28 YEARS LATER: THE BONE TEMPLE – Yetişkinler için Teletubby’ler

Daha önce Candyman (2021), The Marvels (2023) ve Hedda (2025) gibi filmlerin hem yönetmen hem de senaryo koltuğunda yer alan Nia DaCosta’nın yönetmenliğinde gerçekleşen 28 Years Later: The Bone Temple (28 Yıl Sonra: Kemik Tapınağı, 2026), 28 Years Later (2025) filmiyle ton bakımından fazlasıyla uyuşuyor. Dramatik olanı çoğu zaman komedi unsurlarıyla besleyen filmin senaryo koltuğunda ise başka bir önemli isim, Alex Garland bulunuyor. Bu filmde denge bakımından yorgun bir senaryo ile karşı karşıyayız; korkudan ziyada karakterlerin aidiyet duygularına yönelen senaryo tipi serinin alışıldık tonlarını hayli kırıyor. Bu şekilde film serinin sadece adını taşımakla yetiniyor, mirasına doğrudan konmuyor. Tema olarak güçlerini “kemik” yani hafızadan alan bir anlam yapısı arayışında olan filmin kompozisyonunu birbirlerini zıt noktalarda duran karakterler besliyor. Filmin başrollerinde Ralph Fiennes‘ın (Dr. Kelson) yanısıra Eden Lake (2008) filminden tanıdığımız, orada da kötücül bir karakteri canlandırmış olan Jack O’Connell (Jimmy Crystal), yine YouTube videolarından tanıdığımız ancak son zamanlarda kendisine büyük prodüksiyonlarda yer edinen Emma Laird (Jimmima), ayrıca Alfie Williams (Spike), Chi Lewis-Parry (Samson), Erin Kellyman (Jimmy Ink) ve Mirren Mack (Cathy) gibi isimler yer alıyor. Her bir karakterin çizimi kimi zaman birbirlerine zıt bir şekilde kimi zaman ise gruplar halinde şekilleniyor. Kurtuluşlarını sadece kendi ritüellerinde bulan ve ancak yolculuklarını tamamlayamayanlar olarak kendi etraflarına çember oluşturan karakterler, her ne kadar filmin dinamiğini oluştursa da çoğu zaman tekrara düşüyorlar.

Chi Lewis-Parry, Ralph Fiennes

Görünmez Travmadan Post-Apokaliptik Bir Dünya İnşa Etmek

Film bir yandan ismiyle birlikte kendisine mekânda metaforik alanlar açarak anlatı dünyasını var olan yerden çekip genişletmeye çalışıyor ancak bu durum sadece filmin başlığıyla aynı doğrultuda sınırlarını çiziyor ve izleyici belli bir alandan daha ilerisine erişemiyor. Bu bağlamda 28 Years Later: The Bone Temple, mekân tasarımı olarak kendisini sürekli tekrarlayan dar bir alana sahip. Bu da filmdeki koşuşturma halini oldukça çabasız sergiliyor. Sadece tematik merkez haline gelen kurukafa tapınağı kendi içine doğru haykırıyor ve sesi hiçbir şekilde yankı uyandırmıyor. Bu türden bir yansıma, filmi bir noktada sadece sergilenebilen nesneler etrafında topluyor. Böylece karakterler tapınağa vardıkça izleyici olarak biz de onlarla beraber büyük sergi alanının bir anlamda “açılışına” davetli olarak yaklaşıyoruz. Diğer yandan Jimmy Crystal karakteri aracılığıyla ideolojinin totaliter bir duruşa geçişinin maske altı deneyimi ile karşılaşıyoruz. Böylece hepsi birbirinden farklı olan ancak toplu halde çıkarılan bir günah gibi ritüelin post-hakikat rejimiyle karşılaşıyoruz. Film boyunca her ne kadar şiddet eylemi üzerinden korku duygusunun tonu arttırılmaya çalışılmış olsa da bu eylemlerin temeli belli oranda duygusal tepkimeler eşiğinde kendisini bulduğundan, filme gerilim veyahut korku türüne dair doğrudan değil dolaylı bir etki hâkim.

Jack O’Connell’ın (ortada) canlandırdığı Jimmy karakteri için senaristler bir dönem İngiltere medyasında fazlasıyla yer edinen Jimmy Savile’den esinlenmişler. Savile TV programlarıyla ünlüyken, 2011’deki ölümünün ardından, ünlü olduğu süre boyunca sayısız cinsel istismar ve cinsel saldırı suçu işlediği ortaya çıkmış.

İşlevsel Bir Parça Olarak Beden

Bedenin yapısının Jimmy tarafından bir anlamda işlevsel bir araç olarak kullanılması ve bu aracın doğrudan bir külte işaret etmesi bedeni envanter haline getiriyor. Bu şekilde tıpkı tapınaktaki kuru kafalar gibi henüz o tapınakta sergilenmeye başlamayan canlı kuru kafalar ise endüstriyel bir dengenin parçası haline geliyor. 28 Years Later filmine göre görsel düzlemde doğrudan göze çarpan teknik unsurları evine davet etmeyen 28 Years Later: The Bone Temple, ön plana daha çok karakterlerini atıyor. Bu da filmin karakter odaklı bir anlatı ile harmanlanmasına yardımcı oluyor. Kültürel olarak tam anlamıyla ölü bir zaman dilimini kullanan filmde herhangi bir zamana belirgin olarak ait olan konuşma kalıpları yer almıyor, buna ek olarak zamanın da oldukça ölü ve havada asılı olduğunu görüyoruz. Bunun bilinçli bir bağ doğrultusunda yapıldığı açıkça belirtilmiyor ancak bu tip detaylar filmin ana hikâyesindeki ölü ara döneme/zamana doğru orantıda eşlik ederek onunla adeta dans ediyor. Filmin bu detaylardaki yankısı bir bilinç boşluğu da yaratıyor.

Ralph Fiennes

Buna bağlı olarak izleyicinin oltasına doğrudan atılmayan yem bir anda daha değerli hale geliyor. Öte yandan geriye elle tutulabilecek herhangi bir şey de kalmıyor. Nia DaCosta’nın Candyman (2021) filminde, yönetmenin dokunduğu her detay filmin orijinalini büyük oranda rahatsız etmeden ve hatta yaratıcı dışavurumlar üzerinden dikkat çekerken 28 Years Later: The Bone Temple bu türden bir değerlendirme düzleminde sönük kalıyor. Düzenin kendisini doğrudan enfekte haline getiren anlatı bunun üzerinde çok fazla duruyor, öyle ki hiç nefes almıyor. Bu da senaryoyu, kendi kendine enfekte hale getiriyor. Filmin dekor alanında çalışan Carson McColl ve Gareth Pugh, adeta 28 Years Later filmi sanki hiç bitmemiş gibi, hiçbir şeye ek olarak dokunulmamış bir hava katmışlar. Bu da kimi zaman filmi izlerken ana filmin sadece ikiye bölünerek aslında en başından beri tek mercekte ele alındığına dair soru işaretleri doğuruyor. Bir noktada anlatının ana fikri böyle bir akışa kendisini teslim etse de bu kadar kısa sürede filmin harmanlanıp seyirci ile buluşması hikâyenin etkisini kaybettirmesine neden oluyor, seyircide tam anlamıyla “too soon” (bu spin-off için henüz çok erken) izlenimi yaratabilir.

Erin Kellyman, Alfie Williams

Antropolojik Kâbus Şiddeti Estetikleştirir

28 Years Later: The Bone Temple, tüm seyir boyunca üzerine pek fazla düşünülmüş hissi yaratmıyor. Bu etki filmi tümüyle basitleştirirken sadece belli bir sinematik seyir keyfini ateşlemekle uğraşıyor. Sahnelerin planlanmamış olduğunun hissettirilmesi, istikrarsız akan karelerin bir önceki filmin tekrarı olmasından öteye geçemeyişi ortaya cilalı bir iş çıkartamıyor. Bu durum filmin bütününe olumsuz bir etki serpiştirirken üzerine mekân kullanımının da azlığı, tüm yükün sadece oyuncuların üzerine bırakılması ve bu eksiklikleri doğrudan her açıdan hissettirmesiyle film oldukça ucuz bir hava taşıyor diyebiliriz. Buna karşın Ralph Fiennes’ın Iron Maiden’ın “The Number of the Beast” şarkısı eşliğinde gerçekleştirdiği ritüel, filmin en leziz anına hayat veriyor. Şarkının baştan sona filmde yer alması ve mekân ile adeta bütünleşmesi filmin tüm büyüsünü adeta müthiş bir konser anına yükseltiyor.

Kimi zaman Fiennes’ın performansı Rammstein’ın konser performanslarını andırıyor. Iron Maiden’ın bir nevi yeni jenerasyonla bu şekilde tanışmaya el uzatma şekli ve tüm müziğin Lip-sync (şarkıya dudak hareketleriyle eşlik etmek, “playback”) şeklinde karşımıza çıkması filmin en dinamik sahnesini oluşturuyor. Ritmik koordinasyon bakımından en zengin sahneye sahip olan filmin bu kısmı, sinema salonunda adeta büyüleyici bir atmosfer doğuruyor. Metalin dramatik yönü filmin ucuz, durağan yapısıyla buluşunca bir anlamda anlatımda dalgalanmalar ortaya çıkıyor. Ayrıca sürpriz isim olarak Cillian Murphy’nin (Jim) karşımıza çıkması da bir başka dalgalanma unsuru olarak filmin kodlarına ekleniyor. 28 Years Later: The Bone Temple, serinin ana konusunu arka planda gürültü niteliğinde kullanan ve temel anlatının DNA zincirinden kopan, eğlenceli ama kendisini tekrarlayan teatral bir ritüel.

Burcu Meltem Tohum

28 Years Later (2025) hakkındaki yazı için tıklayın.

Bir Cevap Yazın