Vebalaşan Akran Zorbalığı: THE PLAGUE

Bu yazımızda siz okuyucularımıza The Plague (Veba, 2025) filminin analizini yaparken aynı zamanda Stanley Kubrick’in Full Metal Jacket ve A Clockwork Orange’ı (Otomatik Portakal), Michael Haneke’nin The White Ribbon’ı (Beyaz Bant) gibi filmlere de referanslar vererek anlatımızı siz okuyucularımız nezdinde zenginleştirme yoluna gideceğiz. Genç Amerikalı yönetmen Charlie Polinger yazıp yönettiği son filmi The Plague ile son dönemde sıklıkla değinilen akran zorbalığı, ergenlik ve kolektif kötülük konularına eğiliyor. The Plague, yatılı bir sezonluk yüzme kursundaki ergen erkek çocuklarının hikayesini bize aktarırken merkezine bunlardan üçünü alıyor. Everett Blunck’un canlandırdığı Ben, Kayo Martin’in hayat verdiği Jake ve Kenny Rasmussen’in etkileyici bir portre çizdiği Eli. Bu üç çocuk da baktığımızda belli karakteristik özelliklere sahipler. Aslında yönetmen Polinger burada zekice bir karar vererek onların özelliklerini birbirlerinden farklı gibi oluşturarak filmin izlenirliğini arttırmayı başarırken aynı zamanda karakterlerin gerçekçiliğini de ustalıkla kurmasını biliyor.

Everett Blunck, Joel Edgerton

Ben için kullanabileceğimiz en net kavramlardan bir tanesi kesinlikle temkin. Ben, kendi sınıfındaki diğer çocuklar gibi çoğunluğun hareketlerine göre kendisini ayarlamak yerine gözlemciliğiyle ön plana çıkıyor. Kendisi hepsinden çok daha insani pozisyonlar alarak seyircinin gözünde de kendisine ayrı bir yer edinmeyi başarıyor. Jake ise tam anlamıyla çete olarak nitelendirebileceğimiz sınıfın tartışmasız lideri. 12 yaşında olmasına rağmen karakteri hayli fazla şekilde oturmuş, manipülasyon yönü çok güçlü ve alfa olarak karşımızda duruyor. Son olarak Eli ise aynı sınıftakilerin de en sona bıraktığı, geride bırakmayı tercih ettiği, sürekli zorbalığa ve aşağılanmaya, dışlanmaya uğrayan karakteri.

Everett Blunck

Eli’ın vücudunda tamamen ergenliğinden ve içinde yaşadığı, kendisine yaşatılan zorbalıklardan dolayı oluşan, zona hastalığını andıran yaralardan ötürü kendisine yapıştırılan “vebalı” damgası filmin ana hikayesini kuruyor. Buradaki veba kelimesi de tabi ki bilinçli olarak filme yerleştirilmiş bir kavram. Veba filmde salgın gibi yayılan zorbalığı, kolektif şiddeti ve kötülüğü ifade ediyor. Görüntü yönetmeni Steven Breckon’ın etkileyici kadrajları filmin hikayesini kurmada çok önemli yer tutuyor. Kendisinin çoğunlukla geniş açılı lenslerle kurduğu dil, şiddetin evrensel boyutlarını gözler önüne sererken filmin de çoğunlukla gündüz saatlerinde geçmesi, tüm kötülüklerin gündelik hayat içindeki olağanlığını anlamamız dolayısıyla çok yerinde kararlar olarak okunabilir

Ayrıca okulun tek mekan olması, karanlık, dört duvar koğuş, soyunma odaları ve havuz ile çevresi de modern bir hapishane izlenimi yaratmada oldukça başarılı. Havuz sekanslarında da göze çarpan geniş kadrajlar olayın aslında sadece karakterlerde de bitmediği, sistemin çoğunluğu kötülüğe ittiği, mevzubahis olanın kolektif bir kötülük olduğu gerçekleriyle bizi yüzleştiriyor. Okulun temiz, modern görünen duvarlarının kadrajlara sıkça girmesi bir kurs, bir tatil gibi görünen son derece eğlenceli bir anılar topluluğunun aslında nasıl büyük yaralar açabileceğinin de kanıtı niteliğinde. 2003 ders sezonunun seçilmesi de ‘gerçek’ hikaye oluşundan değil, daha çok potansiyel seyirciyi kendi geçmişiyle de bir muhasebeye itme amacı güdüyor. Film bu yönüyle çok yerinde bir mesaj kaygısı taşırken seyircilerden bazılarının bile mutlaka hayatlarının bir döneminde isteyerek veya istemeyerek bir kötülük yapmış olabileceği gerçeğinin de altını kuvvetli bir şekilde çiziyor.

