Yönetmen Sébastien Marnier konuğumuz oldu!

Başlıktan bu röportajın bizi ne kadar heyecanlandırdığını anlayabilirsiniz çünkü sevgili Sébastien Marnier ile olan söyleşimizi karşılıklı birer koltuk çekerek gerçekleştirmedik ne yazık ki. Ama bu e-posta yoluyla yaptığımız röportaj da bizi inanılmaz mutlu etti elbette. Aklımızı kurcalayan soruları sorduk ve son derece içten, ayrıntılı cevaplar aldık.

Peki kimdir Sébastien Marnier? Kendisi 38. İstanbul Film Festivali kapsamında izlediğimiz L’Heure de la Sortie (Okul Çıkışı) başlıklı filmin yönetmeni. Bu filmi çok beğendiğimiz için bir süredir Fransız yönetmeni yakın takibe almıştık. Toplamda iki filmi olan Marnier, söyleşimizin sonunda da göreceğiniz gibi, üçüncü filminin hazırlıklarına başlamış bile.

Doğal olarak Fransızca gerçekleştirdiğimiz bu röportajın Türkçe çevirisini ilgi ve beğeninize sunuyoruz, söyleşinin Fransızca ve İngilizce versiyonlarına da yine sitemiz üzerinden ulaşabilirsiniz.

Unutmadan kocaman bir teşekkür de bu post’un başındaki fotoğraf olan Sébastien Marnier portresini kullanmamıza izin veren fotoğrafçı Thomas Brunot ‘ya! Kendisi ABD’de yaşayan Fransız bir fotoğrafçı, web sitesine de buradan ulaşabilirsiniz.

Keyifli okumalar!

Öncelikle Christophe Dufossé’nin romanıyla olan ilişkinizden bahsedebilir misiniz? Romanı ne zaman okudunuz ve nasıl / neden bu kitabı bir filme dönüştürmeye karar verdiniz?

Dufossé’nin romanını ilk yayınlandığında, 2002’de okumuştum. Yayın dünyasında büyük bir başarı elde etmişti, ayrıca birçok arkadaşımın da bana tavsiye ettiği bir kitaptı. Eseri okur okumaz onu sinemaya uyarlamak istedim, zihnimde bazı planlar ve kullanabileceğim sesler belirmiş, hatta kafamda filmin müziği bile oluşmaya başlamıştı. Kendine has bir türe sahip, şık ve güçlü bir film yapabileceğimi düşünüyordum. Hemen kitabın sinema haklarını satın aldım ve Elise Griffon ile birlikte bir ilk senaryo denemesini yazmaya koyulduk. Ancak senaryomuzu sektör yetkililerine okutmaya başlayınca, kısa sürede anladık ki Fransa film piyasasında bu denli tuhaf bir ilk film çekemeyecektik. O dönemde henüz sadece üç tane kısa metraj çekmiştim, üstelik bir yapım şirketimiz de yoktu… Dolayısıyla uyarlama üzerine bir yıl kadar çalıştıktan sonra kitabın haklarını iade etmek zorunda kaldım.

Uyarlaması yapılan orijinal romanın 2002 ve 2019 baskıları.

Neredeyse 15 yıl sonra, ilk uzun metrajlı filmim Irréprochable’dan (“Kusursuz” şeklinde çevrilebilir) beri birlikte çalıştığım prodüktör Caroline Bonmarchand ’a bu projeden bahsettiğimde hemen kitabın haklarını tekrar satın alıp işe koyulduk. Ve bu aşamada, kitabı tekrar okumama kararı aldım. Son derece serbest bir uyarlama yapacak ve kitapla ilgili anılarımdan, hislerimden hareket ederek bu çalışmayı yürütecektim. Bu kitabı bir filme dönüştürme fikrinin bunca yıl boyunca neden peşimi bırakmadığını anlamak istiyordum.

Oyuncu seçimini de çok etkileyici bulduk açıkçası, bu süreci Adélaïde Mauvernay mi yönetti yoksa sizin tercihiniz mi söz konusu?

