Persona’ya Saklanan Gölge: ENEMY / O HOMEM DUPLICADO

José Saramago’nun 2002’de yayımlanan Kopyalanmış Adam (O Homem Duplicado) romanından Denis Villeneuve tarafından sinemaya uyarlanan, senaryosu Javier Gullón’a ait Düşman (Enemy, 2013) filmi, romanda olduğu gibi, “Kaos, çözülmesi gereken / anlamı keşfedilmemiş bir düzendir” alıntısıyla izleğine değgin ilk ipucunu veriyor (Saramago, 2010, s. 4). Bu Tezatlar Kitabı alıntısı, öncelikle kaos sözcüğüne “Evrenin düzene girmeden önceki, biçimden yoksun, uyumsuz ve karışık durumu” biçimindeki temel anlamından farklılaşarak yeni bir anlam yüklüyor. Sözcüğün temel anlamında kaos, bir düzen yoksunluğuna karşılık gelirken alıntıda kaosun kendi içinde bir düzen barındırdığı savı dikkati çekiyor ve romanda Saramago, filmde Villeneuve, okur ve izleyiciyi birazdan anlatacakları kaotik hikâyenin şifrelerini çözmeye davet ediyor.

Jake Gyllenhaal

Filmin başkarakteri Adam Bell’in (Jake Gyllenhaal) dünyasındaki tezatlıklara, karmaşaya sisli bir kent manzarasının verildiği açılış sekansıyla hazırlanıyor izleyici. Gökdelenlerle çevrelenmiş kasvetli kent, sıkışmışlığı imliyor bir anlamda. Buna koşut biçimde anlatının temelini oluşturan tezatlar, romanda adlandırma tekniği kullanılarak verilmeye başlıyor. Adam Bell’in romandaki karşılığı olan Tertuliano Máximo Afonso’nun adına ilişkin anlatıcı şunları kaydediyor: “Adam daha sık kullanılan Máximo ve Afonso adlarını şimdilik, içinde bulunduğu ruh haline göre hazmetmeyi başarıyor, Tertuliano adıysa, ismin alınganlık yaratan alaycı bir tavırla telaffuz edilebileceğini fark ettiği günden beri adamı, sırtında mezar taşı taşıyormuş gibi huzursuz ediyor” (Saramago, 2010, s. 5). Anlatıcı, böylece kısa bir zaman sonra okurun karşısına çıkacak gölge arketipinin haberini veriyor. Coşkun Liktor’un “Canavar Öteki Değil Biziz Aslında!” başlıklı yazısında örneklendirdiği gibi Dostoyevski’nin Öteki’siyle beraber Düşman, Jung’un dört arketipinden biri olan gölge arketipi üzerinden çözümlenecek bir anlatı kişisine sahip.

Önce Liktor’un örneğini açarak filmi gölge arketipi üzerinden çözümleyelim. M. Bilgin Saydam’ın “bireyin öncelikle tanışması ve entegre etmesi gereken arketipsel öğe” dediği gölge arketipi, Jung’a göre “Seçilmiş bilinçlikle başa çıkamadıkları için yaşam sürecinde kendilerini ifade etmelerine izin verilmeyen ve bu nedenle, bilinçdışında karşıtlık yaratmaya çalışan ve oldukça bağımsız bir ‘hizip’ oluşturan tüm bireysel ve ortak ruhsal öğeler”dir (Jung, 2005, s. 13). Jung’un sözünü ettiği karşıtlık, yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi romanda gölge arketipini temsil eden Tertuliano adıyla kuruluyor ilk etapta. Filmde ise Adam Bell’in gölge arketipi olan, yine romandakine benzer biçimde, karakterin izlediği bir filmde gördüğü, kendisine tıpatıp benzeyen oyuncu Daniel Saint Claire / Anthony’nin adlandırılmasında bu ikiliği görüyoruz. Gölge arketipini “kişiliğin kabul edilmeyen, gölgede kalan yanının tehlikeli cephesi” olarak betimleyen Jung, kişiliğin bütününde gölgenin yerine dair şunları belirtir:

