THE IDOL – Birinci ve İkinci Tekilin Posasından Ötekinin Arzusunu Tatmin Etmek (Cannes – Ön Gösterim)

4 Haziran 2023’te HBO platformunda yayınlanacak olan ve bir süredir merakla beklenen The Idol dizisi, 76. Cannes Film Festivali kapsamında ilk iki bölümünü, festivalin kapanmasına birkaç gün kala özel bir ön gösterimle sundu. Biz de Dial M for Movie olarak hem bu özel gösterime hem de 23 Mayıs’ta gerçekleşen basın toplantısına (kısa videomuz yazının sonunda) katılma şansı elde ettik. Euphoria (2019 – ) serisinin de yaratıcısı ve yazarı olan Sam Levinson tarafından yaratılan The Idol, kişisel şiddetin en hüzünlü yanını konu ediniyor. Fiziksel ve esrik tutkunun bir anlamda kölesi olan Jocelyn (Lily-Rose Depp) karakterinin bir pop yıldızını canlandırması üzerinden ilerleyen serinin ilk bölümleri, anlatımın karakterler üzerinden ilerleyeceğinin ilk izlenimlerini verdi. The Idol gücünü tamamen dizginsiz stilinden alıyor. Euphoria’ya göre anlatımı daraltılmış ve karakterleri azaltılmış olan seri, kaotik, kontrolden çıkmış, kullandığı her nesneyi cinselleştirmeye hazır bir vizyon sunuyor. Ötekini veya başka olanı sunmak için onu biricik olana indirgeme yolunda “zevk” temasını kullanan The Idol, sevginin can alıcı noktasına dokunmadan cinsel olanın en estetize edilmiş şiddetli yanına başvuruyor.

23 Mayıs’taki Cannes Basın Toplantısı’ndan bir kare. Fotoğraf: ©️ 2023, Burcu Meltem Tohum

Öznenin objet a Temsili

Jocelyn karakterinin, serinin anlatısında üstlendiği özne rolü fantezi formülünde sunulurken Tedros (Abel “The Weeknd” Tesfaye) karakteri öznenin silinmesinde örtük bir mevcudiyete hayat veriyor. Jocelyn içindeki boşluğu başarısızlık ile doldururken Tedros ise bu başarısızlığın nesnesinin kaynağı rolünde ortaya çıkıyor. Her iki karakter arasındaki mevcudiyetin tutarsız yakınlaşması gerçeği kesintiye uğratırken anlatının zaman zaman fantezi tarzında ilerlemesine de izin veriyor. Cannes’daki prömiyerinden sonra eleştirmenlerce şiddetli bir şekilde “erkek fantezisi” olarak eleştirilen The Idol’ın, cinselliği gerçeğin tezahürü şeklinde simgesel olarak kullanarak mesajını aşındırması şimdilik ilk iki bölümde ağırlığını koruyor. Ancak diziyi sadece cinsel bir oyun alanı olarak değerlendirmek müzik piyasasının acımasız çıplaklığını örtebilecek derinlikte değil. The Idol’ın ilk iki bölümü Jocelyn’in pop star kariyeri üzerinden müzik dünyasının şiddetli haline ayna tutarken, “sanatın çöktüğü yerde hiçbir şey var olamaz” savının da ipuçlarını veriyor. Üzeri kapalı, acımasız gerçeğin ağırlığının işgali, karakterlerin boşluğu aracılığıyla değil daha çok Sam Levinson’ın yaratmış olduğu aura tarafından kuşatılıyor.

Lily-Rose Depp

Âtıl Gerçeğin Tatlı Dili

Festivalde gösterilmiş olan her iki bölümün de hem dekorasyon açısından hem de oyuncuların kostümleri açısından belli bir estetik çizgi taşıdığını söylemek mümkün. Müzik endüstrisine dair yapılan hiciv ise bireyin ahlaki duruşu ile bağımsız olma uğraşı arasındaki çizgide ilerliyor. Bir noktadan sonra, meselenin pür tutku olmadığı bir anda, Jocelyn’in, annesini kaybetmesinin kendisinde yaratmış olduğu derin boşluğa ulaşıyoruz. Karakter üzerindeki gerçekliğin evcilleştirilmesi sadece Tedros’un elindeymiş gibi gözükse de şiddetli acı çekmenin de bu boşluğun etrafını çevirdiğini söyleyebiliriz. Acının yıkıcı pratik yanı, cinsel arzunun giderek büyümesini sağlayarak The Idol’ın kimliğini oluşturuyor. Bu anlamda pür acının kendi içinde evrimleşmesinden bahsedilebilir. Bu modernist yaklaşım diğer yandan serinin en gerilimli yanını da açığa çıkarıyor. Gösterilen ilk iki bölümde Jocelyn ile Tedros karakterlerini belli bir kategoriye yerleştirmek mümkün olmuyor. Bu da yukarıda bahsi geçen gerilimi besliyor. Her iki karakter arasında gelişen cinsel çekim Jocelyn’i “öteki” kılarken bir yerden sonra “öteki”nin olmayışı ve kendi içinde kırılışı The Idol’ın kompozisyonunu, takip edecek bölümler açısından besliyor. “Bende görünenden fazlasını görün” diye adeta haykıran Jocelyn, kendisini “öteki”nde kayıp olarak bulan bir karakter.