Adélaïde ile birlikte yüz kadar genç oyuncuyla görüştük, tabii 12 rol aradığımız düşünülürse bu pek büyük bir sayı değil. Herkese açık bir oyuncu çağrısı yapmadık çünkü en azından biraz oyunculuk deneyimi olan gençler arıyorduk. Ne de olsa roller oldukça karmaşıktı, yorumlanması gereken birçok ruh hali vardı. Altı kişilik ana grup kısa sürede oluştu.

Bu noktada fiziksel olarak sıradışı gençler arıyordum, kesinlikle birer arzu nesnesi olmamaları gerekiyordu. Bu oyunculardan özel yetenekli öğrenciler yaratmak istedim, bizde sanki zombilere veya Japon hayaletlerine bakıyormuş izlenimi uyandırmalılardı. Bir de oyuncuların, çocuklukla yetişkinlik arasındaki o hassas evrede, henüz cinsel kimliğin öne çıkmadığı o ara dönemde bulunan gençler arasından seçilmesi çok önemliydi. Öte yandan çekimler bittiğinden beri gençler o kadar değişti ki! Tüm oğlanların sesi resmen kalınlaştı ve boyları da benim boyumu geçti! Hayatlarının bu çok kısa ve duygu yüklü dönemlerinde onları filme alabildiğim için çok mutluyum.

Filminizin “tekinsiz” atmosferinin son derece başarılı olduğunu düşünüyoruz, özetle oyuncu yönetimi, sinematografi ve müzik gibi öğeler sayesinde oluşturulan bu atmosferin yaratım süreci hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Çocukluğumdan beri tür filmleri çekmek istemişimdir çünkü içimdeki gerçeklikten uzaklaşma, farklı atmosferler ve iç karartıcı evrenler yaratma arzusu hiç terk etmedi beni… Sinemada korkmayı hep çok sevdim! Ve belli bir tür, günümüz dünyasını konu edinebiliyor, günümüzle ilgili politik bir duruş sergileyebiliyorsa, bu beni kesinlikle çok etkiliyor. Böylelikle daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşabiliyor, eğlence yoluyla (tabii sadece sinemada korkutulmayı sevenler için “eğlence”!) onların farklı düşünmesini sağlayabiliyorsunuz.

Filmlerimde tümükapsayıcı bir sanat yönetimi sayesinde istediğim atmosferi yaratabilirim, bu elbette mimariden dekor seçimine, karakterlerin saç stillerinden ne giyeceklerine, kameranın hangi yükseklikten çekim yapacağından ses kurgusuna dek çok geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Tüm bu sinemasal ve teknik dili izleyiciler bir şeyler hissetsin, belli bazı duygulara maruz kalsın diye kullanıyorum; yarattığım karakterlerin duygu durumlarının yoğun bir şekilde izleyiciye bulaşmasını istiyorum. Entelektüel yanı değil, duygusal yanı ağır basan bir sinema bu.

Laurent Lafitte, Okul Çıkışı’nın bir sahnesinde.

Bütün film ana karakterin, Pierre’in bakış açısıyla uyum içinde ilerliyor; türün özelliklerini ve şifrelerini kullanarak seyircilerin Pierre ile aynı süreçten geçmelerini, aynı şeyleri hissetmelerini sağlamaya çalıştım: Öncelikle meraklanan, ardından usulca paranoyaya kapılıp sonrasında dehşete teslim olan, en sonunda bu altı gencin ne yapmaya çalıştığını anlayınca da, sarsıcı bir uyanış yaşayan bir profil. Sonuç olarak filme klasik bir şekilde başlamayı tercih ettim, ardından ekseni yavaşça, neredeyse hissettirmeden korku türünün, zombi filmlerinin alanına, hatta fantastik türle (yönetmen bu sözcüğü “gerçeküstü” anlamında kullanmış) flört eden kıyamet filmi altyapısına kaydırdım. Sahnelemenin ve işitsel boyutun, güncelin içine sızarak onu zehirlemesini istiyordum.