Ne yazık ki, insan bir bütün olarak, kendisini sandığından, ya da olmak istediğinden daha az iyidir; bunda şüphe yok. Herkesin bir gölgesi vardır, bu kişinin bilinçli hayatında belirli olmadığı süre daha kara ve yoğundur. Aşağılık duygusu bilinçliyse, kişinin her zaman onu düzeltme imkânı vardır. Üstelik başka menfaatlerle devamlı temastadır, bu yüzden değişmeye hazırdır. Ama bilinçten geri itilir ve yalnız başına bırakılırsa hiçbir zaman düzeltilmez. Üstelik beklenmedik bir anda birden patlak verebilir; ne yapar yapar, en iyi niyetli girişimleri engelleyen bilinçli bir gizli engel oluşturur. (Jung, 2006, s. 170, 294)
Jake Gyllenhaal

Villeneuve, Adam Bell’in karanlık yönüne dair ilk iletileri aslında – romanın aksine – adlandırma tekniğinden önce sisli kent manzarasının hemen ardından gelen sahnede veriyor. Adam Bell, loş bir koridorda yürüyor ve anahtarla bir kapıyı açıp giriyor. Oda erkeklerle dolu. Hepsi, ortada çırılçıplak duran kadını izliyor. Kapaklı bir tepsi geliyor ve açıldığında içinden filmin önemli metaforlarından olan örümcek çıkıyor. Takip eden sahnelerde Adam Bell’i gündüz, öğrencilerine ders veren, sıradan bir insan olarak izliyoruz. Topluma yansıttığı makbul adamı, yani persona’sını… Filmde sıklıkla karşımıza çıkan örümcek metaforu için pek çok saptama var. Örneğin, Alp Turgut, bu metaforun “kadın gücü”nü temsil ettiğini ileri sürüyor, final sahnesini ise Helen (Sarah Gadon) karakteri üzerinden kadının dev bir örümceğe dönüşmesi biçiminde yorumluyor. Adam Bell’in kadınlarla ilişkilerinde ondan kaynaklanan sorunlu, hatta patolojik belirtiler var. Daha filmin başındaki, az önce bahsettiğim sahnede kadına bakışı hakkında yeterli bilgi edinebiliyor izleyici. Filmdeki kadın karakterler açısından baktığımızda gerek Mary’nin (Mélanie Laurent), gerekse de Anthony’nin karısı olarak Adam Bell’in dünyasında yer bulan Helen’ın sorun yaratan taraf olmadıkları muhakkak. Bu bağlamda, filmin afişinde örümceğin, karakterin kafasında belirmesini göz önünde bulundurduğumuzda, örümcekle temsil edilen tehlikenin, karmaşanın, Adam Bell’in zihninde olduğunu görürüz. Diğer deyişle Adam Bell için tehlike arz eden düşman, Helen ya da Mary değil, Adam Bell’in kendisidir.