Abel “The Weeknd” Tesfaye

Şiddetin Çekici Ağırlığı

Karanlık bir peri masalını anımsatan The Idol’ın dikkat çeken diğer karakterleri Dyanne (Jennie Kim), Leia (Rachel Sennott), Chloe (Suzanna Son) Nikki (Jane Adams) ve Izaak (Moses Sumney) oluyor. Serinin yapımcı koltuğunda bulunan The Weeknd aynı zamanda serideki tüm müziklere de bizzat kendisi ruh katıyor. Natasha Newman-Thomas’ın her bir karakter için belirlemiş olduğu kıyafet tasarımları ise karakterlerin ruh hallerini son derece ciddi bir şekilde yansıtan bir detay olarak kendilerini açıkça belli ediyor. Bir noktadan sonra Nikki karakteri üzerinden Jocelyn’e başkalarının gözüyle bakıyoruz. Bu anlamda anlatımı ikiye kıran Levinson, karakterlere dönük bakış açılarını çeşitlendirerek negatif eleştiriye ve meslekî çevrenin baskısına maruz kalan bir sanatçı olmanın zorluğunun fısıltılarını kulaklarımızın ardında çınlatıyor. Yeni bir şiddete maruz kalma anlatımı kostümler, payetli kıyafetler eşliğinde adeta şiddetin defilesini, kaosun müstehcenliğini yansıtıyor.

Lily-Rose Depp & Abel “The Weeknd” Tesfaye

Kırılgan, yer yer gotik olarak yansıyan anlatımın düzensizliği Jocelyn’in çılgınlığı temsil etmesiyle kendini kendi içinde harmanlıyor. Buna rağmen seri, izleyiciyi her zaman ikiye bölmeye hazır bir dinamizme sahip. Lily-Rose Depp’in performansının oldukça ön plana çıktığı ilk kısımda serinin görsellerinin ve oyuncularının duruşunun belli bir ağırlığı varken diğer kısımda her unsurun ve bedenin cinselleştirilmesiyle The Idol, fazlasıyla cinsiyetçi bulunabilir. Zira 76. Cannes Film Festivali’nden hemen sonra ortaya çıkan eleştiriler de, daha çok dizinin cinsiyetçi tutumuna yönelikti. Ancak bu yapımın Sam Levinson elinden çıktığı düşünülürse ekrana yansıtılan şehvet biçimlerinin hafif ağırlığı, seks kavramını idolleştirmiyor. Serinin tartışmalı yanı onu ikonikleştirmeye en yakın özelliği olarak da değerlendirilebilir. Bu da işaret edilen arzunun egemenliğinin, vücut arayışındaki sahte arka planına parlaklık kazandırıyor.

Lily-Rose Depp

Ben Olmanın Katı Hali

Kışkırtıcı ve yıkıcı olarak algılanan seks ve erotizm unsurları, tasarımı gereği The Idol’a kimlik kazandırırken diğer yandan Levinson‘ın tarzı tamamen teşhir bağlamında kadrajda yerini alıyor. Serinin açılış sahnesi kamera içinde kamera kaydı ile seyirciye mekânın ve olayların gerçekliğini sorgulatırken, görünen ile görünenin ardındaki hakkında da düşündürüyor. Beyaz bornozların, kırmızı saten geceliklerin ilk iki bölüm boyunca gözümüzü boyadığı The Idol, üzerinde yarattığı benlik algısının yıkılışına eşlik ettiğimiz bir pop kültürünü yansıtıyor. Serinin doğasındaki gerilim, gündelik hayatın içine sızmış olan bir gerginliğin en estetik hali olarak kendini gösteriyor. The Idol’ın Euphoria ile birebir karşılaştırılması, Sam Levinson’ın her iki seri içinde temsil ettiği anlamı bozacaktır. Bu anlamda The Idol’ın Euphoria’dan bağımsız olarak değerlendirilmesi izleyici deneyimini daha kaliteli hale getirecektir. Bir anlamda toplumun portresini de sanat ve şiddet arasındaki bağlantılar aracılığıyla yansıtan The Idol, bireyin iç savaşını acımasızca ve açıkça göstererek, hali hazırdaki yarasına tuz basmaktan asla kaçınmıyor.

Burcu Meltem Tohum

Bir Cevap Yazın