Söz konusu romanı sinemaya uyarlayan da yine sizsiniz, bu açıdan romanın başındaki bazı noktaları değiştirerek filme aktarmanız konusunda neler söyleyebilirsiniz? Filmin açılış sahnesi inanılmazdı, naçizane fikrimizce.

Daha önce de söylediğim gibi, romanı okumamla kitabı senaryolaştırmam arasında çok uzun bir zaman dilimi bulunuyor, sonuçta özgün romandan geriye neredeyse hiçbir şey kalmadığını söyleyebilirim, açılış sekansı ve genç bir öğretmenin öğrencileriyle yaşadığı çatışma dışında… Romanın DNA’sı filmde var evet, ama romandaki ayrıntılar kesinlikle filme aktarılmış değil.

Filminizin sonunda Fight Club filmine bir gönderme var gibi geldi bize, bu bilinçli yaptığınız bir şey mi yoksa olayların doğal ilerleyişi ve veya romanın bitişi mi sizi Fight Club’dan bağımsız olarak böyle bir sahne yaratmaya itti?

Neden bahsettiğinizi çok iyi anlıyorum ama ilginç bir şekilde, Fight Club’ın kapanış sahnesi beni etkileyen ve filmimi bu şekilde bitirmeye yönlendiren sebep değil. İtiraf etmeliyim ki Lars von Trier’nin Melancholia’sının bitişinin bende uyandırdığı duygulanımlar üzerine yoğunlaşmıştım daha çok. O büyük şok ve derin üzüntü ânı.

Melancholia’dan bir sahne.

Bir de çok sevdiğim Jeff Nichols’ın çektiği Take Shelter yine ilhamlarım arasındaydı. Tabii bu ikinci örnekte, tamamen aynı sahneyi tekrar çekmemek için büyük özen gösterdik! O filme gönderme yapmak istedik ama o sahneyi kopyalamamalıydık çünkü filmimdeki kehanet bildiren, insanları uyaran duruşa uygun olmazdı öyle bir kapanış. 

İlk uzun metrajlı filminizin bir uyarlama olmadığı düşünülürse, bir yönetmen olarak sinema uyarlamaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Romandaki her ayrıntıyı beyazperdeye taşıma zorunluluğu mu hissediyorsunuz yoksa edebiyatla sinemanın çok ayrı kulvarlar olduğu bilinciyle, daha rahat mı davranıyorsunuz?

Roman bir ilham kaynağı, bir itici güç olarak kalmalı, ancak kesinlikle yazılı metindeki her şey kelimesi kelimesine sinemaya aktarılmaya çalışılmamalı, boşuna bir uğraş olur bu! Sinema ve edebiyat birbirinden tamamen farklı iki anlatım aracı! İmgeler ve sesler, repliklere ihtiyaç bile duymadan çok fazla şey anlatabilmeyi mümkün kılıyor. Sinemanın gücü de buradan geliyor zaten. Christophe Dufossé filmi ilk elden hemen izlemişti ve bu şekilde ihanete uğramış olduğunu görünce çok mutlu oldu!

Geçmiş röportajlarınızdan birinde format olarak DVD’leri çok sevdiğinizi söylemişsiniz, filminizde de onları nesne olarak kullanıyorsunuz. Neredeyse her açıdan dijitalleşmiş olan dünyamızda DVD’lerin yeri konusunda ne düşünüyorsunuz? Biz de birer DVD koleksiyoneri olduğumuz için bu plastik kutuların sizin için ne ifade ettiğini merak ettik.

