Serinin müphem bir aşırılığa dayanan beşinci bölümü, nesnenin özneleştirilmesi üzerinden asıl olan özneyi özgürleştirmek adına, nesnenin ontolojik gerçekliğine bedel ödetiyor. Bu bölümden itibaren belli bir mekanizmanın girdabına giren Ripley, öznenin başarılı addetmiş olduğu işi, artık tamamlanması beklenen evrensel bir doğruya doğru çekiyor. Kendi hayati çıkarlarına tam anlamıyla direnmekten ziyade yaşamın kendisine sımsıkı sarıldığı bölümün her bir sekansı, felaketin zarafete dönüşmesine yardımcı oluyor. Bölümün başından sonuna değin belli bir özerklikte ilerleyen öznel mücadelenin negatifliği genelgeçer bir teselliyi aynı özneye ödül niteliğinde sunuyor. Canlılığın gerçek kaybı ise mutlak surette siyah-beyaz çekim kompozisyonu içine, ancak kendisine yetebilecek derinlikte bir çukur kazıyor. Dickie Greenleaf’in (Johnny Flynn) hayatına henüz taşınmaya başlamış olan Tom Ripley (Andrew Scott) Roma’da kendi güneşini doğurmaya tamamen hazırdır. Ancak aynı bedene ev sahipliği yapan iki mülkiyetin mevcut konumuna sığmaması ve sınırlarından taşması, dünyevi sonlu gerçekliğin de çanlarını çalmakta gecikmiyor.

Modern Toplum İçinde Yeri Olmayanın Satılık Figürü
Kimlik değişiminden sonra neredeyse haftanın her gününü klasik birer Pazar gününe çeviren Tom Ripley, serinin beşinci bölümü süresince izleyiciyi kendisinin dahi henüz alışmadığı düzenine alıştırmaya çalışıyor. Roma’nın en göz alıcı dairelerinden birinde kendisine yeni bir hayat kurma evresindeyken dairesini kendi öz kimliğine uygun şekilde tasarlamak için evin içine yeni küçük nesneler alıyor. Bu şekilde henüz kendisinin bile tam olarak alışamamış olduğu yeni düzenin yapısını maddeleştirerek, görsel düzlemde belli bir düzene bağlı kılmaya çalışıyor. Bir kafede espresso içmek, Roma’nın sokaklarında dolaşmak, kiosklardan günlük gazetelerin takibini yaparak günün her anını normalleşme süreciyle doldurmaya çalışan Ripley, kendisi için olabilecek en üretken gününü serinin beşinci bölümünde yaşıyor diyebiliriz. Buna bağlı olarak içini dekore ederek kendisini sıfırdan yaratmış olduğu yalanını da iyice törpülüyor. Kimi anlar kendisinin de yansıtmakta güçlük çektiği ikili kimliğin tek bedende yük ettiği yanıltıcı huzur algısı dalga dalga dairesinin her metre karesine vuruyor. Öyle ki kapısı her çaldığında bu dalgaları daha derinden hissedebiliyoruz.

Vaat Edilmemiş Mükemmel Hayatın Kör Edici Güzelliği
En başından beri olanaksız olanın getirmiş olduğu zenginlik anlayışının görsel tabanda yaratmış olduğu etkileyici gösterisi, cinayetler vuku bulmaya başladıkça alanın kendisini de olumsuz bir şekilde etkilemeye başlıyor. Buna rağmen tek bedenin nefes alıp verdiği uzamın kendisi, iki kimlik üzerinden varlığını sürdürüyor. Ripley’nin, sadece yaşadığı uzamın bir nesnesi olarak yoluna başlayan kül tablasına (Sommerso) tamamen büyük bir kimlik yüklüyor olması ortada dolanıp duran gerçekliğin oluşum veyahut dönüşüm sürecini hızlandırıyor. Öyle ki herhangi bir şekilde meydana gelen her kötü olayın faturası Greenleaf’in kimliği üzerine inşa ediliyor. Ripley ise bu süreçte bir cümlenin ihtiyaç duyduğu virgül görevini görüyor. Asansörün bozulması, Roma ve Atrani’deki merdiven ayrıntıları tam anlamıyla izleyiciyi bir yukarı bir aşağı çeken halat görevi görüyor. Bu şekilde sanki bir kuyunun içindeymiş gibi ne tam olarak dibe inebiliyor, ne de yüzeyi görebiliyoruz. Tüm bu iniş çıkışlar statüyü simgelerken kısa süre içinde kendisine dengesizlikte / düzensizlikte yer edinmiş olan mevcut halin karın ağrılı süreci hiçbir engele boyun eğmiyor. Bu şekilde kuyunun içindeki halat, yüzeyde sadece gölge yapan birinin oyunu haline geliyor. Bu da henüz hedefe ulaşılmadan hedefe ulaşılmış illüzyonu yaratıyor. Bu illüzyonu kendisine bir nevi pelerin biçmiş olan Ripley’nin başlangıçtan beri hızlı bir şekilde ilerleyen dönüşümü, her bölümde deri değiştirdikçe doğal bir ton kazanan sosyal davranış biçimleri izleyicide ister istemez onun normaline alışma eğilimi yaratıyor.

Bireyin Kendi Kendisine Dayattığı Üstünlük Mücadelesi
Pür bir varoluş yansıması olarak kullanılan bir başkasının yerine geçme isteği ve onun üzerinden etrafa saçılan yeni dışavurum biçimleriyle sonuna değin leziz bir şekilde süslenen Ripley, kendi trajik kahramanının üzerini karalayarak kâğıt üzerindeki çizimin üzerini pastel renkli yağlı boyayla boyuyor. Taklit etmenin bir parçası olan kendi olmama hali bir anlamda bağımlılık yaratarak sıfırdan bir zihin hali üretmeye odaklıyken görüntünün gerçekliği ikinci plana atılıyor. Anlatının geçtiği dönemin de özellikleri dikkate alındığında beden, taklit için üçüncü plana atılmış bir makinenin aracı olarak göz kırpıyor. Bu durumun mevcudiyetinden faydalanan Ripley ise kendisinin kaybolmasına her fırsatta izin vererek kendi yerine geçebilecek potansiyeldeki malzemeleri asla göz ardı etmiyor.

Doğrudan doğruya Ripley karakterinin esas anlamına yönelik bir yolculuğa dönüşmüş olan anlatının akışı aynı karakterin kendi kendinin iktidarının yaratımı ve onun kontrolünü ele geçirme üzerine odaklanmış. Karakterin nefes kesen hızdaki değişimi ve buna bağlı olarak gelişen anlatım kompozisyonunun sahip olduğu renkler, kullanılan nesnelerin sivriliği, zaman zaman ise yumuşaklığı ve Antik döneme göz kırpan yansımaların ele alınış biçimi her anlamda sadece tek bir karakterin inşası üzerine kurulmuş. Bu da serinin bu bölümünün tamamen el işçiliğine odaklanmış olduğu gerçeğine işaret ediyor. Bu anlamda beşinci bölüm bir geçiş ve süreç bölümü olarak etiketlendirilebilir. Öte yandan Ripley’nin yeni dairesine getirdiği resim malzemeleri de aynı şekilde bölümün tam ortasına oturan cinayetin, nasıl bir el becerisi ve kurnazlık gerektirdiği gerçeğiyle eş zamanlı bir görsel metafora dönüşüyor.

Colosseum’da Ölüm Gün Batımına Meze Olduğunda
Bölümler boyunca belli bir çizgiyi takip eden ölüm biçimleri ve onların kullanımı estetik düzlemde kendi standartlarını koruyor. Özellikle kimi anlarda göz kırpan suyun altındaki Dickie’nin varlığı Ripley’in hikâyesinin bir nevi provası gibi suyun yüzeyine çıkmaya çalıştıkça o da kendisinin bir başka ifadesine dönüşerek doğrudan doğruya belli bir yaşam formu ortaya çıkarıyor. Kendi yeterlilik ilkesine dayanarak dünyasını inşa eden Ripley’in fani nesneleri gündelik yaşamın kendisine dokunduğu her an darbe alırken bunun bir örneğini de Freddie’nin (Eliot Sumner) onun tablosuna Picasso imzası atmasıyla tanık oluyoruz: Ripley’nin dünyası her ne kadar salt olarak kendisine ait olsa da malzemeleri bir başkasının dünyasından yapıldığı için, inşasının tüm damarlarından başkasının formu akıyor ve bir hastalık gibi onunkisini beslemeye devam ediyor.