Sarah Gadon

Burada örümcek metaforunu mitolojik gönderimleriyle okumaya geçmeden önce gölge arketipiyle karşılaşmanın ileri aşamasında “cinsiyetlerarası ötekiliğin de çözümleneceği ve aşılacağı bir karşılaşma”nın belirleyici olduğunu savlayan Jung’a kulak vermekte yarar var. Jung, erkeğin bilinçdışında “bütünleyici öge olarak yer alan dişi imgesi (“anima”) ile tanış”tığını ifade ederken öğrencilerine ders anlatımını takip eden sahnede perdenin üzerine düşen ses, şunları söyler: “Ve bir şeyi, birini hatırlamaya yarayan yaratıcı aktif bir hafızanın dişil olanın alanında olması gibi ilginç bir gözlem var. Yaratıcı hafıza her zaman duygularla renklendirilmiştir, bu yüzden” (Jung, 2005, s. 13). Adam Bell / Anthony için Helen ve Mary, cinsiyetlerarası ötekiyle karşılaştıkları kimlikler olarak da çözümlenebilir bu bağlamda. Filmin finaline bağlı olarak karakterin cinsiyetlerarası ötekiliği aştığı ileri sürülemez; ancak yönetmenin dünyasının, her adımda söylem düzeyinde ve görsel açıdan Jung’un görüşlerine koşut olarak yapılandırıldığı görülür. Öte yandan yine bir ipucu olarak bu sesin “yaratıcı hafıza”dan bahsetmesi, başkarakterinin zihninde yarattığı dünyaya filmin henüz serim aşamasındaki bir gönderimdir. Böylece finalde Adam Bell’in odada karşılaştığı devasa örümceğin de bu yaratıcı hafızanın bir ürünü olduğunu kesinlemek mümkündür.

Yunan mitolojisinde cinsiyetçi, hatta mizojenist kodların biçimlendirdiği bir anlatıda karşımıza çıkan Lydialı Arakhne, hünerli fakat kibirli bir genç kadın olarak betimlenir. Athena’nın uyarılarına rağmen ondan beklenen alçakgönüllülüğü göstermez. Derken, Arakhne ile Athena karşı karşıya gelir. Deniz Gezgin, Hayvan Mitosları kitabında bu mücadeleyi şöyle aktarır:

O anda Arakhne ve Athena arasında kıyasıya bir yarış başladı. Tanrıça dokuduğu halının üzerinde Olympos’un on iki tanrısını büyük bir ihtişamla işledi. Onların arkasında ise tanrılara meydan okuyup felakete uğramış ölümlüleri yansıtan dört olayı tasvir etti. Arakhne ise küstahlığını işine de yansıtarak tanrıların utanılacak yasak aşk hikâyelerini kusursuz bir teknikle işledi. Bunu gören tanrıça dokumayı parçaladı ve Arakhne’ye mekikle vurdu. Aşağılanmış hisseden genç kız kendisini astı. Ancak Athena onun ölmesine izin vermedi ve genç kızı bir örümceğe dönüştürdü. Örümcek Arakhne sürekli olarak dokumaya ve ip üzerinde yaşamaya mahkûm oldu (Grimal 1997’den akt. Gezgin, 2019, s. 154, 155).

Arakhne’nin hikâyesindeki roller, filmde karakterlerin cinsiyetlerine koşut eşleşmez. Final sahnesinde odada Helen yerine devasa örümceğin olması bu yönde yorumlansa da başkarakterin zihninde kendisinin karanlık yanının bir yabancı olarak ete kemiğe büründüğü dünyada “yasak aşkın failleri” Adam Bell ile gölge arketipi Anthony’dir. Anthony, önce uzaktan izlediği Mary’yle sevişmek için Adam Bell’le bir günlüğüne yer değiştirmek istiyor. Bu isteğini bir gün kabul ettirdiğinde Anthony, Mary’nin; Adam Bell ise Helen’in yanına gidiyor. Adam Bell’in dünyasında Anthony ve Mary’ye kaza geçirterek cezalandıran da, cezalandırılanlardan biri de yine kendisi oluyor her şeyin sonunda. Kaza haberinde enkaz kaldırma çalışmalarının devam ettiği bildiriliyor. Bu kazanın gölge arketipini yok ettiği düşünülecekken final sahnesinde Mary yerine odada buluna devasa örümcek, Adam Bell’in zihninin hâlâ korkular, kaygılar üretmeyi sürdürerek o karanlık yanın tam olarak yok edilemeyeceğini bize söylüyor.