Hastalık derecesinde DVD koleksiyonu yaptığım bir gerçek… DVD ve CD. Ne diyebilirim, metasızlaşma furyasına bir türlü dahil olamadım. Etrafımda bu nesneleri görmeyi seviyorum, oturduğum koltuktan sırtlarını incelemeyi, film adlarını okumayı, yazıldıkları fontları hatırlamayı vs. çok seviyorum. Hatta tam da DVDhaneme dalıp gittiğimde filmler arasında sihirli bağlar örülüyor, bir filmdeki planlar başka bir filminkilerle iç içe geçiyor, vs. Elbette internet DVD’si çıkmamış birçok gizli hazineye ulaşmamıza imkân veriyor ama arkadaşlarım hiç izlemediğim bir filmi keşfetmemi sağladıklarında bile, eğer o film elime indirilmiş olarak ulaşıyorsa, fiziksel bir varlık kazansın diye hemen gidip onu bir DVD’ye kaydetmekten kendimi alamıyorum. Uzun lafın kısası yaptığım şey kesinlikle aşırıya kaçmak oluyor ama sinema benim için daima bir fetiş nesnesi olmuştur ve olmaya da devam ediyor.

Yönetmenin de DVD koleksiyoneri olduğunu öğrenince dayanamadık ve konuyla ilgili biraz gösteriş yapmaya cüret ettik.

Filminizde küresel ısınmanın üstlendiği rolü görüyoruz. Bu elbette çok kısa sürede son derece vahim sonuçlar doğuracak olan büyük bir problem. Bu temayı sıradan bir motif olarak mı kullandınız yoksa özellikle bu konuya dikkat çekmek mi istediniz?

Bu elbette sıradan bir motif değil, burada filmin ana konusundan bahsediyoruz! Bu konu ön planda çünkü beni sürekli yiyip bitiren sorular bunlar, bu konuyla ilgili bir şeyler yapmam gerektiğini hissediyorum, yapmak zorundayım hatta. Ve filmimdeki genç oyuncular da benimle aynı ekolojik bilince sahipler. Oyuncu seçimi sırasında kendileriyle uzun uzun konuşma fırsatımız oldu, bana hayata bakış açılarını, dünyanın geleceğiyle ilgili korkularının neler olduğunu anlatmalarını istedim. Sahip oldukları ekolojik bilinç karşısında kalakaldım. Yeni nesil bu konuyla benimkine kıyasla çok daha ilgili, daha fazla sorumluluk sahibi ve insanlığı tehdit eden tehlikenin de tamamen farkında. Bu kararlılığı her hafta iklim değişikliği konusunda yapılan yürüyüşlerde de görüyoruz. Bu durum bir açıdan benim için dehşet vericiydi çünkü “çocuklarımıza nasıl bir dünya bırakıyoruz?” diye sorup duruyordum kendi kendime; öte yandan da içim rahatlıyordu çünkü yeni nesil sonuna kadar mücadeleye devam edeceğini açıkça gösteriyordu. Filmin sondan bir önceki planına hâkim olan duygu da buydu: yetişkinlerle çocuklar en sonunda birlik olarak, el ele hareket edebiliyorlardı. Bu “ortak yaşama” kültürünü, bu birliği çok geç olmadan inşa etme görevi de hepimize düşüyor.

Fotoğraf, LUXORION sitesinden alınmıştır.

Filmde betimlenen karakterlerle seyirci olarak özdeşleşmekte, empati kurmakta zorlandığımızı söylersek abartmış olmayız sanırım. Karakterlerin yaratım aşamasından bahsedebilir misiniz?

Empati, yazarken beni yönlendiren bir itici güç olmadı asla. Benim istediğim, filmin sonunda seyircilerin, her karakterin neler yaşadığını, her karakterin kişisel hikayesini anlamalarıdır; bunun için de onları sevmelerine gerek yok. Çocukları da, Laurent Lafitte’i de sempatik, sevecen bir hale getirmeye çalışmadık hiçbir zaman. Ne de olsa bunlar başkaları tarafından beğenilmek için kıllarını bile kıpırdatmayan, bir bakıma kendi dünyalarında yaşayan karakterler. Zaten filmde bir araya gelmelerini sağlayan şey de hepsinde ortak olarak bulunan bu tuhaf özellik. Gençlerle sadece Pierre ilgileniyor çünkü onun da biraz bu gençler gibi tuhaf olduğu şüphe götürmez. Bu süreçteki tek amacım, bu karakterleri seyircilerin onlara ilgi duymasına yetecek kadar etkileyici ve merak uyandırıcı kılmak, o kadar. Empatinin filmin ana eksenlerinden biri olmadığının farkındayım ancak öte yandan, filmin sonunda seyircilerin büyük bir bölümünün çok etkilendiği, hatta bazılarının ağladığı bilgisine de sahibim. Çünkü seyirci, çocukların sergiledikleri soğukluğun bir zırhtan ibaret olduğunu, aslında gösterdiklerinden çok daha duygusal olduklarını pekâlâ anlıyor. 

Filmde koro eşliğinde söylenen Patti Smith şarkısı, “Free Money”, acaba bu parçayı siz mi seçtiniz yoksa fikir Zombie Zombie’ye mi ait? Eğer seçimi yapan sizseniz, bu parçanın filmdeki rolünü nereye yerleştiriyorsunuz? Kısacası filmin müzikleriyle olan ilişkinizi merak ettik. 

Projeye başlar başlamaz, ilk filmimde de birlikte çalışmış olduğumuz Zombie Zombie grubu elemanlarını aradım ve tekrar onlarla çalışmak istediğimi hemen söyledim. Ve çalışmaların daha en başında, kitapta olmayan, müzik öğretmeni Catherine karakterini yarattım.

Zombie Zombie grubu. Fotoğrafın HD versiyonu için resmi sitelerine buyrun.

Bu katı ve kendini üst tabakaya ait gören kurumda, bir serbest elektron dolaşsın, neredeyse punk bir kişilik bulunsun istedim. Catherine özel hayatında bir trajedi yaşamıştı ve okul yönetimi de kendinde müdahale etme hakkı görmüyordu… Dolayısıyla bu kurumda oldukça serbest bir konumdaydı. Her tür kötü deneyimden sağ çıkmayı başarmış bu kızıl saçlı kadının çocuklara misyon sahibi, politik içerikli şarkılar söyletmesini çok istiyordum. Elbette bu parçaların da harika bir rock üstadı kadın tarafından söylenen özgün marşlar olması gerekiyordu: Patti Smith.

Patti Smith.

Benim için bu kurumda çocukların duygularını sanatsal bir yolla ifade etmelerine olanak sağlayan en azından bir öğretmenin bulunması çok önemliydi. Bundan Zombie Zombie üyelerine bahsettim, onlar da şarkıların aranjmanını koro kaydından önce yapmak zorunda kaldılar, çünkü çekimler sırasında o şarkıya ihtiyacımız vardı. Free Money şarkısının elbette politik bir altyapısı var, bu şarkının bizim ölçeğimizde, kendi “Another Brick In The Wall”umuz olmasını istiyordum!!! Müzik ve ses kurgusu aşamaları filmlerimde büyük öneme sahiptirler. Müzik bir şeyler anlatmak değil, bir şeyler hissettirmek için oradadır, filme katmak istediğim duygusal temelin sağlamlaşmasına yardımcı olur. 

Son olarak, aklınızda veya daha da iyisi çekim aşamasında olan bir projeniz var mı?

Aslında yeni bir proje var evet, şu an finansman ve oyuncu seçimi süreçleri devam ediyor. Çekimlere bu kış başlayacağız. Özetle aile, kadının ailedeki yeri ve ataerkil düzenin bitişi üzerine çekeceğim yeni bir gerilim. 

Sorular: Burcu Meltem Tohum ve H. Necmi Öztürk

Çeviri: H. Necmi Öztürk

COPYRIGHT NOTICE ABOUT THE COVER IMAGE:

© Thomas Brunot
Used under the kind autorisation of the owner.
Visit Thomas Brunot’s site.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s