I SAW THE TV GLOW: Büyüsünü Yitiren Televizyonun Ölü Nesnesi Olmak

Jane Schoenbrun‘un üçüncü uzun metraj filmi olan I Saw the TV Glow (“TV Ekranının Parladığını Gördüm”, 2024), televizyonun yarı soluk rengine kapılmış yapay bir gerçekliğin geçidini, bir ekranın gri tonlarına sığınmış pürüzlü dudaklara taşıyor. Film her ne kadar çoğunlukla yumuşak denebilecek alanlara çıplak ayakla basıyor olsa da, sekansların arasından seken, bir nevi imge evrenimizde paslanmış çivi tadı bırakan anlatı, gerçeküstü bir folklor ortaya koyuyor. Film bu anlamda sembolizm ve duygusal derinlik katmanında kendisine kategoriler açarken görsel estetik açısından A24 formunun dışına asla çıkmıyor. Bu şekliyle sanatsal anlatısı belli, hazır bir estetik yapının üzerine kurulmuşken diğer yandan duyguların görünmez dansı da önümüzde peyda oluyor. Kendisine has dünyanın gerçekliğini belli bir zarafetle ören I Saw the TV Glow, bir fırça darbesiyle izleyiciyi yakın geçmişe, özlenen 1990’lar ile 2000’ler arası bir yere yerleştiriyor. Bir nevi hayalet dönemin mevcudiyetini kendi opak kaosu ve gizemiyle besleyen Schoenbrun, The Pink Opaque adlı popüler bir dizinin mevcudiyetini filmin ana anlatısı içerisine yerleştirerek kullandığı sembolizmin sınırlarını beyazperdenin içindeki ekranda gösteriyor. The Pink Opaque sayesinde film kendi aksiyon yapı taşlarını kuruyor ve oldukça tekinsiz bir senfoni yaratıyor. Bu şekilde en sıradan gelebilecek bir an, olağanüstü bir dokunuşla buluşuyor ve kendi gerçekliğini yaratıyor.

Justice Smith & Brigette Lundy-Paine

Evrene Görünür Bir İz Bırakmayan Dünyanın Gölgesi

Filmin başrollerinde Brigette Lundy-Paine (Maddy), Justice Smith (Owen) ve Ian Foreman (genç Owen) yer alıyor. Televizyondaki bir yayını takiben aralarında sonsuz bir bağ oluşan Maddy ve Owen, fanatik bir şekilde The Pink Opaque dizisinin her bölümünü yıllar boyunca her hafta takip ederek dizinin anlatı evreniyle kendilerinin gerçeklik anlatısını farkında olmadan birleştiriyorlar. Bu şekilde zaman zaman filmin içerisinde Twin Peaks (1990-2017) temalarının kendini gösterdiği oluyor, benzer konular etrafında dönen Stranger Than Fiction (2006) ve Pleasantville (1998) filmlerini de unutmadan.

Justice Smith

Yabancı bir anlam arayışı olarak televizyonun varlığı sonsuz ışıklarını henüz yeni yeni olgunlaşmaya başlamış gözlerin retinalarına yansıtmaya başladığında gençlik tedirginlikleri, korkuları ve heyecanları da aynı anda uyanmış oluyor. The Pink Opaque’ın Owen ve Maddy üzerine atmış olduğu tam da bu türden bir battaniye gibi görünüyor; öyle ki bu battaniye bir yandan çocukluk ve gençlik dönemlerini örterken diğer yandan o dönemleri tedirgin edici bir paket gibi gelecek zamana taşıyor. Bu şekilde ilk korkuyu tam da evlerinin içinde başlatan ve korkuyu adeta Owen ve Maddy’nin akrabası haline getiren The Pink Opaque’ın varlığı; unutulmuş, özlem duyulan ancak el dahi sürülemeyen geçmişi temsil ediyor. Yabancı ve yan bir anlam olarak televizyonun varlığı izleyiciyi kompozisyondaki karakterlerin aksine yabancı bir alana davet etmiyor ancak film içerisinde yaratılan ikili ekran yansıması da nostaljik bir hava yaratıyor.

Haz Kendi Kendisinin Cezasıdır

Kısa süreli bir seyir keyfinin basitçe cezalandırılması üzerine değer kazanan aynı seyir keyfi, I Saw the TV Glow’da bir anlamda gelecek zamanlara yatırım olarak kendi ceza kanunlarının meyvelerini veriyor. Bu şekilde başlangıçta adeta bir haz kanunu olarak varlığını gösteren izleme eyleminin kendisi, ileriki yıllarda aynı mekân ve anıları takip ederek haz kanununu hissettirmeden ceza kanununa çeviriyor. Bir eksikliği kapatmak üzere beklenen The Pink Opaque’ın varoluşu bir noktadan sonra aynı eksikliğin yarıklarını iyice açma işlevini üstleniyor. Bu şekilde I Saw the TV Glow filminin adı sadece mezar taşının üzerine yazılabilecek bir satırdan ibaret oluyor. Anlatının hemen başında tanıklık ettiğimiz çocukluk / gençlik korkuları, tedirginlikleri, eldeki durumu daha da ilginçleştirmek için kullanılıyor. Bu şekilde izleyici olarak en şekerli gerilimin tadını damaklarımızda hissetmiş oluyoruz. İzleme arzusunun olanaksızlığı tam olarak da bu noktada ortaya çıkmış oluyor. Öte yandan aynı anda I Saw the TV Glow ve The Pink Opaque’ın ana karakterlerinin içe içe girmiş olma durumu anlatımın gerçekliğini tümüyle melankolik bir uzay yolculuğuna taşımış oluyor. The Pink Opaque anlatısının akışındaki yan karakter olan Melankoli’nin varlığı ise bir anlamda görsel düzlemde Georges Méliès’nin Le Voyage dans la Lune (1902) filmine selam ediyor.

Gerçekliğin Opak Dokusu

Filmin dokusu genel hatlarıyla Richard Stanley’nin Color Out of Space (2019) yapımını anımsatırken diğer yandan tüm ekrana serpiştirdiği hüzün renkli bir dünya ile karakterlerin hayalet mevcudiyetine yardımcı oluyor. Bu anlamda mekân tasarımı açısından da genel olarak ev, okul ve iş arasında gizemli bir boşluk yaratıyor. The Pink Opaque aracılığıyla yaratılan portal, anlatının karakterlerini kendi içerisine hapsediyor. Sıkıntılı, hüzünlü ve zaman zaman uyumsuz bir şekilde tedirginlik doğuran bu portal karakterler arasında ortak bir bağ yaratırken zamansal ve mekânsal olarak da medya kolları üzerinden halüsinasyonvari bir görsel yapı doğuruyor. Filmin bu şekilde yansıyan şiirsel yanı kompozisyona farklı bir bakış açısı yüklerken hafıza ve imaj olgularını besliyor. Fantezi ve hipergerçeklik sınırları etrafında dolanan The Pink Opaque, nostalji öğelerini filmin sonuna değin kullanıyor. Bu şekilde hem karakterler üzerinde yaratılan hafıza anlayışı hem de izleyici üzerinde yaratılan anısal kavramlar üzerinden I Saw the TV Glow ortak bir hafıza deneyimi sunuyor.

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın