Birçok yönetmenin, filmografisindeki sadece bir filmi çekmiş olmak için bir uzvunu vermeyi bile göze alabileceği Steven Spielberg gibi bir ustanın yeni filmi vizyona girince, doğal olarak soluğu sinema salonlarında aldık. Hafızamızı tazeleyelim; Indiana Jones ve Jurassic Park serileri, Jaws, Saving Private Ryan, Catch Me If You Can gibi gişe canavarı filmlere imza atmış bir yönetmen söz konusu. “Ama bunlar hep aksiyon” derseniz hemen listeyi genişletelim; E.T. the Extra-Terrestrial, The Color Purple, Empire of the Sun, Schindler’s List, Amistad, Lincoln gibi aksiyondan ziyade düşünsel ve sanatsal yönü ağır basan filmler kesinlikle Spielberg’ü birçok aksiyon yönetmeninden fersahlarca öteye taşıyan yapımlar arasında. Üstelik liste uzun, saymadığımız birçok önemli yapım da cabası. Dolayısıyla büyük bir heyecanla koştuk salonlara, ne var ki baştan söyleyelim, Disclosure Day (2026) yazımızın ilk cümlesinde bahsettiğimiz Spielberg filmlerinden biri değil. Televizyon için çekilmiş filmleri saymazsak Spielberg’ün dördüncü uzun metrajı, uzaylıları konu ediniyordu: Üçüncü Türden Yakınlaşmalar (1977). Sonrasında da yönetmen belli aralıklarla uzaylı temasına değinecek, hatta belki de en ünlü uzaylı filmi E.T.’ye imza atacaktı. 2026’da, Spielberg’ün dünya dışı varlıkları konu edinen film sayısı dörde çıkmış oldu:
- Close Encounters of the Third Kind (1977)
- E.T. the Extra-Terrestrial (1982)
- War of the Worlds (2005)
- Disclosure Day (2026)

Bu kısa ama güçlü listeye baktığımızda, 2000’lerde çekilenler öncekileri aratacak seviyede. War of the Worlds’ün yine kendine göre bir çekiciliği ve az da olsa kült duruşu vardı kanımca, Disclosure Day ise ne yazık ki büyük oranda senaryonun kurbanı olmuş gibi görünüyor. Senarist David Koepp’in iyi bir senarist olduğunu benim söylememe zaten gerek yok, kendisi Death Becomes Her (1992), Carlito’s Way (1993), Panic Room (2002) gibi özgün filmlerin yanısıra Jurassic Park ve Indiana Jones gibi serilerin senaryolarına imza atmış, endüstri yanı ağır basan bir Hollywood’da önemli bir isim. Ancak Disclosure Day’in senaryosu kendini çok belli ediyor ve bu da hiç iyi bir şey değil, edebiyat alanından örnek verirsek biraz çeviri uğraşı gibi bir durum söz konusu. Nasıl kitabın çeviri olduğunun her satır veya paragrafta hissedilmesi iyi bir şey değilse, senaristin “ben de buradayım” demesi, film boyunca senaryonun hep hissedilmesi, seyir keyfini fazlasıyla bozan bir etmen.

Senaryoyu ayrıntılı bir şekilde incelemeden önce, oyunculara göz atmak yerinde olacaktır. Başroldeki Emily Blunt’ın Oscar’larda yıllardır konuşulagelen “iyi oynayan mı çok oynayan mı?” tartışmasını (Blunt’ın filmde Rusça ve Korece konuşması) tekrar gündeme getirecek türden de olsa çok iyi bir performansı söz konusu, diğer başrol Josh O’Connor da kabul edilebilir seviyede bir performans sergiliyor, Colman Domingo ile Wyatt Russell da seyir keyfini artıran isimlerden, yan rollerde kaliteli performansıyla seyircinin filmsel anlatıya en çok bağlanmasını sağlayan isim ise Hettienne Park olmuş kanımca. Gelelim filmin kötü adamına; yani daha çok romantik komedilerden, dramlardan ve romantizm kokan filmlerden tanıdığımız, genellikle “iyi adam” rolündeki Colin Firth’e. Sadece kariyerindeki diğer rollerle ters düşmesiyle değil, genel olarak oyunculuğuyla da hiç inandırıcılık sağlayamayan bir seçim olmuş, filmin senaryodan sonra en zayıf halkası. Senaryodaki sıkıntıları açmadan önce, ana başlıkları kısaca listeleyelim:
Filmi henüz izlemediyseniz devamını okumayın, aşağıdaki liste ve yazının devamı sürprizbozan (spoiler) bilgiler içerir.

