Dial M for Movie – Ağustos 2020 Film Seçkisi

İlkini geçtiğimiz ay yayınladığımız seçkilerimizin ikincisine hoş geldiniz! Bu ay da yine birbirinden farklı türe ve döneme ait filmle karşınızdayız. Sıralama yine artikeller düşülerek alfabetik olarak yapıldı. Biz yazarken çok keyif aldık, umarız siz de okurken aynı şekilde iyi vakit geçirirsiniz. Şimdiden keyifli okumalar ve bol filmli günler!

Back to the Future (Ece Mercan Yüksel)

Geleceğe Dönüş olarak bildiğimiz üçlemenin 1985 yapımı olan ilk filminde, babası oldukça pasif bir karakter olan Marty McFly (Michael J. Fox), “çılgın” bilim insanı Doc Brown (Christopher Lloyd) sayesinde oldukça ilginç bir maceraya atılıyor. Zaman makinesini bulmayı başaran Brown, kandırdığı teröristler sebebiyle öldürülünce, Marty geçmişe gidip bunları düzeltmenin bir yolunu arıyor. Gittiği geçmişte annesi ve babasının gençlik hâlleriyle tanışan Marty pek çok şeyin akışını bozunca, kendisinin ve kardeşlerinin varlığı tehlikeye giriyor.  Bunları düzeltmekse yine kendisine ve de Doc Brown’a kalıyor. Biz de zaman ve hayatın akışına dair pek çok şeyi ağır ve boğucu olmayan bir tarzda düşünüp, bu maceraya eşlik ediyoruz.

Günümüzde büyük bir popülerlik kazanan Dark dizisini takip ediyorsanız, oradaki bazı göndermeleri anlamak ve belki de diziye karşı farklı bir bakış açısı yakalamak adına Back to the Future’u izlemek (eğer henüz izlemediyseniz tabii) büyük önem taşıyor.  Dizinin bizzat filmden bahsettiği anları -nadir olsalar dahi- anlayabilmeye ek olarak zaman yolculuğu konusunda iki ayrı bakış açısı edinmek için filmin de dizinin de izlenmesi şart. Dark oldukça distopik ve adının da çağrıştırdığı üzere epey karanlık bir atmosfer yaratırken, Back to the Future zaman yolculuğu kavramına eğlenceli ve maceracı bir hava katıyor.

Geçmişten günümüze zaman makinesi kavramının nasıl evrildiğini görmek adına film güzel bir pencere sağlıyor izleyiciye. Günümüz izleyicisine oldukça “retro” gelecek bir yapım olsa da zaman yolculuğu konsepti dizilerden ve filmlerden kolayca eksilecek gibi görünmüyor. Hâliyle bize de hâlen konuşulan, mizahı yapılan ve “kült” olarak nitelendirilen bu filmi (ve tabii ki üçlemeyi) izlemek düşüyor.

La double vie de Véronique (Eda Bebek)

Bu filmin beni en çok etkileyen yanı yarattığı atmosfer. Filmi baştan sona saran tema müziği ve kırmızı yeşil aydınlatmaların baskın kullanımı hikâyeye masalsı bir hava katıyor. Müzik Weronika ve Véronique’in hayatlarının dönüm noktalarını belirleyerek bu iki karakterin kaderlerini birleştiriyor. Görüntüler baştan sona sembollerle ve beklenmedik detaylarla bezeli. Film, tıpkı birçok masal gibi, tekinsiz bir gerçeküstülük yakalıyor. Ana karakter olduğunu düşündüğümüz Weronika’nın daha yirminci dakikada ölmesiyle hikâyenin nereye gittiğini anlamamanın getirdiği bir güvensizlik duygusunun içine dalıyoruz; olay örgüsü beklenmedik şekilde ilerleyince de kendimizi gayriihtiyari filme bırakıyor, olaylardan çok hislere odaklanmaya başlıyoruz.

