofrası kurduğundan, özellikle yemek sahnelerinde kamerayı zaten normal yüksekliğe koymak düşünülemez bile, ne var ki çoğu zaman Ozu, kamerasını yere de koymaz, yerden hafifçe yüksektedir, böylece seyirci olarak sanki biz de ailenin birkaç metre ötesinde, yerde oturuyormuşuz gibi bir izlenim ortaya çıkar. Bu açıdan çekilen çoğu sahnede doğal olarak içtenlik ve samimiyet duygusu kendini gösterir. ABD’li yönetmen George Stevens’ın özellikle ShaneGiantA Place in the Sun üçlemesinde kullandığı kamera açıları akla geliyor, zira Stevens da klasik Amerikan çekiminin dışına çıkmış, kamerayı biraz daha aşağı indirmişti. Kamera seviyeleriyle beraber Yasujiro Ozu, karakterleri önden veya arkadan çekme konusuna da özen gösterir, özellikle artık filmin olmazsa olmaz karesi olan iki başkarakterin kaplıcaların kenarındaki dalgakıran üzerinde yan yana oturup denize baktıkları sahne, basit gibi görünen bir uygulamanın, yani merkezdeki karakterleri sırtları görünecek şekilde kadraja almanın, empati yaratma konusunda ne kadar etkili olduğunu açıkça göstermektedir.

Filmin her plan-sekansından taşan şiirsel estetik ise, yazımızın başında da bahsettiğimiz gibi, her sekansı eşit uzunlukta tutmaktan veya özellikle uzun çekimler yapmaktan kaynaklanmıyor. Yeri gelmişken özellikle uzun çekimlere yer verip de sinema sanatına katkıda bulunabilen, hatta ortaya koyduğu görselliği “izlenebilir” kılan yönetmen sayısının çok çok az olduğunu da hatırlatalım. Ozu’daki şiirsellik, eleştirmen ve sinemacı Mark Cousins’ın da dediği gibi, çoğu filmde asla göremeyeceğimiz “ölü zamanların” da filme dahi edilmesinde yatıyor biraz da. Örneğin yemek yendikten sonra etrafın toparlanmasını belgeleyen kamera, birdenbire herkesin evden çıkmasıyla, hiç kıpırdamadan, boş evi çekmeye başlar. Normalde sahnenin sonunu işaret edecek olan böyle bir durumda Ozu, tüm karakterlerin sahneden çıkmasıyla yerini aslında yeni bir karaktere, ailenin habitatı olan bu eve bıraktığının altını çizer. Veya iki ana karakter konuşurken, kameranın birden arka plandaki “önemsiz” bir karaktere veya nesneye odaklanması gibi dokunuşlar, minimalist oyunculuklarla ilerleyen anlatı, durağan kamera, müziğin yerini doğa seslerine veya şehir koşturmacasının gürültüsüne bırakması, uzun çekimler, hepsi bir arada seyirciye gerçekten de unutulmaz bir sinema deneyimi yaşatıyor.

Dramatik Ritim

Böyle bir terim yok elbette ancak kulağa “sinematografik sentaks” seçeneğinden daha iyi  geliyor, herşey gibi filmin anlatı iskeletinin de çok iyi planlanmış olması ve tabiri caizse “saat gibi” işlemesi kesinlikle değinilmesi gereken başka bir ayrıntı, buna her karakterin anlatı içindeki rolünün, dahası hangi noktada ön plana çıkıp anlatıdaki dramatik etkiyi arttıracaklarının hesaplanmış olması da dahil. Başlangıçta herşey çok sakin bir şekilde, aile teması etrafında gelişir ve şekillenirken, Ozu yavaş yavaş ailenin fertlerini izole etmeye başlar, böylelikle seyirciler olarak her karakterin özeline inebilir, gerçekte ne düşünüp hissettiklerine tanıklık edebiliriz. Shige Kaneko’yu anne ve babasını kaplıcalara gönderme fikrini kardeşiyle paylaşırken, büyükanne Hirayama’yı Noriko’nun evinde kaldığı gece ona gerçek düşüncelerini olduğu gibi söylerken, Shukichi Hirayama’yı da arkadaşlarıyla bir barda sake eşliğinde özeleştiri yaparken görürüz ve her seferinde filmsel anlatıdaki dramatik yapı daha da güçlenmiş olur. Filmin asıl zirvedeki itirafıysa filmin sonuna doğru Setsuko Hara’nın canlandırdığı Noriko karakterinden gelir, Hara’nın oyunculuğu sayesinde yine duygu yüklü ve kolay yutulmayacak bir sahne ortaya çıkar.

Oyuncular

Daha önce de bahsettiğimiz gibi abartıdan uzak olan oyunculuklar filmin seyir keyfine ve estetik güzelliğine çok şey katıyor. Japonca’daki “seni dinliyorum” anlamında kullanılan küçük ünlemler de yine bu minimalizme doğal olarak katkıda bulunuyor. Yasujiro Ozu’nun birçok filminde rol alan oyuncuları Tokyo Hikayesi’nde de görmek mümkün. Bunların başında aile babası Shukichi Hirayama’yı canlandıran Chishu Ryu, Hirayama’nın büyük kızı Shige Kaneko karakterini canlandıran Haruko Sugimura, Hirayama’nın komşusu Rinka’yı canlandıran Toyo Takahashi, Koichi’nin karısı Fumiko Hirayama’ya hayat veren Kuniko Miyake ve elbette Hirayamalar’ın gelinleri Noriko Hirayama’yı canlandıran Setsuko Hara sayılabilir. Büyükanne Tomi Hirayama rolündeki Chieko Higashiyama da, baba Chishu Ryu ile birlikte son derece ağırbaşlı ve başarılı bir oyunculuk sergiliyor.

Setsuko Hara

Noriko rolündeki Setsuko Hara’ya ise ayrıca değinmemiz gerekiyor çünkü özellikle 1950’lerde hem Japonya’da hem de uluslararası platformda Japonya’nın en başarılı ve en sevilen, en çok tanınan oyuncularından biriydi, hatta onun kadar ünlü ikinci bir isim saymak pek mümkün olmayabilir bile. Ozu ile toplamda altı film çeken Setsuko Hara, yönetmenin 1963’teki erken ölümü sonrasında, kariyerinin zirvesinde sinemadan elini eteğini çeker ve üst üste gelen sayısız tekliflerin tamamını geri çevirir. 2015 yılında, 95 yaşında aramızdan ayrılan Hara, gerçekten de hem Tokyo Story’de hem de Ozu’nun, Kurosawa’nın veya Naruse’un filmlerinde müthiş oyunculuklar sergilemiş usta bir aktris. Genellikle ön planda olmayan, kendi içine kapanık, çekingen karakterlere hayat vermesine rağmen yer aldığı her sahnede inanılmaz bir ağırlığı (on screen presence) olan Hara, şüphesiz Japon sinemasının en önemli oyuncularından biri.

60 yıllık kısa ömrüne 50 uzun metraj sığdıran Yasujiro Ozu’nun filmleri tüm dünyada her yaştan insanı büyülemeye devam ediyor, Dial M for Movie olarak başladığımız Ozu Sineması serisi de genişleyerek devam edecek, yönetmenin 1930 ve öncesinde çektiği filmlere ulaşmak zor olsa da, yakın zamanda ustanın her döneminden filmlerini sayfalarımıza konuk etmeyi amaçlıyoruz. Ozu’nun tüm filmlerini olduğu gibi, Tokyo Hikayesi’ni de mutlaka izlemenizi tavsiye ederiz, bol filmli günler.

H. Necmi Öztürk

Bir Cevap Yazın