- Eve Hewson’ın canlandırdığı karakterin Hristiyanlık argümanı
- Wyatt Russell’ın karakterinin senaryoya katkısı olmayan aşırı tepkileri
- Colin Firth’ün karakterinin nedense son anda kötü adamlığı bırakması
- Elliot Villar’ın canlandırdığı Ajan Diaz’ın son anda pes etmesi
- Tüm dünyanın söz konusu görüntülere sorgusuz sualsiz inanması
Madde madde ilerleyelim, en başta Hewson’ın karakteri Jane’in görüntülere bakıp “peki ama inançlı insanlar bu yüce varlıkları (“supreme beings”) görünce tanrıya inanmayı bırakmazlar mı?” demesiyle başlayan argümanı hem zayıf kalıyor hem de birçok açıdan yanlışlar içeriyor. Öncelikle herkesin uzaylıları “yüce varlıklar” veya “tanrılar” olarak göreceklerini varsaymak biraz abartılı, ikincisi de bu cümlenin devamında söylediği “O’nun [Tanrı] sayesinde kendimizi tanımlıyoruz” savı, elbette ABD’nin veya bazı ülkelerin büyük çoğunluğu için doğru olabilir fakat Dünya üzerindeki 8 milyar insan için yapılabilecek bir genelleme mi, orası tartışmalı. Bu bağlamda daha çok ABD özelinde yapılabilecek bir genelleme gibi görünüyor, hem tüm dünyanın hem de tüm inanç sahibi insanların bu yeni bilgiye bakışlarını öngörmek biraz havada kalan bir argüman. Üstelik “inanç sistemleri çökebilir” savı daha çok Büyük Patlama teorisinin kanıtlanması veya içinde hiçbir madde, partikül, toz zerresi bulunmayan bir laboratuvar ortamında kendi kendine bir şeylerin meydana gelmesi, yani “yoktan var olma” tabusunun bilimsel olarak kanıtlanması ihtimali üzerinden dile getirildi hep, uzaylıların varlığı üzerinden değil, David Koepp’in ya dalgınlığı, ya da bilerek bu savı uzaylılara yontması söz konusu.

Diğer üç madde belirli karakterler için yazılmış olan kısımları ilgilendiriyor, Emily Blunt’ın karakterinin (Margaret) erkek arkadaşı Jackson’ı canlandıran Russell, filmin önemli noktalarında Margaret’a o denli gerçekdışı ve abartılı tepkiler veriyor ki (mesela arabada Margaret telefonda konuşurken Jackson’ın neredeyse delirmesi gibi) karakter tüm inandırıcılığını yitiriyor. Diğer bir sorun Colin Firth’ün karakteri, filmin kötü adamı Noah Scanlon’ın tüm ekibiyle birlikte KCXE stüdyolarını basmışken sırf Margaret eline uzaylı teknolojisini aldı diye her şeyden vazgeçip, hatta bir de sandalye çekip seyirci haline gelmesi. Halbuki daha 10 dakika öncesinde ekibine “tüm elektriği kesin, yayını durdurun” talimatı vermişti, birden David Koepp, pardon karakter fikir değiştirdi herhalde.

Hemen ardından da Noah’ın adamı Diaz’ı canlandıran Elliot Villar da tüm ekibiyle beraber çekip gidiyor ki, Margaret rahatça WARDEX’in yarım yüzyıldır saklamak için elinden geleni yaptığı görüntüleri tüm Dünyaya yayabilsin. Aynı Diaz, daha birkaç saat önce Margaret’ı ve Daniel’ı (Josh O’Connor) çeşitli şekillerde (ateş ederek, arabalarına çarparak ve tabii ki arabalarını hareket halindeki bir yük treninin altına iterek) öldürmeye çalışmıştı. Birdenbire iyinin yanında yer almak isteyen bir katil olduğuna inanmamız gerekiyor bu durumda. Kağıt üstünde bakınca bu kısımlar gerçekten de bir Scooby-Doo senaryosu gibi duruyor, hatta daha da kötü çünkü filmin kötüleri çizgi filmlerde olduğu gibi kameraya dönüp “tekrar görüşeceğiz, Shaggy! Bu iş burada bitmedi! Haha!” gibi bir haykırış bile gerçekleştirmeden, arkalarını dönüp sahneden çıkıyorlar. Son olarak KCXE ve ardından CNN, NBC, BBC gibi birçok yayın organı tarafından yayınlanan görüntülere tüm Dünya vatandaşlarının sorgusuz ve sualsiz, hiçbir şeyi sorgulamadan körü körüne inanması ve daha da garip olan, görüntülere tek yürek halinde, ortak tepki vermeleri, filmi gerçeklikten hayli uzaklaştırıyor.

Bu uzun kapanış sekansında eleştirilebilecek çok şey var ancak aynı zamanda Spielberg’ün hem yönetmen hem de (tahminen) insan olarak en ayrıcalıklı özelliğini bir kez daha görmemizi sağladığı için, yönetmenin bu yönünden bahsetmek daha doğru. Bu özellik de, belki neredeyse çocukça gelebilecek şekilde, yönetmenin insanların içindeki iyiliğe inanması. “Buna birçok sanatçı inanabilir” diyebilirsiniz, evet ama Spielberg filmlerinde bu eğilim neredeyse saflık derecesinde kendini gösteriyor. Filmin kapanışında kötülerin pes edip “biz yanılmışız, haklı olan uzaylılar” demeleri de eminim ki Koepp ile Spielberg’e akla yatkın, gerçekçi geliyordur. Kapanış sekansının gücü de biraz buradan geliyor, zira biz de seyirciler olarak içten içe “keşke bu şekilde tepki verse insanlar” demeden edemiyoruz izlerken. Ne de olsa “Dünya’nın daha iyi bir yer olması” umudu, kimilerinde sıfıra yakın da olsa farklı derecelerde hepimizde bulunan bir nostalji. O nedenle de filmde yayın sırasında kanalların görüntüleri herkesle hemen paylaşması, kâr amacı gütmeyen bir şekilde, insanca davranmaları, herkesin sorumluluk almaya başlaması gibi ayrıntılar pek gerçekçi olmasa da, hep içimizdeki bu umuda seslenen sahneler.

Kapanış sekansının etkileyici olmasının bir diğer sebebi de Spielberg’ün ustalığı, özellikle de yaklaşık bir asır önce “montaj sinemanın kralıdır” diyen Eisenstein’ı haklı çıkarır derecede, başarıyla kotarılmış montajı. İçler acısı uzaylı görüntüleri + Yüzlerinde acıma ifadesiyle ekranlara bakan insanlar + Parmağını şaklatarak “diğer kayda geçin” diyen program sorumlusu görüntüsü. Bu üçleme kapanış sekansında en az 6-7 kez tekrarlanıyor ve bu sinemasal ritim, seyirciyi ustalıkla etkilemeyi başarıyor. Parmak şaklatma ayrıntısı da önemli, zira bir metronom edasıyla seyirciye ne zaman duygulanacağını, yeni görüntülerin ne zaman geleceğini ve bu ritmin ne zaman tekrarlayacağını hatırlatan sessel bir gösterge, psikolojik terimceyle söylersek etkili bir uyaran. Tüm bu ayrıntılar Spielberg tarafından elbette ustalıkla kullanılmış ve filmi olabileceği en iyi noktada kapanışa sürüklemiş. Sonuç olarak Disclosure Day güçlü bir kapanışa sahip olsa da, eğer özellikle ABD kaynaklı uzaylı ziyaretleri komplo teorilerini (Roswell, Area 51 vs.) takip etmiyorsanız ve bu teoriler sizi pek ilgilendirmiyorsa, filmden keyif alma ihtimaliniz de oldukça düşük.