Film Weronika ve Véronique arasındaki duygusal bağlantıyı hissettirmek için duyulara vurgu yapıyor. Weronika’nın çocukça bir heyecanla yağmurun altında ıslanması, sevgilisiyle meraklı bir hevesle sevişmesi, şarkı söylerken kendini müziğe bırakması bize Weronika’nın dokunma, hissetme ve yaşama dürtüsünü hissettiriyor. Weronika’nın yaşadığı şeyleri hisseden Véronique ise melankolik, her adımında temkinli. Véronique müziğin peşine düşmek yerine yaşamakta olduğu şeyin ne olduğunu anlamanın peşine düşüyor; böylece yolu kuklacı ve yazar Alexandre ile kesişiyor.

Filmin alt metni, male gaze – ‘eril bakış’ın etkisi altında kendini arayan bir kadının hikayesini çiziyor bize. Hem Weronika hem de Véronique küçük yaşta annelerini kaybetmiş ve babalarıyla büyümüş karakterler. Hayatlarının kritik noktalarında hep erkek karakterler var. Filmin sonunda Alexandre’ın yaptığı kendi kuklasını görmesiyle Véronique bir dönüm noktasına giriyor. Bu sahne ‘yaratan erkek’ karakter olan Alexandre’ın ‘yaratılmış ve kontrol altında tutulan’ Véronique’e kendi gerçekliğini gösterdiği kritik bir sahne. Véronique Alexandre’ın yarattığı bir kitap karakteri mi? Eril yaratıcı, kendi yaratımı olan dişil bir hayale mı aşık? Hemen sonraki sahnede babasının evine giden Vèronique, bir ağacın gövdesine dokunuyor, köklerini arar gibi. Dokunmanın, yansımaların, bakışların bolca anlam ifade ettiği bir film La double vie de Véronique. Film hikâyeyi bize söylemiyor, anlatmıyor; gösteriyor ve hissettiriyor. Kieslowski böylece bize bir sanat türü olarak ‘sinema’nın potansiyelini hatırlatıyor.

Little Women (Berfin Tutucu)

Louisa May Alcott‘ın kitabından sinemaya uyarlanan 2019 yapımı Little Women filminin yönetmen ve senarist koltuğunda Greta Gerwig oturuyor. 2019 yapımı olan bu film ayrıca romanın yedinci sinema uyarlaması. 19. yüzyıl Amerikası’nda geçen film Jo (Saoirse Ronan), Meg (Emma Watson), Amy (Florence Pugh) ve Beth March (Eliza Scanlen) kardeşlerin hayatını konu alır. Göz dolduran oyuncu kandrosuna dahil olan diğer isimler ise Timothée Chalamet, Louis Garrel, Meryl Streep ve Laura Dern‘dür. Filmdeki zaman atlamalarını yakalamayı kolaylaştıran unsur olarak renk geçişleri kullanılmıştır. Geçmiş zaman anlarında kullanılan renk sarı alt tonluyken hikâyenin geçtiği zaman anlarında kullanılan renk ise daha çok mavi alt tonlu, daha soluk renklerdir.

Little Women‘ı başarılı kılan bir diğer özellik ise karakter gelişimlerini ve arka planlarını ustalıkla kurması. Jo‘nun cinsiyet rollerini görmezden gelen sert kişiliği ve sanatçı ruhu, Meg‘in hayatta aldığı kararların arkasında duran güçlü iradesi, Amy‘nin yaşamın gerçeklerinden kaçan ve prenses sendorumunun kenarlarında gezinen hareketleri, Beth‘in sessizlikle de çok şey söylenebileceğini gösteren naifliği ve bunların yanı sıra kendisi başlı başına bir feminist manifesto niteliğinde olan filmin ve hikayenin içindeki erkek karakterlerin de kadın karakterler kadar görünür ve hikayeye dahil olmaları filmi güçlendiren etkenlerden.

Amerikan edebiyatının klasiklerinden olan kitabın 1994 uyarlamasından sonra bence en iyi uyarlaması olan 2019 yapımı Little Women her dönemden kadınların sesini içinde barındıran bir yapım.