Jake Gyllenhaal & Mélanie Laurent

Adlandırma tekniği ve örümcek metaforunun dışında başkarakterin persona ve gölge arketipi temelli inşası, filmin söylemi ve görsel dünyasına bağlı olarak karşımıza nasıl çıkıyor? Adam Bell’in ders anlatırken söylediği ve filmde birden çok defa duyulan şu sözler üzerinde durmaya değer: “Kontrol… Hepsi, kontrol etmek için. Her diktatörlüğün bir takıntısı vardır”. Bu sözlerin tekrarlarında sesi, yaşamının farklı anlarından görüntülerin üstüne düşüyor. Onun kontrol etmek istedikleri, takıntıları nelerdir? Anthony’nin beklenmedik bir anda izlediği bir filmde belirmesi, kontrol altında olan gölgesinin artık görünür olmaya başlayacağının ilk işaretiydi. Yine yukarıda alıntıladığım, diktatörlük temalı konuşmasının akabinde, bir derste Hegel ve Marx’a atıfla şunları söylüyor: “Dünyadaki en büyük olaylar hep iki sefer gerçekleşir. Marx, ‘İlk seferi trajedi, ikinci seferi ise maskaralıktır’ diyor. Birçok düşünüre göre bir yüzyıl, öncekinin tekrarıdır”. Romanda ise bir olayın değil ama bir insanın aynısının var olma olasılığı üzerine şöyle bir pasaj var:

Tertuliano Máximo Afonso’nun öğrencilerine öğretmek için uğraşıp didindiği insanlık tarihinde, birbirinin aynısı iki insan asla aynı yerde ve aynı tarihte bulunmamıştır. Eski devirlerde fiziksel olarak tamamen benzeşen insanlara rastlanmıştır, erkek de olsalar, kadın da olsalar bu insanların arasında daima onlarca, yüzlerce, binlerce yıl ve onlarca, yüzlerce, binlerce kilometre var olmuştur. Bilinen en çarpıcı vaka, günümüzde ortadan kaybolmuş olan bir şehirde ortaya çıkmıştır, bu şehirdeki aynı sokakta, aynı evde, iki yüz elli sene arayla, aynı aileden olmayan, birbirinin tıpatıp aynısı iki kadın dünyaya gelmiştir. Bu mucizevi olaya dair ne yazılı, ne de sözlü bir kayıt vardır, ki bu gayet anlaşılır bir durumdur, çünkü ilk kadın doğduğunda ikincinin doğacağı kimsenin aklına gelmemiş, ikinci kadın dünyaya geldiğindeyse aradan geçen zamandan ötürü ilki tamamen unutulmuştur. Böyle olması çok doğaldır. Her ne kadar yazılı belgeler veya görgü tanıkları mevcut olmasa da, günümüzde ortadan kaybolmuş olan şehirde meydana gelmiş bu olayın aynen anlattığımız, anlatacağımız veya anlatabilecek olduğumuz şekilde gerçekleştiğini doğrulayabilir, hatta gerekirse şerefimiz üstüne yemin edebiliriz. Tarihin bir hakikati yazmamış olması o hakikatin meydana gelmediği anlamına gelmez. (Saramago, 2010, s. 27)
Jake Gyllenhaal

Filmin başkarakteriyle romandaki anlatıcının savları arasında koşutluklar var. Adam Bell, Marx referansıyla olayların yinelenebileceğini ve böyle olayların hangi aralıklarla gerçekleşebileceğini anlatırken romanın anlatıcısı, aynı görüntüye sahip iki insanın doğması gibi bir olayın da – genellikle – yüz yıl aralarla gerçekleşebileceğini öne sürüyor. Gelgelelim, Adam Bell’in filmde gördüğü figüran, kendisinin beş yıl önceki hali. Yüz yıllar yok arada. Film ve roman aslında tıpatıp benzeyen karakterin bir gölge arketipi olduğunu çok başlarda fısıldıyor dikkatli izleyici ve okura. Villeneuve, geçmişimizi istek ve duygularımızla – hatta ilkel ve aşağılık halimizi de – birlikte taşıdığımızı ileri süren Jung’u destekleyen bir mizansen kuruyor. Karakterin kendisini arayışı esnasında yaşadığı iç çatışmaların giderek arttığı sahneler de gölge arketipimizden büyük bir çabayla kurtulabileceğimizi söyleyen ve bu durum, bir nevroza yol açarsa çok yoğun bir mücadele gerektiğini, gölgenin imhasının neredeyse olanaksız olduğunu savunan Jung’un görüşlerine koşut biçimde yapılandırılıyor (Jung, 2006, s. 294, 295).