Burada Stanley Kubrick’in Full Metal Jacket filmine de gelirsek aslında modernitenin erkeklik gerçekliğinin, askerlik döneminin bize sunulduğu filmde gece gündüz fark etmeksizin, özellikle filmin ilk yarısında Vincent D’onofrio’nun canlandırdığı Er Pyle’a yapılanlar da devlet tarafından profesyonel birer katil olarak yetiştirilmek üzere eğitilen genç yetişkinlerin zorbalıklarını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu. Orada kışla, bir modern kurum olarak filmin anlatısını zenginleştirirken yine modernitenin de bir çelişkisini ortaya koyma konusunda son derece net bir gerçeklik olarak okunabilir. Eski çağların, ortaçağın, ilkel dönemlerin ‘barbarlıklarının’ Sanayi Devrimi ve kapitalizmin yükselişi sonrasında modern devletler tarafından düzenli olarak toplumlara adeta ders olarak öğretilmesi de burada elbette tartışmamız gereken bir başka konu olarak karşımızda duruyor. Aslında biz son zamanlarda, örneğin The Plague ile aynı dönemde ekranlarda boy gösteren mini dizi The Adolesence’ta (2025) “incelliğin” (involuntary celibate) ağır bastığı akran zorbalığını tartışıyorsak bunun çok daha bilimsel ve evrensel bir sorun olduğunu da unutmamamız gerekiyor. Yine Kubrick’in A Clockwork Orange filminde de gördüğümüz üzere devletin bilim insanlarının bilimi nasıl ve ne için kullanabildiklerini, eğitimliliğin kötülüğü engelleyen değil bazen neredeyse destekleyebilen bir şey olduğunun da yüzümüze çarpışı, filmin en sert entelektüel tokatlarından biriydi.

“Çocukların masum olduğunu düşünmüyorum. Çocuklar masum değil, naifler ve denileni olduğu gibi öğreniyorlar. Çocuklar ne tam anlamıyla masum ne de canavardır. Onlar da hepimiz gibi ortada bir yerdedir”. Bu sözlerin sahibi, Avusturyalı ünlü yönetmen Michael Haneke de 2009 yapımı filmi Das Wiesse Band / The White Ribbon’da I. Dünya Savaşı arifesinde Almanya’da bir taşra kasabasındaki köyün içinde yaşanan açıklanamayan olayları her zamanki kendine has rahatsız ediciliğiyle anlatır. Ve burada da aslında yine çocukların başrolde olduklarını görürüz ancak mesele asla sadece çocuklar değildir. Çocuklar Haneke’nin yukarıdaki sözünde de görüldüğü üzere büyüklerinden gördüklerini yapmakta son derece isteklidirler. Yetişkinlerin yarattığı canavarlar da ileride dünyanın en karanlık iktidarının tohumlarını ekeceklerdir. The White Ribbon kurduğu salt anlatıyla, şiddeti açıkça göstermemesiyle, siyah beyaz kadrajlarının, yarı açık veya kapalı bırakılan kapıların ardında yaşananlarla Haneke’nin Almanya’nın yakın tarihine dair adeta sinemada verdiği bir ders niteliğindedir. Kötülüğün tartışılması üzerine bizlere verdiği malzeme resmen hazine niteliği taşır.

Joel Edgerton

Burada yeniden The Plague’e geldiğimizde ise kurs içindeki rekabetin,  filmin aynı zamanda yapımcısı da olan Joel Edgerton’ın canlandırdığı, filmin tek yetişkin karakteri olan yüzme hocası Wags deaslında çok kilit bir yerde durur. Wags’e film boyunca Baba Wags diye seslenilir. Bu takma isim onun net otorite olduğunun bir ispatı gibi görünürken aslında Wags zalim birisi değildir. Misal The White Ribbon’da köy öğretmenleri, kilise papazları, zengin burjuva aile ‘reisleri’ olan erkekler gibi sürekli olarak toplumun üst tabakası hedef tahtasına konur. The Plague’de bunun çocuksal bir algılanış, bir bakış açısı olduğunu söyleyebiliriz. Wags elbette bir Haneke karakteri değildir ancak elbette onun da yüzme hocası olduğundan ötürü çocuklar tarafından kutsanması, otorite olarak algılanması son derece normaldir.

Yukarıda değindiğimiz üzere bu filmde de gece ile gündüzün birbirinden fazla farkı yoktur. Zorbalığın, kötülüğün belli bir zamanının olmaması içinde yaşadığımız dünyada aslında bizler için en büyük tehlikedir. Yönetmen Charlie Polinger’in etkileyici anlatısı The Plague’de de bunun net bir yansımasını görmemiz mümkün. Öte yandan filmin tamamında ailelerin kadraja hiç girmemesi, hatta isimlerinin dahi anılmaması bir başka tartışma konusudur. Yalnızca bir kez Ben, ankesörlü telefonda annesiyle kısa bir konuşma yapar, onun haricinde bir de sonlara doğru ‘çete elebaşı’ Jake’in babasının onu arabasıyla kurstan almaya geldiğini görürüz. 

Kayo Martin

Ailelerin tamamen dış planda bırakılması çocukların bir nevi belli bir süre öksüz bırakılmış olmaları gibi de okunabilir ancak bu dediğimiz gibi birkaç haftalık eğlenceli bir dönemden ibarettir. Yönetmen burada çocuk aklının derinliklerine inmemizi sağlar ve onların anlama mekanizmalarını gayet objektif şekilde masaya yatırır. Ben’in Jake’e duyduğu kin ve öfke, Jake’in ondan intikamı, Eli’ın intikam olarak parmağından vazgeçmesi gibi durumların hepsi aslında ergen çocukların kafa yapılarından, onların düşünce yapılarından gelmektedir. Sözüm ona gelişmemişlikleri burada söz konusu olacakken bu olayların hiçbirinin otorite tarafından, kurs tarafından engellenememesi de filmde betimlenen kurulu düzenin çürümüşlüğünü bizlere gösterir.

Deniz Kuş

Bir Cevap Yazın