Lock, Stock and Two Smoking Barrels (H. Necmi Öztürk)

Pandeminin hükmünden önce sinemada izleme şansı bulabildiğimiz son filmlerden olan The Gentlemen hakkında, eleştirmenlerin büyük çoğunluğu, “Guy Ritchie geri döndü!” bab’ında başlıklar atmıştı yazılarına. Ben bunu biraz da “toplumsal baskı sonucu zorunlu geri dönüş” olarak görmüştüm ama konumuz bu değil elbette. Ritchie’nin son filminden bahsetme nedenim, “Bir Guy Ritchie Filmi” algısını yaratan film silsilesinin ilk üyesinin, Lock, Stock and Two Smoking Barrels olması. Ülkemizde ilginç ama çok da yadırganmayacak bir başlıkla gösterime girmişti: Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana.

Guy Ritchie’nin ilk uzun metrajlı filmi olan Lock, Stock…, inanılmaz bir tempoya sahip, sinemada yaratması pek kolay değil. Ne var ki bir kez Ritchie yapınca, 20 yıldır sürekli taklit edilir oldu haliyle. Chaplin’in City Lights filminde, kör bir kızın Tramp’i nasıl zengin zannedeceğini bir türlü bulamayışı, bulunca da (Tramp, başkasına ait bir arabanın içinden geçer ve kapıyı kapatır) meşhur “zor ama, bulduktan sonra çok kolay” cümlesi gibi, tarih Guy Ritchie’nin gıyabında tekerrür eder. Kameranın aniden ağır çekime geçmesi, müzikle görüntülerin uyum içinde ilerlemesi, şiddet yüklü olacağı belli bir sahneyi tezat oluşturacak motiflerle açmak, tüm bunlar ve daha fazlası, Guy Ritchie’nin alamet-i farikası haline gelmiştir.

Sinema tarihinin en başarılı ilk filmlerinden biri olan Lock, Stock and Two Smoking Barrels, senaryosu, oyunculukları ve tabii ki müziğiyle de ön plana çıkmaktadır. Gerçekten de Ritchie’nin bir mimar, filmin de bir beste olarak anılabileceği denli sağlam oluşturulmuş bir iskelete sahip olan bu ayrıntılı yapı, izleyende her seyirde farklı şeyler yakalatacak kadar engin bir seyirlik. Sinema ve çekim teknikleri üzerine düşünmek, keyifli zaman geçirmek veya sadece gülmek; amacınız bu üçünden biriyse mutlaka izleyin deriz.

My Neighbour Totoro / Tonari no Totoro (Berfin Tutucu)

Japon yönetmen ve senarist Hayao Miyazaki‘nin 1988 yapımı Japon animasyon filmi Tonari no Totoro daha sonrasında Studio Ghibli‘nin maskotu haline gelen doğaüstü kahramanı Totoro, orman ruhları ve Mei ile Satsuki kardeşlerin ilişkisini odağı haline getirir. Genel çocuk filmlerinin aksine “çocukluk” filmi olan Tonari no Totoro genel hikayesinin aksine bütünüyle karakterler bağlamında gerçekliği gözler önüne serer. Didaktik bir dilden çok çoğunlukla hislere, anılara ve duyulara hitap etmek ister Miyazaki. Japon mitolojisinden ögeler barındıran filmde aynı zamanda Miyazaki’nin çocukluğundan da izler bulunmakta.

Bir teoriye göre Miyazaki bu filmi Sayama olayından ilham alarak yazmış. Fakat Studio Ghibli 2008 yılında bu iddiaları yalanladı. Totoro bir Shinigami’den çok, zarar vermeyen bir yokai‘dir. Her ne kadar taşındıkları evdeki Susuwatarileri (is perileri) ölüm ile bağdaştırmaya çalışanlar ve annenin öleceğine dair bir kanıt olarak görenler olsa da filmin devamı niteliğinde olan çizimlerde annenin hastaneden döndüğü ve ailenin gayet mutlu olduğu görülüyor.

Kısacası Tonari no Totoro‘yu izlemek ruhumuzun cottagecore estetiği ile sarıp sarmalandığını hissetmek gibi. Gerçeğe uygun olmayan böceksiz çilekleri değil, çileklerin içinden çıkan böcekleri bile sevmeyi öğretiyor bize Miyazaki, Totoro ile.