Isabella Rossellini

Mücadelenin başında Anthony’nin Adam Bell’le görüşmeyi reddetmesi, gölge arketipinin persona’dan saklanmaya devam etme çabası olarak okunabilirken persona’nın da tanıma için yoğun çaba gösteriyor gibi görünmesine karşın bilinçaltında gölge arketipinin görünmediği yerde kalmasına dair isteğin bir göstergesidir. Jung, persona için “bireyin dünyaya kendini uydurma düzenidir, ya da dünya ile olan ilişkilerinde takındığı tavırdır. İnsanın kendi persona’ları ile özdeşleşmesi ise tehlikelidir; profesör okuttuğu kitapla, tenor kendi sesiyle özdeşleşebilir; biraz abartırsak, insanın olduğunu sanıp da, aslında olmadığı şeydir persona, ya da başkalarının onun olduğunu sandığı şey, diyebiliriz” der (2006, s. 407). Öğrencilerine ders verdiği sahnelere baktığımızda mesleğinin ona verdiği kimlik, Adam Bell’in dünyaya kendini uydurduğu düzendir ama Jung’un hatırlattığı gibi, aslında olduğunu sanıp da olmadığı şeydir ona toplumda itibar kazandıran bu kimlik. Toplum, onu söz konusu persona’yla tanırken Anthony, o çevreye yabancıdır. Mesela filmde kendisine benzeyen figüran oyuncunun peşine düştüğünü annesine söylediğinde “üçüncü sınıf aktör olma fantezin” diyerek bu gölge arketipini yadsıyor anne. En yakınında olan kişiler bile bir insanın gölge yanından bu kadar uzakta mıdır? Bir ihtimal… Persona’yla gölge arketipi arasındaki mesafenin diğer yanında ise bastırılan kimliğin persona’ya duyduğu, onu tedirgin de eden merak vardır. Akşam, Anthony’nin bu defa Adam Bell’i internetten araştırması, merakını görünür kılar.

Jake Gyllenhaal

Sonunda persona ve gölge arketipi, göz önünde olmayan bir yerde – şehrin merkezine yarım saat uzaklıktaki otelde – karşı karşıya gelirler. Gözden uzaklığın tercih edilmesi, Adam Bell’in karanlık yanını saklama gereksinimini imler. “Tertuliano Máximo Afonso tek kelime etmeden, dikkatle sakalını çıkardı ve içeri girdi. İşte tiyatro sezgisine sahip olmak diye buna derim, bana aniden sahneye dalıp önemli bir rolleri varmış gibi, işte buradayım, diye bağıran karakterleri hatırlattınız, dedi António Claro, gölgelerin arasından çıkıp açık kapıdan içeri giren parlak ışığın aydınlığında durarak” diye betimlenir karşılaşmaları romanda (Saramago, 2010, s. 203). Yönetmenin kurduğu görsel dünyada ise bu sahnede loş bir odada Adam Bell, Anthony’yi bekler. Kapının altından geçen gölgelere bakarken Anthony gelir. Aydınlıkta ve karanlıkta görünen taraf, peşi sıra değişir. Anthony, Adam Bell’e göğsünün altında bir iz olup olmadığını sorar.

Sarah Gadon

Adam Bell eve döndüğünde takıldığı işaretlerin başında bu iz gelirken aynadaki aksine “Karımla yattın mı?” diye bağırır defalarca. Sonra birden “çok iyi” diyip gülmeye başlar sanki bir film sahnesini çalışırmış gibi. Onun benzerini arayışını üçüncü sınıf aktör olma fantezisi olarak gören annesinin sözünü hatırlatır bu sahne. Adam Bell, saklamak istediği yanının talep ettiği fantezilerini vasat da olsa bir oyuncu kimlik yaratarak gerçekleştirmektedir. Anthony’nin ondan bağımsız bir kişi olmadığını, onun kendisinden bile yıllardır saklamaya uğraştığı gölge arketipi olduğunu netleştirir. Bununla birlikte gölgesiyle bile rekabet edebilen patolojik bir erkeklik yansımıştır aynada bu sahneyle. İlk telefon görüşmelerinin aksine artık persona, gölge arketipini görmek istememektedir. Karanlık yanın ısrarları sonunda kimlikleri değiştiklerinde Adam Bell’in kendisini dünyaya uydurduğu düzende onu temsil eden “arılık”, beyaz ağırlıklı kıyafetleriyle simgelenirken Anthony’nin koyu tonlardaki kıyafetleri, karanlığı sembolize eder. Kimlikleri değiştirirken kıyafetlerini de değiş tokuş etmeleri, arketiplerin dönüşümünün yanı sıra aralarındaki geçişkenliği, aydınlık ve karanlığın salt bir arketipe bağlı olmayışını da ortaya koyar.

Jake Gyllenhaal

Anthony ve Mary’nin geçirdiği kazanın ardından Adam Bell’in Anthony’ye gelen zarfı açtığında içinden çıkan anahtar, bizi filmin açılış sekansındaki odanın kapısını açan anahtara götürür. Her şeyin başına… Anahtarın aslında başından beri Adam Bell’in elinde olması, olan biten her şeyin onun zihninde kurgulandığını bildirir. Karakterin karanlık yanını yadsımak için uydurduğu ve olumsuz özelliklerini ona yüklemek istediği yabancı, diğer insanlar, olaylar, örümcekler ve bunlara bağlı yazılan hikâyeler serisi, Adam Bell’in zihninin ürünüdür. Filmin finalinde jenerik akarken duyulan The Walker Brothers’ın “After The Lights Go Out” şarkısının sözleriyle metinlerarası bir çözümleme yaptığımızda film, bize şu tümceleri kurarak sona erer: Adam Bell, ışıklar söndükten sonra kendi gerçeğiyle yüzleşecektir. “Kimin hafızası zamanla silinecek?” diye sorar şarkıda. Jung’un söylediğine göre gölgenin tamamen imhası mümkün değildir. Adam Bell’in “yaratıcı hafızası”nın her zaman yeni karakterler ve hikâyeler üretmesi kuvvetle muhtemeldir ve şarkıdan yola çıkarak sanki son bir itiraf da gelmiştir: O kadını aramadığını, onu sadece zihninin gölgesinde bulabildiğini söyler. Adam Bell’in zihninin gölgesindeki kadın, Jung’un deyişiyle cinsiyetlerarası ötekiliği aşmayı başaramadığı kadın, Helen mı yoksa Mary midir ya da her ikisi birden midir?

Baran Barış

Kaynakça

  • Gezgin, D. (2019). Hayvan Mitosları. İstanbul: Sel Yayıncılık.
  • Jung, C. G. (2006). Analitik Psikoloji. Çev. Ender Gürol. İstanbul: Payel Yayınevi.
  • Jung, C. G. (2005). Dört Arketip. Çev. Zehra Aksu Yılmazer. İstanbul: Metis Yayınları.
  • Liktor, C. (2019). “Canavar Öteki Değil Biziz Aslında!”. Bianet.
  • Saramago, J. (2010). Kopyalanmış Adam. Çev. Emrah İmre. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Turgut, A. (2014). “33. İstanbul Film Festivali Özel: Enemy (2014) Analizi”. Film Doktoru.

Bir Cevap Yazın