2024 yılında geçtiğimiz yıllara göre vampir alt ve üst temalı birçok film karşımıza çıktı. Hiç kuşkusuz bunlardan poetik olarak dikkat çekici olanı Céline Rouzet’nin ikinci uzun metraj filmi olan En attendant la nuit (For Night Will Come / Geceyi Beklerken, 2023) farkını gösteriyor. Oldukça narin bir dokusu olan film, gündüze susamış bir karakter üzerinden izleyiciyi içgüdüsel bir açlığa dayalı konseptsel bir vampir anlatısı içine sürüklüyor. Filmin başrollerinde Élodie Bouchez (Laurence Féral), Mathias Legoût Hammond (Philémon Féral), Jean-Charles Clichet (Georges Féral) ve son zamanlarda Fransız Sinemasının umut vaat eden oyuncularından Céleste Brunnquell (Camila Berthier) bulunuyor. Fransa’nın kırsal bölgesinde geçen film, gecenin karanlığına sırtını dayayarak Güneş Ay’dan nöbetini devralmadan son pikniğini gerçekleştirmeye çalışıyor.

Zifiri karanlıkla vampir anlatısını içe içe geçirerek estetik anlamda arzulara dayalı bir anlatı akışını besleyen En attendant la nuit, bahsi geçen konular etrafında etkileşim sağlayarak gerçek ve mecazi anlamda izleyiciye karanlığın dokunulmaz yanını tattırmaya çalışıyor. Bu şekilde kompozisyonunun içerisine, dokuması salt kanla yapılmış zengin bir halıyı yerleştiriyor. İnsan yaşamının geçiciliğine ve taze kanın şiddetli arzusal yanına çeşitli göndermelerde bulunan Céline Rouzet, türün kendisine ferah bir soluk getiriyor. Filmin naif dokusu bilhassa yine son dönem Fransız Sineması’nda kendisini belirgin bir şekilde gösteren Thomas Cailley’nin son filmi Le Règne animal (2023) filmini anımsatıyor. İnsan olma özlemi veyahut korkuları üzerine birçok metafor paylaşan Rouzet, kullandığı temalarla zamansız vampir tipolojisinin zamansız kimliğine de dokunuyor.

Işık ve Gölge Arasındaki Ebedi Dans
İnsanın karanlığı deneyimlemesine yönelik dışavurduğu arzusal durum kaçınılmaz olarak Philémon’un varlığını somutlaştırarak vampir mitinin merceğinden çok yönlü bir yaşam ve güç arasında kartlarını açık bir şekilde oynamasını sağlıyor. Arzunun doyurulmaz hali olarak her daim aç olma durumu ise filmdeki aksiyonu yükselten kullanımlardan biri. Genellikle paradoksal da diyebileceğimiz bu içe içe geçmiş saplantılı açlık durumu arzunun en açık sembolü olarak filme işleniyor. Öte yandan Camila’nın Philémon ile olan hem uzak hem de yakın ilişkisi, varoluşun acı verici güzelliğine bir dokunuş sağlıyor. Bir dayanıklılık değil daha çok insan kırılganlığı üzerinden ilerleyen susuzluk ve aç kalmışlık hali, filmde karakterler arasında bir nevi içsel bir izolasyon dansı yaratıyor. İnsan özünün ham hatırlatıcı öğesi Philémon’un üzerinden her defasında güneş parıltısının ışıklarıyla karşılaşınca yüzeysel katmanlarından sıyrılıp bir nevi bireysel ve görünmez dansını ilan ediyor. Öte yandan filmin çekim alanının da sadece belli başlı komşulardan ibaret olması bireysel izolasyon halini birden toplumsal izolasyon haline çeviriyor. Bu şekilde Philémon üzerinden bir anlamda gecenin karanlığında zorunlu olarak kalmak durumunda olanlarla güneşin daimî komşuları arasında ister istemez bazı ortak yönler ortaya çıkıyor.

Fiziksel Canlılığı Öldüren Bardağın Dibindeki Son Su Damlası
Dünya Prömiyerini 2023 Venedik Film Festivali‘nde yapan film, görsel anlatım ve kullanılan sinematografik renkler açısından Fransız Sineması’na yeni bir kan getirirken diğer yandan growing pains (büyüme sancıları) temasını da destekliyor. Bir nevi ergenlik alt temasını kucaklayan En attendant la nuit, faklı olmanın yaratmış olduğu dış etkenlerin içsel buhranla buluşması anlamında izleyiciyi dar bir kapının eşiğinden geçmeye davet ediyor. Bu anlamda sosyal uyumun tartışmalı dışavurumlarını da irdeleyen film, 1990’ları kendine fon edinerek atmosferik bir gerilim ağı kuruyor. Filmin tüm kompozisyonunun günümüzün dijital dünyasından uzak bir şekilde ilerliyor olması da filmin içerisine nostalji eklentisi yüklüyor. Özgünlüğü ve derinliğini izole olmaktan almış olan En attendant la nuit, hikâyesini anlatırken kullanmış olduğu karakterleri kimi zaman birbirlerinden dahi izole hale getirirken diğer yandan tüm anlatı çatısını da bir yerden neredeyse terk edilmiş başka bir alana taşımasıyla birden fazla kez izole olmanın çeşitliliğini tatmamızı sağlıyor. İnsanlara ve nesnelere dair uzaklaşmanın başladığı ve her sahnede bu durumun kendi içerisinde kendi kendine beslenerek güçlenmesiyle duygusal bir derinliğin patlak verdiği Rouzet’nin bu ikinci uzun metraj filmi, yabancılaşma kavramının en fantastik şekliyle türün kendisine izin verdiği ölçüde konumlanıyor.

Günlük yaşamın sunmuş olduğu halleri alıp onlardan adeta gerçeküstü bir milkshake yapan En attendant la nuit, daha ilk sekansta bir emzirme sahnesini takiben vampir olgusunun araya beklenmedik bir şekilde girmesiyle kendine has normları izleyiciyle paylaşıyor. Arzu ve tehlike arasında ince bir ip üstünde ilerleyen filmin tanıdık temaları şiddet ve şefkat iken, Rouzet bu iki zıt unsuru birleştirerek yansıtmayı tercih ediyor. Buna en iyi örnek olarak anne sütü ile ilk vampir göstergelerinin başladığı kan unsurlarının birleşiyor olması gösterilebilir. Bu anlamda film her ne kadar izole bir ortamda geçse de kullanmış olduğu alt ve üst anlatım tonlarıyla kendine özgü bir estetik duyumu yaratıyor. Gün ışığından uzak durmayı bir anlamda koruyucu bir pelerin olarak görmüş olan gecenin kanatları, şafağa dek kendini günün tozları arasında arındırana kadar, durgun havanın ilk vals deneyimi En attendant la nuit’nin kalbinde atıyor.