Paranoid Park (Burcu Meltem Tohum)

Paranoid Park, başlangıçta Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanının bir uyarlaması olarak planlanmıştı ancak yönetmen daha sonra söz konusu eseri bire bir kullanmaktansa “suç” ve “ceza” kavramlarını ergenlik döneminin tam ortasında bulunan bir gencin portresi üzerinden aktarmaya karar verdi. Orta sınıf bir banliyöde yaşayan Alex, ilk bakıldığında tipik bir liseli genç olarak karşımıza çıkıyor. Hayatın onun omzuna yüklediği ağırlığı her gün ParanoidPark’a kaykayıyla giderek hafifletmeye çalışıyor.

Ancak film boyunca kaykayı Alex için işlevini yitirmiş bir güç alma kaynağı olarak görüyoruz. Alex hiçbir zaman o kaykaya binerek Paranoid Park’ta diğer tüm gençlerin yaşadığı ana ortaklık edemiyor, onu her zaman ergenlik döneminin tetiklediği gerginlik, yalnızlık ve depresif haliyle görüyoruz. Gus Van Sant, bu dışavurumlarıyla Alex karakterini adeta o yıllarda rahatlıkla karşılaşılabilecek liseli bir prototip olarak çizmiş. Gittiği mekanlarla, tanıştığı kişilerle dünyaya tamamen açık gibi görünen ancak bir o kadar da etrafına duyarsız olan Alex, sanki biri arkasından üflese o an kırılacak derecede bir havaya sahip. Gus Van Sant, film boyunca ana kahramanın ruh halini gerçekçi bir şekilde yansıtarak Paranoid Park ile bizi, Alex’in içsel dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor.

35 mm’de çekilen bu filmi, Super 8 kaykaycıların performanslarını Elliott Smith müzikleri eşliğinde izleyebilirsiniz. Radikal ve aynı zamanda duygusal bir yolculuğu üstlenen Paranoid Park, “suçluluk” kavramına, bilmeden yaptığı bir hareketle kimliksiz kabahati içine işleyen bir gencin karakterine, “içebakış” anlatım tarzıyla ulaşmamızı sağlıyor. Paranoid Park, bir mayın tarlasının ortasında yanlışlıkla bir mayını patlatmış olma ağırlığının bir insan üzerinde nasıl bir iz bırakacağını çok iyi bir şekilde betimleyen, zorla yıkılmaya maruz bırakılan bir masumiyetin hikayesi.

Pride & Prejudice (Eda Bebek)

Jane Austen, ironinin kraliçesidir. Anlattığı konular alışıldık romantik konular olmasına rağmen hikayesini öyle özgün bir dille anlatır ki heyecanla hikâyeyi okurken kahkahalarla gülersiniz. Aşk ve Gurur, asıl adıyla Gurur ve Önyargı (Pride and Prejudice), Jane Austen’in en çok bilinen kitabı. Bu kitabı çocukluğumdan beri defalarca okudum, her okuyuşumda dahiyane ironisine hayran kalıyorum. Böyle bir kitabı ne anlatısını ne de romantik atmosferini zedelemeden filme uyarlamak çok zor bir iş. Eski üsluplu uzun replikleri eğreti durmadan oynayabilecek oyuncuları bulmak apayrı bir mesele. Joe Wright’ın yönettiği 2005 yapımı Pride & Prejudice bütün bu zorlukların üstesinden gelerek oyunculukları, senaryosu, kadrajları, renkleri ve mükemmel sanat yönetmenliğiyle (2006 Oscar adayı) izleyiciye şiirsel bir tablo çiziyor.

Sevdiğim kitapların filmlerini çoğu zaman yetersiz bulan bir okuyucu olarak ben, kitabın bundan daha iyi bir filme uyarlanamayacağını düşünüyorum. Filmin müzikleri ve rüya gibi manzaraları izleyiciye kitabın huzurlu atmosferini sunuyor. Uzun replikleri çabasız bir doğallıkla oynamayı başaran Keira Knightley, doğal ve asil güzelliğiyle Elizabeth karakteri için mükemmel bir oyuncu seçimi.  Mr. Darcy’yi canlandıran Matthew Macfadyen’le aralarındaki uyum da hikâye için olmazsa olmaz. 2006 yılında Keira Knightley’e Oscar adaylığı getirmiş olan Elizabeth Bennet rolünün yanı sıra yardımcı karakterlerin oyunculuğunu da gözden kaçırmamak gerek. Brenda Blethyn hikayedeki komedinin kaynağı olan Mrs. Bennet’i, Donald Sutherland ise kızların nüktedan babası Mr. Bennet’i kusursuz canlandırıyor.

Filmi en başarılı yapan şey, kitabı yansıtmaktan öteye geçebilmiş olması. Yalnızca görsel bir form aracılığıyla verilebilecek ustaca detaylar var filmde, özellikle bir detay göze çarpıyor: Elizabeth ve Mr. Darcy’nin karşılıklı olduğu sahnelerde sık sık Mr. Darcy’nin yalnız eline odaklanan kadraj. Elizabeth ve Mr. Darcy’nin birbirlerine kavuştuğu son sahnede Elizabeth Mr. Darcy’nin elini avucunun içine alıp öpüyor: ‘Ellerin üşümüş.’ İki karakterin bir araya gelişini daha şairane bir şekilde kelimelere dökmek mümkün olamazdı sanıyorum.

Shane (H. Necmi Öztürk)

Eureka Video’nun yayımladığı DVD kapağında “Shane gibi bir film hiç olmadı” ibaresi yer alır. Birçok film birçok seyirci için özel bir yere sahiptir, dolayısıyla bu cümle sayısız film için söylenmiştir büyük ihtimalle. Ancak Shane’i (Vadiler Aslanı) özellikle Western türündeki filmlerden ayıran yegâne unsur, insan sıcaklığıdır. Hümanist bir filmdir Shane ve anlattığı olayların özüne inmeyi hiçbir Western’in yapamadığı kadar iyi yapar. Bunu elbette yönetmen George Stevens’a borçluyuz.

II. Dünya Savaşı öncesinde çektiği Gunga Din (1939) gibi ciddiyetsiz filmlerden sonra, 1944 yılında orduya yazılıp da Dachau gibi, savaş boyunca Almanya’nın sistematik olarak insanlık suçu işlediği toplama kamplarında yaşananlara tanık olunca, Dünya’ya bakışını ve film çekme yöntemini tamamen değiştirir. Savaş sonrası çektiği ilk film, I Remember Mama (1948) olur, ardındansa Amerika’nın kuruluşunu anlattığı epik üçlemenin son ayağı vücut bulur: A Place In The Sun (1951). Shane işte bu üçlemenin ilk filmi olmasına rağmen, A Place in the Sun’dan sonra çekilir. Üçlemenin ikinci filmiyse, prodüksiyon hacmi açısından da bir dev olan, 193 dakikalık süreye sahip Giant (1956) olacaktır.

Bir “outsider” filmidir Shane, kasabaya gelen yabancı bir silahşör, kasaba sakinlerinin toprak ve ekinlerine göz koymuş olan çeteye karşı, kasaba halkıyla bir olur ve insanca, adil bir yaşam için toplu mücadele başlar. Ancak yükün çoğu yine de Alan Ladd’in hayat verdiği Shane karakterindedir. Klasik bir kovboy filminde kötü adamların hepsi ölünce filmin kahramanı bir köşeye çekilir, kendi hayatını yaşamaya koyulabilir. Günümüz sinemasında bile sıklıkla yapılan bir hatadır bu. Shane ise, ne anlattığının sonuna kadar farkında olduğu için, bu şekilde, bayağı ve gerçeklikten uzak bir biçimde sonlanmaz. Sadece Western değil aynı zamanda sinema tarihi açısından da çok önemli bir konumda olan bu gerçekten “eşsiz” filmi mutlaka izleme listenize alın deriz.

Submarine (Berfin Tutucu)

Richard Ayoade tarafından yazılıp yönetilen 2010 yapımı Submarine izleyiciye adeta görsel bir günlük sunuyor. İngiltere doğuya doğru futbol, iç kesimleri hep melankoli, kıyıları ise ütopya olmak için çabalayan minik distopya beyliklerini andıran bir ülke ve Ayoade‘nin filmi bu etkiyi en iyi şekilde gerek diyaloglarla, gerek sinematik renk ve mekan seçimleriyle, gerek karakterlerin iceberg örneği sayılabilecek halet-i ruhiyeleri ile ilmek ilmek dokuyor.

