Öznelerarasılığın da ötesine sığınan bir anlam arayışına tanıklık ettiğimiz Thomas Cailley’nin son filmi Le Règne animal (The Animal Kingdom / Hayvan Krallığı, 2023), bu sene 76. Cannes Film Festivali’nde Un certain regard kategorisinin açılış filmiydi. Tamamen varoluşsal bir derinliğe hizmet eden film, sinemada unutulmuş olan bir melez türün yeni pasaportunu çıkarıyor. Türünün kopya kültür figürlerinden sıyrılan bir kompozisyonu olan Le Règne animal, dipsizliğe karşılık gelen insan üstü bir deneyimi dünyasız kalmış bir popüler evrenin içine yerleştirmeye çalışıyor. Bu şekilde düşünen hayvan görünümünün ardında, “insanlıktan çıkma” haline çeşitli göndermeler yapıyor. İnsan denilen saf özne figürünün ötesinde karanlık bir “biz” ile karşılaştığımızda filmin anlatımı “karanlık ben” imgesini açığa vuruyor.

Gerçekliğin Animizmi
“Yasa yasadır” mottosunun aşırılığına dikkat çeken filmin ilk sekansı izleyiciyi sıkışmış bir trafiğin içine alır. Bu sekanstaki atmosfer, dolaysız olarak varoluşun sıkışmışlığına gönderme yaparken insan figürü dünyadaki boşluğun bir göstergesi olarak karşımızda vücut buluyor. Tam anlamıyla ölü bir zamanın akmış olduğu trafikteki sıkışmışlık anı bir anda filmin anlatısındaki kurgu karakterlerinin kompozisyona sızmasına izin verir. Kaostan çıkan “hayvanlaşmış figür” ve onun toplumda kabul görmüş hali, Le Règne animal filminin izleyici açısından hikâyenin tam ortasından başladığının göstergesidir. Öte yandan bu sahneden öncesine, film bitene değin hâkim değiliz. İnsanlığın içinde doğmuş olan “hayvanlaşmış” yarı insan görünümlü varlıkların nasıl ortaya çıktıkları konusu açığa kavuşturulmuyor. Bu bakımdan filmin tonuna sinmiş olan zaman kavramına nesnesel olarak bakabiliriz. Öte yandan insancıl olanın hayvana özgü yanı yine ilk sekansta cips tüketme eylemine dayalı olarak kimlik kazanıyor. Bir anlamda yeme biçimi olarak tercih edilen yöntem, yeme arzusunun tanımını apaçık bir deneyim olarak üzerini örtmeden sunuyor.

Bir Asit Yağmuru Olarak Medeniyet
Somutlaşan yeni yaşam kalıbı ve insanlığı yeterince tedirgin etmeyen dönüşüm geçirmiş yarı insan / yarı hayvan varlığı, alışılmış şiddetin pasifliğini, daha doğrusu şiddetsizliğini yansıtarak kanıksanmış bir kültürün değişimini ifade ediyor. Filmin anlatısının çatısını oluşturan François Marindaze (Romain Duris), Émile Marindaze (Paul Kircher), Fix (Tom Mercier) ve Julia Izquierdo (Adèle Exarchopoulos) karakterleri, dönüşüm geçirmiş olan yeni dünya yapısıyla tuhaf ve incelikli bir bağa sahipler. Her birinin taşımış olduğu karakter yapısı, filmin kompozisyonunda tamamen dengeden uzak ve düşselde hoş bir tat bırakan ağırlıklara sahip. Varoluşsal olanı fantastik öğelerle besleyip filmin tonunu gerçeküstü bir kompozisyonun üzerine yerleştiren Thomas Cailley, karakterlerinin birbirlerini taklit etmelerine izin vermeyerek türün sinemada en sırıtan yanının kabuğunu kırmış. Bu da filmin anlatısını, bir türü özgür bırakma fikrinden alarak solmuş bir deliliği uyandırıyor ve Yunan-Roma panteonuna özgü bir mitin yaratılmasına izin veriyor. Antik Yunan‘ın kayıp dünyasına duyulan ilgiyi yeterince beslemeyi başaran Le Règne animal, kurgusal ve mitolojiye dayalı unsurlar kullanarak günümüz dünyasının katı adaletsizliğine göz kırpıyor.

İştah Yiyerek Gelir
Filmde bir nevi acil ekolojik durum düğmesi olarak kullanılan dönüşme hikayesi fiziksel ve içgüdüsel olanın farklılıklarını şiddetin estetiği ile taçlandırmıyor. Benliği ve kişiyi tanımlayanın bireyin toplumdaki rolleri ve işlevleri olduğunu vurgulayarak bunu bedenin oluşum biçimleriyle ilişkilendiriyor. Tamamen örtülü bir hiyerarşiye sahip olan bu oluşum biçimleri bedenin işlevselliğine dayandığı için vücudun narin yapısı benliğin tamamlayıcı bir parodisi olarak sunuluyor. Le Règne animal, kavramsal bir okumadan ziyade edebi bir yaklaşıma daha uygun bir yapım. Karakterleri arasında gidip gelen kahramanlık sorunsalı, güç yapısı, karakterlerin tasarımı ve metinselliği, insanlık durumuna ilişkin antropolojik bir bağlam sunuyor. Hemen ilk sekansta karşımıza çıkan, kanatları henüz çıkmış olan Fix’in içerisine yeni haliyle dahil olduğu dünyaya adaptasyon aşamasında belli güçlükler gözler önüne serilirken onun etrafındakiler için “dönüşüm” konusu gündelik yaşamın bir parçası haline gelmiş durumda. Buna rağmen dönüşmüş olanın ötekileştirilmesi son bulmuyor. Bu da fenomenolojinin saygının kendisi olduğunu hatırlatıyor. Bu şekilde fenomenleri toplumsal normlara uymayanlar yaşam sahasından dışarıya doğru itiliyor. Dönüşenlerin mevcut olduğu gerçeği ise meşrulaştırılıp nesneleştiriliyor.

Yeni Bir Kimliğin Olumsallığını Deneyimlemek
Hayvan Krallığı olarak nitelendirilen Le Règne Animal söylemi aynı zamanda zooloji alanında yapılan bir çalışma. Fransız doğabilimci Georges Cuvier tarafından yazılan aynı adlı çalışmada, hayvanların çeşitliliği ve sınıflandırılması üzerinde durulmuştur. Farklı hayvan türlerinin anatomik özelliklerini inceleyen kitapta biyolojik çeşitlilik ve yeni kimlik bağlamında evrim anlayışı ortaya konmuştur. Filmde bu anlayış günümüz insanları arasında kendine yer edindiğinde ise, gerçek yaşamlarımızın parçası olduğunu düşündüğümüz hayatın teatral kurgusuna tanıklık etmeye başlıyoruz. Mesela Aristoteles’in De Anima adlı çalışmasında canlılar çeşitli özelliklerine ve davranışlarına göre sınıflandırılmıştır ancak Thomas Cailley’nin insan-hayvan evreninde bu türden bir sınıflandırma sistemiyle karşılaşmak mümkün değil. Bunun dışında, ilginç bir şekilde vizyona giren filmle 76. Cannes Film Festivali’nde gösterilen versiyon arasında fark bulunmakta; bu fark ise filmde yer alan 3-4 dakikalık epilogdan ibaret (epilog filmin genel gösteriminden kesilmiş).

Bir Meydan Okuma Olarak Ormanın Uğultusu
Her zaman doğa ile bütünleşen hayvan familyası gecenin karanlığında ortaya çıkarmış olduğu sessiz gürültü ile duyusal algılama ve hareketi doğuruyor. Bu anlamda yapay orman anlayışından uzakta dolaşan Le Règne animal, doğanın ritmini avucunun içinde tutuyor. Émile’in ve François’nın Lana’yı (Florence Deretz) aradıkları esnada sırtlarını ormanın sessiz koynuna vermeleri ise doğanın gitgide mutasyonlar aracılığıyla yerleşim alanlarına hayat kazandırmasına işaret ediyor. Sahte bir sonsuzluk hissi yaratan bu ortam filmin kompozisyonuna derinlik katarken diğer yandan dönüşüm geçirmiş olan bedenleri deneyimin sonsuz ufuklarına doğru salıyor. Bu şekilde nesneleşen deneyimin kendisi her seferinde yenilenerek mutlak bir özsel zorunluluk yaratıyor. Bu duruma örnek olarak Fix’in kanatları ortaya çıktıktan sonra, “uçmaktan başka hiçbir oluşun onun hayatında önem arz etmemesinin” altını çizebiliriz. Le Règne animal için gerçek (réel) bir andan ibaret değildir, dolayısıyla karakterlerinin kendilerinden başka herhangi bir şey ile gerçek bir ilişki halinde olması noematik bir durum olarak düşünülebilir. Tam anlamıyla fantastik bir ekoloji sahasına sahip olan film, “yabancı” olana yönelik düşmanlığı, “ayrımcılık” metaforu altında en orijinal ve sürreel formatında sunuyor. Günümüzde, henüz oluşum aşamasındaki bedenlerimize nüfuz etmiş modern bir hastalık olarak değerlendirebileceğimiz “insan olmak”, Le Règne animal filminde tabağınıza maya edilmemiş halde, katı olarak afiyetle mideye indirilmek üzere servis ediliyor.