Gençliğin göğsüne bastırıp asla serbest bırakmadığı saçmalık ve alakasızlık unsurları Oliver Tate (Craig Roberts) ve Jordana (Yasmin Paige) aracılığı ile anlatılıyor. Sarkastik, renkli, garip tanımlarını ziyadesiyle içinde barındıran bu film hakkındaki en güzel ve ilgi çekici bilgilerden birisi de her karakterin kendine ait bir renge sahip olması. Oliver mavi, Jordana kırmızı, Jill (Sally Hawkins) sarı, Lloyd (Noah Taylor) kahverengi, Graham (Paddy Considine) ise siyahtır. Oliver, Jordana’yı tanıdıkça öznel paletine daha fazla kırmızı renk girmeye başlar.

Dişil ve eril karakterlerin renk seçiminde dikkat çeken şeylerden birisi de Fransız yönetmen ve senarist Jean Luc-Godard‘ın 1965 yapımı “Pierrot Le Fou” filmindeki dişil ve eril renk seçimi ile benzerlik göstermesi. Submarine filmini izlerken keyif almayı sağlayan bir diğer etmen, filmin müziklerini İngiliz indie rock grubu olan Arctic Monkeys‘in solisti Alex Turner‘ın yapması kesinlikle. Her akşam aynı yere gidip gökyüzünün rengi ile ruhunuzun rengi eşitlenene kadar beklemenizi sağlayacak bir yapım, Submarine.

What Dreams May Come (Ece Mercan Yüksel)

Geç denebilecek bir yaşta tanışıp birbirlerine âşık olan Annie (Annabella Sciorra) ile Chris (Robin Williams) oldukça özel bir bağa sahiptirler. İki çocuğunun vefatından sonra oldukça zor günler yaşayan Annie’yi bir de Chris’in vefatı beklemektedir. Çocuklarda olduğu gibi yine bir trafik kazası sonucu hayatını kaybeden Chris gözlerini bambaşka bir dünyada açar. Bu dünyada geçmişinden bildiği insanları bulacak, onlardan pek çok şey öğrenecektir. Yalnız başına kalınca acısından ne yapacağını bilemeyen ve artık güçlü kalamayan Annie hayatına son verince, Chris’e de onu bulmak ve düştüğü çukurdan kurtarmak düşer.

Filmdeki bu yolculuk boyunca bizler de izleyici olarak Annie ile Chris’in arasındaki özel bağa ve birbirleri için neler yapabileceklerine tanık oluyoruz. Bu filmden 16 sene sonra depresyonu sebebiyle intihar eden Robin Williams’ı filmde kendi hayatına son veren eşini kurtarmaya çalışırken görmek oldukça trajik. Ancak kendisinin neşesi ve gözlerinden okunan mutluluğu hem filmdeki diğer karakterlere hem de bize güç veriyor.

Robin Williams’a ek olarak filmde Ingmar Bergman’ın birçok filminde gördüğümüz Max von Sydow’u görmek, üstelik de Chris’in cennetten cehenneme olan yolculuğunda kayığı süren kişi olarak görmek çok güzel bir dokunuş. Bergman’ın çok bilinen filmlerinden olan Yedinci Mühür’de (The Seventh Seal), Sydow ölümle bizzat satranç oynayan bir karakteri canlandırmıştı. Sydow’un bu filmdeki karakteriyse Yunan mitolojisindeki Charon’u andırıyor. Charon, göçen ruhları Sytx nehrinde Hades’e yani yeraltı tanrısına taşımasıyla bilinir. Tüm bu film içi ve dışı ayrıntılarla birlikte What Dreams May Come hem estetik hem de duygu dolu bir yapım. Eğer gerçekten iyi bir ağlamaya ihtiyacınız varsa ve o katarsisi derinden hissetmek istiyorsanız bu filmi es geçmeyin.

Dial M for Movie – Ağustos 2020 Film Seçkisi” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın